ARDA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ARDA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ocak 2016 Salı

Dişsiz Yılbaşı

Daha bir iki gün önceydi, Evrim Arda'nın dişlerini sormuştu. 

( Evet biz arada sorarız böyle dişi ne oldu, boyu ne oldu, bugünlerde neleri seviyor, neleri okuyor, nelere kızıyor.. Bir ucu anne merakları ise bu soruların, diğer ucu da elinde doğan bebenin nasıl büyüdüğünü, nasıl değiştiğini izleme zevkidir ve çok güzeldir. Konu uzar, dişten başlar nerelere gelir ve sen kilometrelerce uzaktaki bir miniği sever, özler, öğrenirsin.. Güzeldir yani.. )

Altta iki diş değişti ama üstlerde ses yok demiştim. Üzerine bastıkça sızlıyor ama sallanmıyor-du! Bir gecede o diş nasıl düşercesine sallanıp ve yana kayıp, yeni gelen dişe kocaman bir boşluk açtı bilmiyorum! Yılın son sabahına 'Anneee dişimi yutmuşum ben!' diye uyandı çocuk..

Yutmamıştı ama öyle kocaman bir boşluk açılmıştı ki ağzında yutsa da aynı his olurdu eminim. Nitekim  31 Aralık gecesi daha saat 12'yi görmeden düştü o diş. Hay düşmez olaydı! 

Kitledi mi adam kendini banyoya! Yeni dişi çıkana kadar orada kalacakmış! Dişlerinin değişmesini istemiyormuş, bu ne saçma şeymiş böyle! 

Bu arada ev ahalisi de evden çıkmaya hazırlanıyor, plan sahile inip havai fişekleri izlemek. Gel gör ki anne ve Arda banyoda, dişlerin değişmesinin çok normal olduğu üzerine bir yeni yıl konuşması! yapmakta ve konu uzadıkça uzamakta..

Sonunda tabii ki aslında başından beri farkında olduğu üzere yeni dişinin o gece çıkmayacağı ve bir süre eksik dişle yaşayacağını kabul edip çıktı banyodan. Üzgün , kızgın ve huzursuz, yeni yılı sahilde karşılamak üzere arabaya binerken asıl baklayı çıkardı ağzından. Kendini çok çirkin hissettiğinden, bu halini hiç beğenmediğinden bahsetti. 

Anneler, babalar dedim, bir de öğretmenler ve insanı seven arkadaşları, onun nasıl gözüktüğüne bakmaz, her durumda, her haliyle o kişiyi sevmeye devam ederler.. Sanırım duymak istediği buydu, cevap vermedi.

Uzun bir havai fişek şovu izledik, Can'ın sonlara doğru havai fişeklerden korkup , beni arabaya geri sürüklemesini saymazsak, sakin, ılık!, keyifli ve biraz da gözyaşlı bir geceydi. O dişine ağladı, ben onun büyümesine ağladım..

Son günlerde kesinlikle fotoğrafının çekilmesini istemiyor, zaman zaman benim ricamı kıramayıp somurtan pozlar veriyordu. Biz de üstelemiyorduk. Üstüne bir de dişi düşünce fotoğrafa tümden düşman oldu.

Ama ben onun bu dişsiz ve çocuk halini saklamak, 7 yaşındaki Arda'nın bu günlerini de hatırlamak istiyordum. İki gün sonra, çok hoşuna giden bir şeye içtenlikle gülerken babanın gizli kamerasına yakalandı :)

İyi ki de yakalandı, iyi ki de büyüyor ( zira büyümezse, bu 7 yaş kafası ile hayat geçmez:) )
Nitekim bu yılbaşının fotoğrafı budur benim için! 


Yeni yıl sağlıkla, huzurla, iyi haberlerle ve yeni dişlerle gelsin!..

11 Haziran 2015 Perşembe

Bir Ben Var Bende Benden İçeri, Kovalayıp Durduğum..

