yeni okul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yeni okul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2016 Pazartesi

'Eti Senin Kemiği Benim' değil işte

Ben çocuklarını okula iç huzuru ile teslim etmeyi seven, buna ihtiyaç duyan bir anneyim. Hani eskiden derlermiş ya eti senin kemiği benim diye. O kadarını diyemesem de çocuğumu teslim ettiğim kurumun, öğretmenin, ortamın ona doğru anlarda doğru tepkileri vereceğinden emin olmak istiyorum. Aldıkları aksiyonların, benim çocuğum hakkında verdikleri kararların, benim aklıma da yatmasını, güvenilir olmasını bekliyorum.

Belki bir okuldan çok şey bekliyorum ama bekliyorum.

Ayrıca onların okulda olduğu zamanlar benim için değerli. Eğer o zamanları da onları düşünüp endişelenerek geçireceksem ne anlamı var?

Şimdiye kadar da seçimlerimde çok şükür ki yanılmadım. Çocukların gittiği okulları sevdim hatta onlardan daha çok bağlandım. Böyle olunca onlar da güvendiler oralara, annemin içi rahatsa herşey yolunda dediler ve pek sorun yaşamadık. En azından ben öyle olduğuna inanıyorum içten içe..

Ama bu sefer, evin küçük adamını okula başlatırken çuvalladığımızı hissediyorum. Sabah okulun kapısına, o aradığım iç huzuru ile gidemiyorum. Hep birşeyler batıyor gözüme ve hep minicik de olsa bir iç bulandıran olay, emare, bir söz, bir bakış oluyor.. Yada olmuyor, bana öyle geliyor.. Diyorum ya benimki hissiyattan öteye gitmiyor.

Kendisi ufacık ama büyük bir okul topluluğuna bağlı bir Montessori okuluna başladı Can.
Çok mu aradım bu okulu? Hayır. Evime yakındı, sınıf mevcutları azdı, kocaman harika bir bahçesi vardı, temizdi, duyduğum bütün yorumlar iyiydi. Şurada yaşadığımız 3 sene boyunca bütün okulların standartlarının aşağı yukarı birbirine yakın olduğunu gördük zaten. Nasıl bir öğretmenle okul hayatına başlayacağı önemliydi ama nerede olursam olayım onu seçme şansım yoktu. Şansıma güvenmek zorundaydım. Çok düşünmedim.

Bir sene daha evin yakınlarında olsun, öğlen çıksın, öğle uykusu uyusun istedim. Sonrasında zaten Arda ile birlikte onun gittiği okula gidecekti. Azıcık daha büyümüş olacaktı. Yani bahanelerim pek çoktu. Gel gör ki, o bahanelerimin hepsi olmasa da bir kısmı elimde patladı!

Okulda onunla birlikte geçirdiğim bir hafta boyunca, sınıf öğretmenine içim ısınamadı. Çocukların okula uyumuna yardımcı olacak herhangi bir emare, yanına gelip 'tamam ağlama anne burada' demenin ötesinde bir çaba göremedim. Kaldı ki Can zaten alışma sürecinde ağlamadı. Bu durumda Can ile bu cümleyi kuracak kadar bile bir ilişki kuramadı öğretmeni. Bence çok ironik!

Sonrasında onu kapıdan bırakıp ayrıldığım günlerde Can' ın sınıf öğretmeninden çok yardımcı öğretmenlerle daha iyi iletişimde olduğunu gözlemledim. En azından güveneceği birilerini bulmuştu, biraz rahatladım.

Tuvalete gitmeye henüz bir ay önce başlayan bir çocuk olarak, okuldaki klozetlere adaptörü olmadan oturmaya korktu Can. Klozetler küçük ama onun gözüne büyüktü demek ki. Bir hafta boyunca her sabah Can' ın tuvalet adaptörünü almalarını rica ettim. Almadılar. Çünkü bağlı oldukları o büyük okulun kuralları izin vermiyordu. Bir haftanın sonunda Can' ın inadı ile uğraşmak zorlarına gitmiş olmalı ki bari getirin adaptörü dediler! O süre zarfında sabah 8 den öğlen 12' ye kadar kah tuttu çişini hiç kaçırmadı, kah bir kere kaçırıp çok ağladı.