Yarın sabah yine sahnesi var bizim oğlanın :))
Böyle söyleyince komik tabii, kaldı ki kendisi açısından hiç bir önemi yok konunun. O zaten yaşı icabı herşeyin en iyisini yapıyor ve biliyor!!..
Sene sonu itibari ile iki organizasyon düzenleniyor okulda. Biri geçtiğimiz Pazar günü oldu bitti. Okulda bireysel enstrüman dersi olan öğrenciler sahne heyecanı yaşadılar. Ne yapabiliyorlarsa o kadar çaldılar ve çok ama çok alkış aldılar.
Yarın ise okuldaki bireysel enstrüman derslerini veren Music Box , Dubai genelinde çalıştığı tüm okullardan seçtiği öğrencileri bizim okula getiriyor ve son bir kapanış konseri düzenliyor.
Okulun son iki döneminde Arda piyano derslerine okulda değil, dışarıdan ders alarak devam etti. Yani ne Music Box ile ne de okulda ders veren öğretmenlerle bir ilgisi alakası yok. Ama biz bu konuda şanslıymışız ki hem kendi alanında çok iyi, çocuklarla iletişimi harika bir müzik öğretmenine hem de her türlü spor dalının yanında müzik, tiyatro ve dansı önemseyen, buna yer, zaman ve bütçe ayıran, istekli ve ilgili her bir öğrencisine mutlaka kendini geliştirme ve gösterme imkanı sunan bir okula denk geldik.
Nitekim hem okul hem de müzik öğretmeni Arda'yı unutmadı, Music Box ile konuşarak bizi de bu iki konsere dahil etti. Pazar günü çıktı çaldı. O gün sırf kendi başına hikayesi çok uzun, çetrefilli bir gündü. Yine de kendi okulunda tanıdığı anne-baba ve öğretmenlere çaldığından pek de heyecanlanmadı. Yarın ise çıkacağı sahne şimdiye kadarkilerin en ciddisi olacak gibi duruyor.
Bunca laftan şuraya gelmeye çalışıyorum: Başta da dediğim gibi Arda hiç heyecanlı değil. Belki kendine olan gereksiz ve katıksız güveninden, belki de yaşı icabı böyle bir durumun heyecanlanası bir şey olduğunu bilmediğinden.. Bilmiyorum, kendisi çok sakin ve hatta konudan sıkılmış durumda. Çalıyorum ve güzel de çalıyorum deyip çıkıyor işin içinden.
Ben kendi adıma gayet heyecanlıyım. Konuyu önemsiyorum. Burada öğretmen bulmak, doğru kişiye denk gelmek çok zor. Bir de işin içine Dubai'nin kendi devinimi giriyor. Bir yer yada öğretmen buluyorsunuz, 6 ay sonra bakıyorsunuz ki gitmiş. İş değiştirmiş, ülke değiştirmiş, bir şey olmuş.. Nitekim son iki dönemdir ders aldığı ve çok sevdiği öğretmeni de aynı şekilde geçen hafta ayrıldı..
Yarın orada bulunacak topluluktan Arda' nın da mutlu olacağı arkadaşlıklar, öğrenci-öğretmen ilişkileri çıkabilir diye düşünüyorum. Hayır çocuğum süper aman da çok yetenekli demiyorum. Bildiğim tek şey, sevdiği bir uğraşı var ve yanlış kişiler yada yönlendirmelerle bundan soğusun istemiyorum.( Sene başında tatsız tecrübelerimiz oldu bu konuda ne yazık ki) Derdim onun gibi keyif alarak piyano çalan ve aynı dili konuşan insanlarla tanışması, yolunu bu şekilde devam ettirmesi, piyanonun her zaman başında rahatladığı bir enstrüman olarak hayatında kalması..
Amaaa tüm bunları isterken ondan daha çok heyecanlanıyor olmak, en iyisini yapabilmesini içten içten ummak, hiç çaktırmadığını düşünürken bir ayna gibi ona da tüm bu hisleri yansıtıyor olmak.. Bunlar da anne- babalığın bir parçası. Fakat sanki azıcık yanlış bir parçası.
Geçenlerde bir sohbette konuşuldu. Çocuklarımızın başarısını aslında onlar için değil kendimiz için istiyoruz diye. Taa derinlerde bir yerlerde, başarısızlıklarının bizi acıtacağını, onları yetiştirme yolunda önümüze başka başka engeller çıkaracağını düşünüyoruz yada hissediyoruz ama dillendiremiyoruz. İş içimizdekini dışa vurmaya geldiğinde, mutlu olsun, sağlıklı olsun, sevdiği şeylerle uğraşsın derken, oralarda bir şey çaktırmadan yol ve yön vermeye çalışıyor çocuklarımıza.
Ben bunun farkına vardığım an durmaya çalışıyorum. Bu konu sadece bir konser yada benzer bir performansla ilgili değil. Bir çocuğun dersleri, arkadaş ilişkileri, dünyaya karşı duruşu, herşeyi anne babasının elinde olmadan süzgecinden geçiveriyor. Bir anda doğru yanlış, kabul edilebilir yada edilemez şeklinde etiketleniyor beynimizde.
Çocuğu olduğu gibi kabul edebildiğimiz noktada ise inanılmaz bir rahatlama ve huzur hissi sarıyor insanı. Sürdürmesi zor bir hissiyat ama yapabildiğin oranda da güzel.
Yani yarın Arda' nın o sahnede güzel çalması mı yoksa sahnede çalmaktan keyif alması mı önemli? Bir sürü hata yapsa ne olur? 6 yaşındaki bir çocuktan beklenen performans ne olabilir? İşte bu sorularım cevabını verirken gerçekten ama gerçekten çocuğun tarafında olmak, onun gözlükleri ile bakmak gerekiyor.
Buraya kadar gelebildiysem demek, derinlerden gelen o hisleri biraz olsun kovabilmişim demektir. Yarın sabah eğlenmesi, iyi hissetmesi için çaba harcayacağım. Çünkü mutlu çocuk herkesi gülümsetir. En başta da kendini 😊

8 Mart 2015 Pazar

Twinkle Eyes

Bu resimdeki  Arda'nın boğazlarmışcasına tuttuğu zat-ı muhterem Arda'nın sınıfının maskotu.
Adı Twinkle Eyes.

Arda son iki senesinde isterse IB diploması alabileceği ama o zamana kadar ingiliz müfredatının hüküm sürdüğü bir ingiliz okuluna gidiyor. Okul seçimimiz yada seçim şansımızın olamayışı hikayesi bambaşka. Ama okuduğu okulun Dubai'nin en iyileri arasında olduğunu söylemem lazım. En iyi okul denen şeyin her çocuk için en iyi olup olmayacağını test ediyoruz biz şu anda.

Neyse konumuza dönersek, okulda bu bücürü her çocuk sırayla evine götüremiyor..

Seninle bir haftasonu geçirebilmesi için bunu 'hak etmen' gerekiyor. Nitekim sınıfta ikinci üçüncü tura dönen çocuklar varken daha birinci turu bile tamamlayamayan öğrenciler de oluyor.
Sonuç olarak Arda'nın Twinkle Eyes'ı eve getirebilmesi ikinci dönemin neredeyse sonlarını buldu. Ama    bu olayTwinkle Eyes' tan daha önemli gelişmeler silsilesinin bir sonucu olduğu için de bir blog yazısı hak etti.

Arda'nın sene başında ilk bir iki haftası Twinkle Eyes'ı ne yapınca alabileceğini anlamakla geçti. Zaten o zamanlarda Twinkle Eyes'tan daha önemli sorunları vardı. Yeni bir ülkede, hiç türkçe duymadığı bir ortamda koca bir günü geçirmek, kendini idare etmek, derdini anlatmak, olanı biteni anlamaya çalışmak, sınıf maskotunun neye göre verildiğini anlamaktan daha önemli ve zorlayıcıydı.