Montessori okulu olmak demek, sadece sınıf içinde çocukların seçtikleri materyallerde serbest olması  mı demek? Hayatın içinde kendi gelişimlerine ve kendi doğal seçimlerine saygı duyulması, doğru seçimler yapmak için önerilerde bulunulması nerede kaldı?

Bu süre zarfında Can'ın , Arda'nın okuluna önümüzdeki sene başlayabilmesi için başvuruda bulunduk. O başvuru esnasında bir iki kere hep birlikte okula gittik. Adım gibi eminim ki benim orada hissettiğim huzur ve güveni farketti Can. Şimdi her sabah abisinin okuluna gitmek için ağlıyor ama ne mutlu ki kendisi 3 yaşında olduğundan ve bahçede oynamak, camlara su fışkırtmak onun için herşeyden daha önemli olduğundan kendi okulunun kapısına gelince, bunların verdiği motivasyonla içeri güle oynaya giriyor.

Her gün  okul çıkışında , beni gittiği okulun çok eğlenceli ve güzel olduğuna inandırmak istercesine, ne güzel oynadım anne biliyor musun diyor. Ben de zaten oranında iyi bir okul olduğuna ve pek çok anne-baba ve çocuğu mutlu ettiğine canı gönülden inanıyorum. Ama bizim elektriğimiz tutmadı be okul, kusura bakma demek geliyor içimden.

Şimdi önümüzdeki seneyi beklemeden ikinci dönem Can' ı , Arda' nın okuluna almak için yer açılmasını bekliyoruz. İçimden bir ses orası da belki tüm beklentilerimi karşılamayacak ama en azından üç senedir velisi olduğum bir okulda doğru insanları bulup derdimi anlatmak daha kolay olacak diyor. Ayrıca beklediğim cevap olsun olmasın, bir cevap alabileceğimi, gelişmelerden haberdar edileceğimi biliyorum.

Sonra aklıma buraya ilk geldiğimiz sene geliyor. Arda'nın tek kelime ingilizce bilmeden birinci sınıfa başlaması, onu kocaman okulda bırakıp gitmenin verdiği zorluk, okul çıkış saatine kadar güm güm atan kalbim. İlk iki ayın ona da bize de ne zor geçtiği.. Ama geçti işte, düzlüğe çıktık, anne-baba-çocuk, herkes kendi yolunu buldu.. Şimdi aynısı tekrar yaşanıyor. Tecrübe ise sadece kalp çarpıntısını azaltmaya yarıyor, asla durdurmuyor.















8 Mart 2015 Pazar

Twinkle Eyes

Bu resimdeki  Arda'nın boğazlarmışcasına tuttuğu zat-ı muhterem Arda'nın sınıfının maskotu.
Adı Twinkle Eyes.

Arda son iki senesinde isterse IB diploması alabileceği ama o zamana kadar ingiliz müfredatının hüküm sürdüğü bir ingiliz okuluna gidiyor. Okul seçimimiz yada seçim şansımızın olamayışı hikayesi bambaşka. Ama okuduğu okulun Dubai'nin en iyileri arasında olduğunu söylemem lazım. En iyi okul denen şeyin her çocuk için en iyi olup olmayacağını test ediyoruz biz şu anda.

Neyse konumuza dönersek, okulda bu bücürü her çocuk sırayla evine götüremiyor..

Seninle bir haftasonu geçirebilmesi için bunu 'hak etmen' gerekiyor. Nitekim sınıfta ikinci üçüncü tura dönen çocuklar varken daha birinci turu bile tamamlayamayan öğrenciler de oluyor.
Sonuç olarak Arda'nın Twinkle Eyes'ı eve getirebilmesi ikinci dönemin neredeyse sonlarını buldu. Ama    bu olayTwinkle Eyes' tan daha önemli gelişmeler silsilesinin bir sonucu olduğu için de bir blog yazısı hak etti.

Arda'nın sene başında ilk bir iki haftası Twinkle Eyes'ı ne yapınca alabileceğini anlamakla geçti. Zaten o zamanlarda Twinkle Eyes'tan daha önemli sorunları vardı. Yeni bir ülkede, hiç türkçe duymadığı bir ortamda koca bir günü geçirmek, kendini idare etmek, derdini anlatmak, olanı biteni anlamaya çalışmak, sınıf maskotunun neye göre verildiğini anlamaktan daha önemli ve zorlayıcıydı.