Başlarda bunun bir ödül, hem de sınıf içi kuralları düzenleyen tabloda en tepedeki ödül olduğunu anlayınca heyecanlandı. Fakat okulun ikinci ayının sonlarında artık dil problemini aşıp etrafındaki dünyayı daha net anlayan bir hale geldiğinde ve tabii aynı oranda kendini ifade edebilir duruma geldiğinde, sınıf maskotunu eve getirebilmek için bir hafta boyunca, Arda'nın özelinde kendine hiç uymayan/ doğru gelmeyen/ istemediği bir şeyleri yapması gerektiğinin farkına vardı. Ve Arda için konu orada kapandı!

O yeşil bücürün bizim eve gelmesine hiç gerek yoktu. Bir peluş oyuncak için aklına yatmayan şeyleri yapmaya da bizim bücürün niyeti yoktu. Ve bizim için meşakkatli günler başladı.

Biz de anne -baba olarak bir uyum sürecinin içindeydik. Okulu anlamaya, velilerin beklentileri ve bizimkilerin arasında bir uçurum var mı görmeye, doğru yerde olup olmadığımızdan emin olmaya çalışıyorduk. Tabii aynı zamanda Arda' nın adaptasyonu için ekstra bir destek vermek gerekiyordu.

Okuldan ilk sesler sınıf öğretmeninden geldi. 'Bazı aktiviteleri yapmak istemiyor, bunu açıkça söylüyor ve ikna edemiyorum' diyordu.. Zaman zaman öğretmeninin ikna çabaları sonrasında sinirlendiği, bağırdığı, arkasını döndüğü, küsüp kitap köşesine bile gittiği oluyordu. Yapmak istemiyorsa yapmıyordu..

Bu durumun öğretmeni açısından iki zorluğu vardı. Birincisi sınıfın ortasında kendine itiraz eden ve çoğunlukla da ikna edemediği bir öğrenci sınıf içindeki otoritesini sarsabilirdi. ( Sarsabilir miydi gerçekten? Bu noktada şüphelerim var )
İkincisi itirazların nedenini anlayamadığından çözüm üretemiyordu ve bir kısır döngünün içinde dolanıp duruyorlardı.

Genelde bize geri dönüş yapıyor, Arda ile konuşur musunuz diyordu. Biz zaten hep konuşuyorduk.. Konuşmak her zaman çözüm olmuyordu. Çünkü zaten mizacı zor olan bir çocuk, üstelik altı yaşında bir çocuğun mantıklı yada mantıksız her zaman verecek bir cevabı vardı.Biz önce kendi içimizde sorunun nedenini anlamalı ve öğretmene yol göstermeliydik.

Ev değiştirmenin bile çocukları zorladığını düşününce ülke değiştirmek ve yeni bir okula başlamak epeyce yorucu olmalıydı. Bunun okul da biz de farkındaydık. Ama bunun ötesinde de birşeyler vardı.

Arda hiç bir adımını sorgulamadan atmıyordu, hala da atmıyor. Bu hep böyleydi. Neyi neden yaptığını anlamadığı sürece onu bir şeyi yapmaya ikna etmek mümkün değildi. Öğretmenine attığı her adımın nedenini kısaca Arda' ya anlatmasını söylemek zor olmadı. Asıl zorluk eğer açıklanan neden Arda' ya göre doğru yada mantıklı değilse onu buna ikna etmekti.

Bir tarafta da istedikleri ve istemedikleri vardı. İstemediğini söylemeyi, bundan çekinmemeyi biz öğretmiştik kendisine. Peki ya istemesek de yapmak zorunda olduklarımız? Zorunlukluklarımız ve sorumluluklarımız?

İşte orada sınıfta kalmıştık anne -baba olarak..

Evde sorumluluk vermekte, hoşuna gitmeyen ama yapmak zorunda olduğu şeyleri yapması için direnmekte pek başarılı olamamıştık. Bir de bunun üstüne bir başkasından görüp de istemek yada arkadaşı yaptığı için yapmak gibi şeyler Arda'nın lügatında olmayınca, ortaya sadece istediklerimi yaparım, aklıma yatmayan ve istemediğim hiç bir şeyi de yapmam diyen bir birinci sınıf veledi çıkmıştı ortaya.

Ve işin bu kısmının ülke filan değiştirmekle bir ilgisi yoktu. Türkiye'de de okula başlasaydı bunlar yaşanacaktı.

Bizim açımızdan tek fark şu olacaktı. Velinin kendi ana dili haricinde bir dilde çocuğu hakkında dert anlatması kolay iş değil. İşte bu noktada daha rahat olacaktık. Ayrıntıları kaçırıyormuş yada her istediğimizi anlatamıyormuş gibi hissetmeyecektik.

Önce Arda' ya neden derste öğretmeninin sözünü dinlemesi gerektiğini, okulda neden her istediğini istediği an yapamayacağını anlattık. Anlattık derken öyle bir seferde değil tabii. Kısa kısa, her bir yaşanan olay sonrasında, bazen sakin, bazen sakin kalmaya çok çaba sarfederek, bazense seslerin yükseldiği ortamlarda.

Evde de yapmak istemeyip de yapmak zorunda oldukları konusunda direndik. Eşyalarının yerini bilmesi gibi, kendi işini kendi yapabileceği durumlarda işi ona bırakmak gibi. Çantasını hazırlamanın kendi sorumluluğu olduğunda ısrarcı olmak gibi..

Ama öte yandan o çanta eksikse bir şekilde hatırlatıp tamamlatmak da gerekiyordu. Türkiye de olsa eksik eşya ile git ve sonuçlarına katlan derdim ama burada eksik eyşa bana okuldan not olarak geri dönüyordu. Hala buradaki çelişkiyi anlayabilmiş değilim. Çocuğun yapabileceği pek çok şeyi anne babanın sorumluluğuna vermek ve onlardan beklemek ile o çocuğun okuldaki sorumluluklarına sahip çıkmasını örneğin çıkış saatinde dolabını toplamasını beklemek çelişki değil de nedir?