Başlarda bunun bir ödül, hem de sınıf içi kuralları düzenleyen tabloda en tepedeki ödül olduğunu anlayınca heyecanlandı. Fakat okulun ikinci ayının sonlarında artık dil problemini aşıp etrafındaki dünyayı daha net anlayan bir hale geldiğinde ve tabii aynı oranda kendini ifade edebilir duruma geldiğinde, sınıf maskotunu eve getirebilmek için bir hafta boyunca, Arda'nın özelinde kendine hiç uymayan/ doğru gelmeyen/ istemediği bir şeyleri yapması gerektiğinin farkına vardı. Ve Arda için konu orada kapandı!

O yeşil bücürün bizim eve gelmesine hiç gerek yoktu. Bir peluş oyuncak için aklına yatmayan şeyleri yapmaya da bizim bücürün niyeti yoktu. Ve bizim için meşakkatli günler başladı.

Biz de anne -baba olarak bir uyum sürecinin içindeydik. Okulu anlamaya, velilerin beklentileri ve bizimkilerin arasında bir uçurum var mı görmeye, doğru yerde olup olmadığımızdan emin olmaya çalışıyorduk. Tabii aynı zamanda Arda' nın adaptasyonu için ekstra bir destek vermek gerekiyordu.

Okuldan ilk sesler sınıf öğretmeninden geldi. 'Bazı aktiviteleri yapmak istemiyor, bunu açıkça söylüyor ve ikna edemiyorum' diyordu.. Zaman zaman öğretmeninin ikna çabaları sonrasında sinirlendiği, bağırdığı, arkasını döndüğü, küsüp kitap köşesine bile gittiği oluyordu. Yapmak istemiyorsa yapmıyordu..

Bu durumun öğretmeni açısından iki zorluğu vardı. Birincisi sınıfın ortasında kendine itiraz eden ve çoğunlukla da ikna edemediği bir öğrenci sınıf içindeki otoritesini sarsabilirdi. ( Sarsabilir miydi gerçekten? Bu noktada şüphelerim var )
İkincisi itirazların nedenini anlayamadığından çözüm üretemiyordu ve bir kısır döngünün içinde dolanıp duruyorlardı.

Genelde bize geri dönüş yapıyor, Arda ile konuşur musunuz diyordu. Biz zaten hep konuşuyorduk.. Konuşmak her zaman çözüm olmuyordu. Çünkü zaten mizacı zor olan bir çocuk, üstelik altı yaşında bir çocuğun mantıklı yada mantıksız her zaman verecek bir cevabı vardı.Biz önce kendi içimizde sorunun nedenini anlamalı ve öğretmene yol göstermeliydik.

Ev değiştirmenin bile çocukları zorladığını düşününce ülke değiştirmek ve yeni bir okula başlamak epeyce yorucu olmalıydı. Bunun okul da biz de farkındaydık. Ama bunun ötesinde de birşeyler vardı.

Arda hiç bir adımını sorgulamadan atmıyordu, hala da atmıyor. Bu hep böyleydi. Neyi neden yaptığını anlamadığı sürece onu bir şeyi yapmaya ikna etmek mümkün değildi. Öğretmenine attığı her adımın nedenini kısaca Arda' ya anlatmasını söylemek zor olmadı. Asıl zorluk eğer açıklanan neden Arda' ya göre doğru yada mantıklı değilse onu buna ikna etmekti.

Bir tarafta da istedikleri ve istemedikleri vardı. İstemediğini söylemeyi, bundan çekinmemeyi biz öğretmiştik kendisine. Peki ya istemesek de yapmak zorunda olduklarımız? Zorunlukluklarımız ve sorumluluklarımız?

İşte orada sınıfta kalmıştık anne -baba olarak..

Evde sorumluluk vermekte, hoşuna gitmeyen ama yapmak zorunda olduğu şeyleri yapması için direnmekte pek başarılı olamamıştık. Bir de bunun üstüne bir başkasından görüp de istemek yada arkadaşı yaptığı için yapmak gibi şeyler Arda'nın lügatında olmayınca, ortaya sadece istediklerimi yaparım, aklıma yatmayan ve istemediğim hiç bir şeyi de yapmam diyen bir birinci sınıf veledi çıkmıştı ortaya.