Neyse geri dönüyorum konuya.
Biz bir takım adımlar atmıştık ama Arda' nın hala derdi vardı. Neden kesip yapıştırmak, boyamak zorundaydı? Neden beden dersinde koşması gerekiyordu. O zaten öğretmeninin her anlattığını çok iyi anlıyor ve öğreniyordu. Sorduğunda cevap veriyordu. Bir de neden ekstradan hoşuna gitmeyen aktiviteleri yapmalıydı?

Bir noktada haklıydı. Dersleri ile ilgili hiç bir sorunu yoktu. Her zaman öğrenmeye açtı ve verilen neyse alıyordu. Kendisine birşey öğretilmesi ile değil, amacını anlayamadığı gereksiz bulduğu ve buna bağlı olarak yapmak istemediği şeyleri zorla yapmakla derdi vardı.

İşte tüm bunlar defalarca öğretmeni ile okul müdürü ile konuşuldu.

Aslında okul da biz de yapmak istemediği durumları anlayabiliyorduk. Ama hangimiz hayatta yapmak istemediğimiz hiç bir şeyi yapmadan mutlu mesut yaşıyorduk ki? Öyle bir dünya var mı? Sorumlukluklarımızı her zaman isteyerek mi yerine getiriyoruz? Zaman zaman hele ki okul gibi bir ortamda, ortama ve duruma uymak, herkesle birlik olup hareket etmek de önem kazanıyor.

Bu çatışmalar bazen yön değiştiriyor, 'neden hep sizin dediğiniz oluyor da benimki hiç olmuyor' a varıyordu. Aslında yapmak istediği pek çok şeyi yapıyor , peeek çok konuda seçim hakkını kullanıyordu ama bu ona yetmiyordu yada bu özgürlüğünün farkında değildi.

Zorunluluk/ sorumluluk adlı ana-baba çalışmamıza bir de bunu ekledik. Her seçim yaptığında bunun farkına varmasını sağlamaya çalıştık hala da çalışıyoruz. Bizim de istemediğimiz pek çok şeyi yaptığımızı, öğretmeninin de kendi hayatında istemediği bir dolu şey yapmak zorunda olabileceğini arada hatırlatıyoruz.

Okulun kuralları olduğunu, bu kurallara uymamız gerektiğini, kurallara herkesin uymadığı durumlarda nasıl bir kaos yaşanabileceğini.. Aklınıza ne gelirse ortaya döküyoruz.

Tüm bunların sonucunda halfterm (burada dönem ortalarında da bir hafta tatil oluyor okullar ) den önceki son iki hafta nispeten uyumlu ve sakin geçti. Haftanın ilk üç günü dayanıyor, son iki gününde artık sabrı yetmiyordu.

Ben onun bu çabasını, aslında herkesle aynı şeyleri aynı zamanda yapabilmek, kendisine her söyleneni itirazsız kabul edebilmek için ne kadar uğraştığını gördükçe ve bu uğraşının sonlarına doğru sabır küpünün dolduğunu ve o noktalarda patladığını farkettikçe bir takım şeyleri daha çok sorgular oldum.

Gerçekten herkes gibi olması gerekli miydi? Herkesle herşeyi aynı şekilde yapması, istemediği her aktiviteyi bitirmesi vs.. Bir yanım bunları sorarken diğer yanım uyumsuz olmayı kendine hak görürse ileride çok mutsuz olabilir diye dürtüyordu beni. Zaten şu anda kendini de sorguluyordu hem de acımasızca.

Anne ben bilmemkim gibi koşmak istemiyorum. Hoşuma gitmiyor. Yada diğer çocuklar öğretmenin her dediğini çok sevinerek yapıyorlar, neden o kadar sevindiklerini anlamıyorum. Koca bir sayfayı boyamak hiç de sevindirici değil vs vs.

İşte bu gelgitler içinde tatil bitti okula geri dönüldü ve ilk hafta çok ama çok kötüydü.

Okuldan çağrıldığımda bu sefer bir silkindim. Hayır dedim bu sefer ben uyarmayacağım Arda'yı.  Sorun bakalım neden istemiyormuş. Bir sefer de siz öneri getirin ne yapabiliriz diye. Ben her okul çıkışı çocuğuma vaaz vermek yada azarlamak istemiyorum. Madem öğretmenleri var biraz da onlar anlatsınlar sorumluluklar ve zorunluluklar neden var..

Ne oldu bilmiyorum. Aslında az çok biliyorum. Benim o konuşmamdan sonra öğretmeni günlük bir sticker chart hazırladı. Gün içinde sticker larının hepsini alırsa akşam çıkmadan on dakika ne isterse yapabilecekti. Bu öğretmenine şarkı öğretmek de olabilirdi, okulun tiyatro sahnesinde kendi oyununu kurmak da.. Bunlar Arda için çok çekici ödüllerdi.

Buna rağmen bu plan bile yüzdeyüz çalışmadı. Diğer çocukların stickerleri yok dedi evet dedim çünkü senin bazı şeyleri itiraz etmeden yapmak için alışkanlık kazanman gerekiyor. Onlar zaten itiraz etmiyorlar. Bu alışkanlığı kazanana kadar senin stickerların olacak. Gerek yok dedi. Almasam da olur. Yok dedim kaçarı yok, bu sana anlatmaya çalıştığımız zorunluluklardan biri..

Bir hafta uğraştı. Her denileni yapmak, sorgusuz sualsız kabul etmek ve itiraz etmemek için..

Sonucunda bu haftasonu Twinkle Eyes bizdeydi. O maskotu eve stickerler getirmedi adım gibi biliyorum. Umrunda bile değildi.

Zaten Twinkle Eyes i aldığına değil de öğretmeninin gönderdiği günlük emailde  Star of The Week'i açıklarken kendisi için kullanılan cümlelere sevindi.

Sevindi sevinmesine de ne öğrendi?
Bence Arda bu hafta kendini kontrol edebilmeyi öğrendi. Bunun ödülü de sınıf maskotunu eve getirmek oldu.