Ve işin bu kısmının ülke filan değiştirmekle bir ilgisi yoktu. Türkiye'de de okula başlasaydı bunlar yaşanacaktı.

Bizim açımızdan tek fark şu olacaktı. Velinin kendi ana dili haricinde bir dilde çocuğu hakkında dert anlatması kolay iş değil. İşte bu noktada daha rahat olacaktık. Ayrıntıları kaçırıyormuş yada her istediğimizi anlatamıyormuş gibi hissetmeyecektik.

Önce Arda' ya neden derste öğretmeninin sözünü dinlemesi gerektiğini, okulda neden her istediğini istediği an yapamayacağını anlattık. Anlattık derken öyle bir seferde değil tabii. Kısa kısa, her bir yaşanan olay sonrasında, bazen sakin, bazen sakin kalmaya çok çaba sarfederek, bazense seslerin yükseldiği ortamlarda.

Evde de yapmak istemeyip de yapmak zorunda oldukları konusunda direndik. Eşyalarının yerini bilmesi gibi, kendi işini kendi yapabileceği durumlarda işi ona bırakmak gibi. Çantasını hazırlamanın kendi sorumluluğu olduğunda ısrarcı olmak gibi..

Ama öte yandan o çanta eksikse bir şekilde hatırlatıp tamamlatmak da gerekiyordu. Türkiye de olsa eksik eşya ile git ve sonuçlarına katlan derdim ama burada eksik eyşa bana okuldan not olarak geri dönüyordu. Hala buradaki çelişkiyi anlayabilmiş değilim. Çocuğun yapabileceği pek çok şeyi anne babanın sorumluluğuna vermek ve onlardan beklemek ile o çocuğun okuldaki sorumluluklarına sahip çıkmasını örneğin çıkış saatinde dolabını toplamasını beklemek çelişki değil de nedir?

Neyse geri dönüyorum konuya.
Biz bir takım adımlar atmıştık ama Arda' nın hala derdi vardı. Neden kesip yapıştırmak, boyamak zorundaydı? Neden beden dersinde koşması gerekiyordu. O zaten öğretmeninin her anlattığını çok iyi anlıyor ve öğreniyordu. Sorduğunda cevap veriyordu. Bir de neden ekstradan hoşuna gitmeyen aktiviteleri yapmalıydı?

Bir noktada haklıydı. Dersleri ile ilgili hiç bir sorunu yoktu. Her zaman öğrenmeye açtı ve verilen neyse alıyordu. Kendisine birşey öğretilmesi ile değil, amacını anlayamadığı gereksiz bulduğu ve buna bağlı olarak yapmak istemediği şeyleri zorla yapmakla derdi vardı.

İşte tüm bunlar defalarca öğretmeni ile okul müdürü ile konuşuldu.

Aslında okul da biz de yapmak istemediği durumları anlayabiliyorduk. Ama hangimiz hayatta yapmak istemediğimiz hiç bir şeyi yapmadan mutlu mesut yaşıyorduk ki? Öyle bir dünya var mı? Sorumlukluklarımızı her zaman isteyerek mi yerine getiriyoruz? Zaman zaman hele ki okul gibi bir ortamda, ortama ve duruma uymak, herkesle birlik olup hareket etmek de önem kazanıyor.

Bu çatışmalar bazen yön değiştiriyor, 'neden hep sizin dediğiniz oluyor da benimki hiç olmuyor' a varıyordu. Aslında yapmak istediği pek çok şeyi yapıyor , peeek çok konuda seçim hakkını kullanıyordu ama bu ona yetmiyordu yada bu özgürlüğünün farkında değildi.

Zorunluluk/ sorumluluk adlı ana-baba çalışmamıza bir de bunu ekledik. Her seçim yaptığında bunun farkına varmasını sağlamaya çalıştık hala da çalışıyoruz. Bizim de istemediğimiz pek çok şeyi yaptığımızı, öğretmeninin de kendi hayatında istemediği bir dolu şey yapmak zorunda olabileceğini arada hatırlatıyoruz.

Okulun kuralları olduğunu, bu kurallara uymamız gerektiğini, kurallara herkesin uymadığı durumlarda nasıl bir kaos yaşanabileceğini.. Aklınıza ne gelirse ortaya döküyoruz.