Yoksa öğretmenimin dediklerini yapınca günüm daha güzel geçti, kimse ile çatışmak zorunda kalmadım, eğlendim de üstelik ve maskotu aldım çıkarımını yapabilecek mi? Peki ya gerçekten öyle mi oldu? Eğlendi mi? İsteyerek mi yaptı? Peki yapması gerekiyor mu? Gerçekten hiç itiraz etmemesi mi gerekiyor? 6 yaşındaki bir çocuğa itiraz edebileceği ve edemeyeceği şeylerin ayrımını nasıl anlatırsınız?
Bu sorular benim kafamın içinde dönüp duruyor.
O ise koydu yeşil bücürü çantasına hoplaya zıplaya gitti okuluna.. Haydi rastgele..

11 Ocak 2015 Pazar

Şaşkın Diyaloglar


Bir gece önce kabus gördüm deyip yanımıza geldiğinden ertesi gün sordum:
- Ne gördün dün gece rüyanda?
- Ne gördüğümü hatırlamıyorum ama çok boyamalı birşeydi..
- Boyamalı ne demek?
- ( o anda oturduğu halının renklerini gösterip) böyle işte renk renkti, yani beyaz bir rüya değildi.
- Sen rüyalarını beyaz mı görüyorsun hep?
- Beyaz değil anne siyah beyaz görüyorum ! Ama bu renkliydi o yüzden de çook gerçekçiydi!


Akşam Arda yatmaya hazırlanırken benim Can'ı uyutmuş olduğumu ve aşağı inmeye hazırlandığımı görünce:
- Bu akşam seninle koyun koyuna uyuyacağım! Var mısın buna hı?


Çağlar kütüphanede bir şey ararken bizim nikah davetiyemizi bulunca Arda' ya takıldı.
- Sen bunun ne olduğunu biliyor musun? Bu çok önemli bir şey. Bu olmasaydı sen olmazdın :)
Arda davetiyeyi alıp baktıktan sonra
- Yani siz bununla insanları nikahınıza çağırdınız. Sonra evlendiniz. Sonra bir çocuğumuz olsun dediniz ve ben mi oldum?
- Aynen öyle!
- Hımm .. Ama baba işte sizin bu çoçuğunuz bir değişik..
- Nasıl yani? Neyin değişik senin?
- İşte öyle değişik bir çocuk bu çocuk hep hayaller kuruyor filan..





17 Aralık 2014 Çarşamba

Bir Bisiklet Hikayesi ve Ardındaki Bambaşka Şeyler

Dün instagram 'da Arda'nın korkunç çorap ve ayakkabı kombinasyonunu göstermek için aşağıdaki fotoğrafı paylaşmıştım. Korkunç değil mi ama? :)


Buradaki her daim güneşli hava nedeni ile evimizde yaşanan ayakkabı- terlik sorunu tek başına bir post konusu olabilir, o yüzden bu konuyu uzatmayacağım.
Fotoğrafın altına arkadaşlarım iki teker' e geçmişsiniz diye yorumlar düşünce, Arda'nın iki teker macerasını ve iki tekerin arkasında yatan bambaşka bir noktayı yazmak istedim.
Malum bizim elimizde 6 yaşında inadım inat bir velet var. Hatta öyle ki kendisine hiç bir 6 yaş çocuğuna yiyen ödül, ceza yemiyor.
Yeri geldiğinde cezamı alırım, sesimi de çıkarmadan katlanırım ama yine bildiğimi yaparım deyip devam etmeyi, yada istediğini yapabilmek için ödülden vazgeçmeyi gayet rahat tercih edebiliyor.
Bazen çok zorda kalıp vicdanını dürtelim diyoruz. Bak ama arkadaşların ne der, yada gel biz de bilmem kim gibi yapalım , yada sınıfta böyle yaparsan ismin artık güneşte değil bulutta duracak gibilerinden.. Farkediyor mu? Hayır..
Arda için kendisi bir şeye inanıyorsa ve doğruysa, başkalarının ne dediği, ne düşündüğü, onu gruba alıp almamaları filan vız gelip tırıs gidiyor..Ha ödül-ceza vererek yada ama bak seni aralarına almazlar diyerek doğru yada yanlış yapma durumuna hiç girmiyorum. Bazen doğruyuz,  bazen yanlış. Ama anne - baba olarak insan çıkmazda kalınca elindeki bütün kozları bir anda oynayabiliyor…
Bu ön bilgiden yola çıkarak Arda'nın iki tekere geçişinin benim için neden bir milat olduğuna geleyim şimdi.
Aralık ayı başında burada National Day kutlamaları nedeni ile okul üç gün tatil oldu. Sıklıkla görüştüğümüz Arda'nın sınıf arkadaşlarından biri Sebastian'ın annesi de bu ara tatilde bize doğru gelin, bisikletinizi de getirin, çocuklar biner , biz de yürürüz diye bir teklifte bulundu.
Sebastian dünya tatlısı bir çocuk. Çok canayakın, çok hareketli, çok konuşkan. Yani bizdekinin tam tersi:))) Ama işte iyi oluyor birbirlerini dengeliyorlar zaman zaman..
Ben de Pazartesi günü okuldan dönerken bu planı Arda' ya söyledim, büyük ihtimalle Perşembe buluşacağız dedim. Ve ilk şoku orada yaşadım. Anne, Sebastian'ın bisiklerinde destek tekerlekleri var mı? Bilmem.. Peki Alisha'nın? Bilmiyorum olabilir de olmayabilir de.. Eğer onların yoksa benim de olmasın, çıkaralım. Peki nasıl bineceksin yavrum evladım? Öğreneceğim!
Şimdi araba sürerken o an yaşadığım coşkuyu ve sevinci nasıl saklarım diye debelenişimi, Arda' ya çaktırmamaya çalışmamı anlatmam mümkün değil… 6 senedir ilk defa çocuğum bir arkadaşına özeniyor ve onlardan eksik kalmak istemiyor. Bir nevi rekabete giriyor ki Arda'nın asla yapmadığı şey. Yapamazsa, yapamam deyip çeker gider normalde..
Çok sevindim ama içimden bir ses de çok sevinme arabadan indiği anda yada bir kere düştüğü anda vazgeçebilir diyordu.
Sonra ilk işim yan tekerlekleri yok etmek oldu tabii:) Neyse baktım unutmuyor, Perşembe
'ye gün sayıyor. Bir iki çalıştık ama bu sefer başka bir sorunumuz vardı. Arda o kadar çok konuşuyor ve bisikletle alakalı olmayan milyonlarca soruyu sormak için o kadar çok duruyordu ki, bir gıdım ilerleme sağlayamıyorduk. Anne fransızcada fransızca nasıl denir? Anne dünyada kaç ülke var biliyor musun? vs vs.. Ben iki akşam belimin ağrımasıyla kaldım, oğlan ayaklarını kesemedi yerden..
Çağlar'ı da kattım işin içine, dedim bu işi babalar yapar hadi bakayım. Arda her hatırladığı ve hatırlattığı anda attık kendimizi sokaklara.. Ama baktı ki bunca çene ve dikkat dağınıklığı ile bu iş perşembeye yetişmeyecek, üzüldü önce..
Bu sefer hevesi kaybolmasın diye ben planı değiştirdim. Sebastian'ın annesi ile konulup bisikletsiz bir plana çevirdim ve Arda' ya da bunu anlattım. Onlara hala bisikletli bir gün için sözümüzün olduğunu ve isterse tekrar destek tekerleklerini takabileceğini.. Takmak istemedi.. Biraz ara verdi çalışmaya..
Sonra bir akşam diğer korktuğum başıma geldi, düştü! Kolu çizildi, canı acıdı. Hemen ilk tepkisini verdi: Demek ki bisiklet can acıtan bir şey, binmeyeceğim.
Ses etmedik, evden bant getirdik, oturduk havadan sudan sohbet ettik. Ben bu iş bitti derken baktım kalktı devam ediyor! Bu da ikinci şokum oldu.
Sonra bir iki gün önce babası ile çıktılar. Çağlar oldu bu iş diye geri geldi. Nasıl oldu dedim.
'Konuşma, dikkatini yaptığın işe ver ve küçük s ler çiz ' demiş. O da dinlemiş!
Neyse sonunda bizim oğlan çıktı iki tekerin üstüne. Hala uzun gidemiyor çünkü söyleyecek çok lafı var. Kalkarken desteğe ihtiyaç duyuyor, 20 metre gidiyor hop aklına birşey geliyor, duruyor, konuşuyor, bazen pedalları çevirmeyi unutup devriliyor.
Nitekim kısacık ömründe ilk defa bir işi hem de fiziksel beceri gerektiren bir işi, arkadaşlarına yetişebilmek için yaptı.
Bu onun için de bizim için de bir milattır.
Biliyorum ki ben istesem, yalvarsam, zorlasam yapmazdı..
Şimdi devamı nasıl gelecek diye bekliyorum. İki seçenek var, ya sevmediği şeylerde yaptığı gibi bir kere azıcık başarınca oldu deyip bırakacak, yada sevdiği işlerde yaptığı gibi mükemmele ulaşana kadar çalışacak.
İlki büyük ihtimal ama bu sefer büyük konuşmayacağım. Bir kere daha gördüm ki büyüyor ve büyüdükçe değişiyor.. Bu durumda analara da hoop değiş ton ton deyip onun meylettiği yöne meyletmek kalıyor..

20 Şubat 2014 Perşembe

Bir zamansız okuma hikayesi..

Arda, Can doğmadan hemen önce, yani yaklaşık 6 ay önce ilk okuma yazma sinyallerini verdi.
Bir akşam yuvarlak kestiği bir kağıdın üzerine 'ARDR' yazıp cd yaptım anne diyerek bana getirdiğinde ben de 'Arda cdsi mi yaptın?' demiştim. Bana hayır anne o ardrrrrr cdsi deyince benim de bir kaşım hafiften havaya kalkmıştı.
O akşam sen bana nil yazar mısın bir de top dedim. Nili yazdı topu yazamadı. Anladım ki sadece bildiği harfleri yanyana koyabiliyor ve oralı olmadım açıkçası.
Daha 5 yaşında bile değildi. Seneye öğrenmesi için çok vakti olacaktı ve öğrenmese en iyisi idi..
Sonraki haftalar çok hızlı ve çok yoğun geçti. İşte ben o arada, göbeğimi taşımaya çalışırken ve yaz sıcağını atlatmaya uğraşırken Arda'nın okuma yazma konusundaki hızlı adımlarını göremedim. Çocuğumu bu yolda gözden kaybettim aslında.
Taa ki Can pusette biz maaile parkta iken hepimizi durdurup bir bankın üzerindeki 'Kadıköy Belediyesi' yazısını okuyuncaya kadar.. Bundan sonrası çorap söküğü gibi geldi.
Önce okuldan aradılar. Okul yeni , o sıralar biz onları tanımaya çalışıyoruz onlar Arda'yı. Lafa siz Arda' ya okuma yazma mı öğrettiniz diye girince benim tepem attı. Kucağımdaki bebeği, hala üzerimde taşıdığım hamile giysilerini göremiyorlardı herhalde. İşim gücüm çok azdı ve bir de delirmiştim, oturup çocuğa okuma yazma öğretecektim.
Bu kötü girizgahtan sonra herkes birbirini anladı ve ortak noktada buluştuk. Arda' ya kimse birşey öğretmemişti. Hatta biz onun hızlıca okuma ve yazma aşamasına gelme sürecini kaçırmıştık. Bir hatamız varsa ancak bu olabilirdi. Bundan sonra ne yapmalıydık?
Öncelikle hiçbirşey dediler. Aferin demeyin, okumaya teşvik etmeyin, okumak isterse okusun ama siz ondan istemeyin. Okuma ve yazma eylemini aynı anda geliştirdiği için yazma konusunda da çok fazla yapacak birşey yoktu. Bunu konuştuğumuz sıralarda Arda'nın durumu gördüğü harfleri yavaş yavaş bir araya getirmek ve seslendirmekten ibaretti. Yani aslında okuduğunu anlama çabası içinde değildi.
Bu noktada çokça vakit geçirmesini umduk ve hep birlikte onu başka şeylere yönlendirmeye çalıştık.
Bunun nafile bir çaba olduğunu Çağlar da ben de biliyorduk aslında.
Arda gibi sevdiği şeyi sonuna kadar yapan, asla yarım ve peşini bırakmayan bir çocuk için yönlendirmeler pek de kolay olmuyordu. Biz bunu daha önce de denemiştik.
Nitekim olmadı..
Arda Ocak ayı itibari ile bize, bizim hızımızda olmasa da hikaye kitaplarını okuyan, ayrıca aklından geçirdiğini yazabilen bir noktaya geldi. Biz ona eskisi gibi hala kitap okurken, o da bize okumaya çalıştı.
Etrafında o kadar çok yazı ve çizi görüyordu ki okumasa olmazdı, böyle hissediyordu. Bir önceki postta da yazdığım gibi arkadaşı ile konuşurken bunu çok net ifade etti.
Peki erken okumayı ve yazmayı öğrenmek bize ne getirdi ve bizden ne götürdü? Ben işte işin daha çok bu kısmında takılı kaldım. Bence getirisinden çok götürüsü oldu çünkü.
Öncelikle yaşı icabı son zamanlarda her yerimiz kağıt her yerimiz boya.
Odasının yeri kağıtlarla kaplı. Masanın altı üstü her yer kalem ve boya. Çok dağınık ama o dağınıklığın arasında çizerken çok da mutlu. Bu tablo hala devam ediyor ama çizmeye olan merakının ilk safhalarında, Arda resim çizerek de birşeyleri ifade edebileceğini anlamaya başlamıştı. Aklına ne gelirse çizmeye çalışıyordu. Çizgisi de yaşıtlarına göre oldukça kötüydü ama buna takılmıyordu ve biz bu duruma seviniyorduk.
Ne zaman ki aklındakini yazabildiğini anladı o noktadan sonra her resmin kenarında köşesinde yazılar belirmeye başladı. Çizerek anlatamayacağını düşündüğü herşeyi yazdı resimlerin üzerine.
Bir süre birşey demedik, sonra yavaş yavaş resim denilen şeyin yazı olmadan birşeyleri anlatma yolu olduğunu söyledik kendisine. O da yazabileceğini kanıtlamış olsa gerek ki şu aralar tekrar sadece çiziyor ve boyuyor.
Daha önce yaşı gereği anlamakta zorlandığı şeyleri sorar, bizim anlattığımız kadarı ile yetinir kafasında toparlar koyardı bir köşeye. Ama okumak demek başka bir dünya demek. Evlerin camlarındaki kiralık- satılık yazılarından tutun da bir marketin adının neden 'şirin' olduğuna kadar dünya dolusu soru ile geliyor karşımıza. Bunlar kolay olanlar. Bir de zor olanlar var.
Yalnız dışarı çıktığımız bir gün girdiğimiz tuvaletteki ped çöpünün üzerindekileri okuyarak , ped ne demek, neden burada iki çöp var, oraya atmazsak ne olur gibi sorularla günün geri kalanını bana dar etti mesela.
Tabii ki öğrenecek, tabii ki soracak ama çocukların öyle bir soru üretme hızları var ki insan biraz nefes almak için durmak istiyor.
Alt yazılar, gazeteler, dergiler hatta bize ait kitapların arka kapakları.. Yakaladığı yerde başına oturuyor. Ona anlatamayacağınız, anlatsanız da anlayamayacağı milyonlarca soru beliriyor kafasında. Yaşına uygun şeyleri sunmaya çalışıyoruz devamlı ama şu anda ne sunsak yetmiyor sanki.
Öte yandan okuma hevesi ile asıl olayı ve konuyu kaçırması kısmı var ki, beni birkaç dakikadan sonra elimde olmadan en sinirlendiren şey bu. Giyiniyor mesela .. Hayır giyinmiyor, bacağına kolunu geçiriyor, kafasını başka yere sokmaya çalışıyor çünkü o anda gözü ya bir kitabın kapağında, ya da okuyabileceği herhangi başka birşeyde… Ve tabii işler uzuyor uzuyor..
Aynı şey zaman zaman siz ona birşey söylemeye çalıştığınızda da oluyor..
Ve tabii dananın kuyruğunun kopma yeri okulda işler giderek karışıyor.
Yarıyıl tatiline girmeden hemen önce öğretmenleri ve rehberlik servisi ile yaptığımız son görüşmede, hiç bir konuda problem yaşamadıklarını bir tek okuma ve yazma hevesinin bazı dersleri bölebildiğini anlattılar.
En basitinden hamurla oynuyorlar yada seramik yapıyorlar. Bunun eli işte gözü hamur kutusunun üzerini okumakta, seramik hamuru paketinin bıdık yazıları ile ilgilenmekte. Ve arkasından gelsin sorular o ne demek bu ne demek.. On beş çocuğun bir arada olduğu bir yerde öğretmen için zor olsa gerek..
İşte bu son görüşmede okuldaki ilkokul öğretmenleri ile görüşeceklerini, seneye sıkılmaması ve özellikle el yazısında bunalmaması için şimdiden bir tavsiyeleri olabilir mi soracaklarını söylediler. Bizim 'Arda sevdiği şeyi dibine kadar yapar, sevmezse yada yapamayacağına kanaat getirirse imkanı yok ilgilenmez' uyarımızı ve kendi gözlemlerini harmanlayıp ufak el yazısı çalışmaları yapmasının iyi olacağına karar verdiler.
Bugün 15 yarın 25-30 kişi olacak o sınıf. Yapması gerekeni red eden ve bunda ısrar eden bir çocuk istemezler herhalde. Şimdiden önlem alma çabası biraz..
Nitekim herşeyin bir zamanı var diye boşuna denmiyor. Erken yada geç olması bazen atlanması gereken engeller yaratıyor.
Biliyorum şimdilerde artık pek çok anaokulu okuma yazma öğretip öyle gönderiyor çocukları okula. Arda gibi nicesini ve daha fazlasını yapıp da gelenler var. Biz özel yada ilk değiliz.
Ama kendi özelimizde benim hoşuma gitmedi bu durum. Zorlanıyorum da üstelik. Sorularına doyurucu cevaplar vermeye, eline ne versem ilgisini çeker acaba diye aranmaya.
Ne şimdi oturup el yazısı için debelenmesini isterdim ne de okula başlamadan okuyup yazmasını. Herkesle birlikte kotarıp, başarmanın sevincini ve gururunu sınıfında yaşamasını dilerdim. Oyuna yoracağı kafasını okuduğu koca koca kelimelerin ne olduğunu anlamaya yormasını hele hiç istemezdim.
Onun için de doğru zaman buymuş demek ki.. Kendisi çok mutlu, notaların altında yazan şarkı sözlerini okuyabildiği için, yada filmlerdeki alt yazıların bir kısmını yakalayabildiği için.
Ben ise seneye karşılacağım türlü çeşitlilikteki zorluk için şimdiden siper kazıyorum..




18 Şubat 2014 Salı

Şaşkın Diyaloglar

Akşam okuldan eve kulağım acıyor, biraz da duymuyorum diye şikayet ederek gelen sıpaya sabah uyandığında sorduk:
- Arda acıyor mu kulağın?
- Yok acımıyor artık amaaa..
- Aması ne?
- Bugün de gözlerim görmüyor biraz benim!
- Sen bizimle dalga mı geçiyorsun?
- Ee evet yarın da ağzım konuşamayacak!

Saçlarını kuruturken aklı taa nerelerde konuştu:
- Anne, ben düşünüyorum da hangi meslek olacağımı bilemiyorum. Birsürü olsam?
- Olur ne olmak istiyorsun?
- Bilimadamı, ressam, müzisyen, heykeltıraş!!
 Çağlar'a dönüp "Duydun mu nedense hiç doktor avukat polis filan yok, ne iş?" dedim gülerek.
Bunun üzerine
- Anne! Onlar normal meslekler ben değişik bir şey olmak istiyorum!

Barış ve Arda odadalar ben de mutfaktan kulak misafiri:
B: Arda! Her sayfayı okuyorsun ben hızlı hızlı resimlerine bakmak istiyorum!
A: Ama ne yapayım?! Okunacak çok şey var, kitaplar, tabelalar, işaretler heryer heryer yazı dolu! Okumayayım mı ha? Okumayayım mı? O zaman neden yazmışlar??!!
B:...

Arabada babasının sakızından çıkan manide başgöz olmak yazıyordu, biz de takıldık:
- Arda seni de başgöz edelim mi artık büyüdün?
- O nee?
- Evlendirelim yani
- Anne ben daha çocuğum çocuklar evlenmez.
- İyi de hani her şeyi sen biliyorsun, her şeyi sen en iyi yapıyorsun, hani büyüksün sen, koca adam gibi konuşuyorsun.. Demek büyüdün, evlenebilirsin.. Var mı evlenmek istediğin biri?
- Yok. O kadar büyümedim daha. Büyüyünce biri ile tanışacağım, evleneceğiz, bebek doğduracağız, sonra aile olacağız.
- Hımm bebek olmadan aile olmuyor.
- Evet
Birkaç dakika sonra:
- Anne biliyor musun?
- Neyi?
- Çin'de sadece iki bebek doğdurabiliyorlar, üçüncü bebek doğdurmak yasak!
- ???!!!


30 Ocak 2014 Perşembe

Parçalı Bulutlu Kardeşli Hayat Seyiri

Can oldu 6 aylık.
Yarı yaşında artık.
Bugün IG de bir arkadaşım Can'ın resminin altına 6 ay bence milattır yazmıştı, evet bence de..Bayağı adam oldu. Gözle görülür değişiklikler gösterdi son bir ayın içinde.
Etrafındakiler, onlarla ilişkisi, anne ile arasındaki mesafe, babaya tepkisi, gözlerini bir an olsun ayırmadığı abi ile iletişime geçme denemeleri, ilk gördüklerine karşı takındığı temkinli tavır..Fiziken kendini deneme sayısındaki gözle görülür artış.. Oldu işe,yarı adam oldu bir anda.
Ve Can'ın son bir ayda bir birey olup ortaya çıkışı ile evdeki sakin giden dengeler de alt üst oldu.
Can bebekti, anlamıyordu, arada bir ağlıyordu ,meme emiyor, uyuyordu. Anne onu yatağına bıraktığında oyalanıyordu, anne de Arda ile 10 dakika da olsa vakit geçiriyordu.
Şimdi yatağında durmayan, yemek masalarına yanaşan, yerdeki oyuncaklara sulanan, abisini dikkatle izleyen, abisi sadece konuşsa bile gülen ve tabii ki elde olmadan ilgiyi üstüne toplayan bir çocuk daha var evde.
Ben hamileyken Arda tırnak yemeye başlamıştı ufaktan. Üstüne düşmüyor, görmezden geliyorduk. Okulun da desteği ile çok çok azaldı ama bambaşka şeyler başgösterdi bir anda.
İçine içine doldurdukları anlayamadığımız şekillerde ortaya çıktılar. Benimle bir anlaşmazlığa düştüğü anda dudaklarını kemirmeye başladı mesela.. Evdeki eski yeni hiçbirşeyin değişmemesi , atılmaması için ciddi direnç göstermeye başladı.
Bütün bunların yerine, ağlasaydı mesela