Tüm bunların sonucunda halfterm (burada dönem ortalarında da bir hafta tatil oluyor okullar ) den önceki son iki hafta nispeten uyumlu ve sakin geçti. Haftanın ilk üç günü dayanıyor, son iki gününde artık sabrı yetmiyordu.

Ben onun bu çabasını, aslında herkesle aynı şeyleri aynı zamanda yapabilmek, kendisine her söyleneni itirazsız kabul edebilmek için ne kadar uğraştığını gördükçe ve bu uğraşının sonlarına doğru sabır küpünün dolduğunu ve o noktalarda patladığını farkettikçe bir takım şeyleri daha çok sorgular oldum.

Gerçekten herkes gibi olması gerekli miydi? Herkesle herşeyi aynı şekilde yapması, istemediği her aktiviteyi bitirmesi vs.. Bir yanım bunları sorarken diğer yanım uyumsuz olmayı kendine hak görürse ileride çok mutsuz olabilir diye dürtüyordu beni. Zaten şu anda kendini de sorguluyordu hem de acımasızca.

Anne ben bilmemkim gibi koşmak istemiyorum. Hoşuma gitmiyor. Yada diğer çocuklar öğretmenin her dediğini çok sevinerek yapıyorlar, neden o kadar sevindiklerini anlamıyorum. Koca bir sayfayı boyamak hiç de sevindirici değil vs vs.

İşte bu gelgitler içinde tatil bitti okula geri dönüldü ve ilk hafta çok ama çok kötüydü.

Okuldan çağrıldığımda bu sefer bir silkindim. Hayır dedim bu sefer ben uyarmayacağım Arda'yı.  Sorun bakalım neden istemiyormuş. Bir sefer de siz öneri getirin ne yapabiliriz diye. Ben her okul çıkışı çocuğuma vaaz vermek yada azarlamak istemiyorum. Madem öğretmenleri var biraz da onlar anlatsınlar sorumluluklar ve zorunluluklar neden var..

Ne oldu bilmiyorum. Aslında az çok biliyorum. Benim o konuşmamdan sonra öğretmeni günlük bir sticker chart hazırladı. Gün içinde sticker larının hepsini alırsa akşam çıkmadan on dakika ne isterse yapabilecekti. Bu öğretmenine şarkı öğretmek de olabilirdi, okulun tiyatro sahnesinde kendi oyununu kurmak da.. Bunlar Arda için çok çekici ödüllerdi.

Buna rağmen bu plan bile yüzdeyüz çalışmadı. Diğer çocukların stickerleri yok dedi evet dedim çünkü senin bazı şeyleri itiraz etmeden yapmak için alışkanlık kazanman gerekiyor. Onlar zaten itiraz etmiyorlar. Bu alışkanlığı kazanana kadar senin stickerların olacak. Gerek yok dedi. Almasam da olur. Yok dedim kaçarı yok, bu sana anlatmaya çalıştığımız zorunluluklardan biri..

Bir hafta uğraştı. Her denileni yapmak, sorgusuz sualsız kabul etmek ve itiraz etmemek için..

Sonucunda bu haftasonu Twinkle Eyes bizdeydi. O maskotu eve stickerler getirmedi adım gibi biliyorum. Umrunda bile değildi.

Zaten Twinkle Eyes i aldığına değil de öğretmeninin gönderdiği günlük emailde  Star of The Week'i açıklarken kendisi için kullanılan cümlelere sevindi.

Sevindi sevinmesine de ne öğrendi?
Bence Arda bu hafta kendini kontrol edebilmeyi öğrendi. Bunun ödülü de sınıf maskotunu eve getirmek oldu.

Yoksa öğretmenimin dediklerini yapınca günüm daha güzel geçti, kimse ile çatışmak zorunda kalmadım, eğlendim de üstelik ve maskotu aldım çıkarımını yapabilecek mi? Peki ya gerçekten öyle mi oldu? Eğlendi mi? İsteyerek mi yaptı? Peki yapması gerekiyor mu? Gerçekten hiç itiraz etmemesi mi gerekiyor? 6 yaşındaki bir çocuğa itiraz edebileceği ve edemeyeceği şeylerin ayrımını nasıl anlatırsınız?
Bu sorular benim kafamın içinde dönüp duruyor.
O ise koydu yeşil bücürü çantasına hoplaya zıplaya gitti okuluna.. Haydi rastgele..

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails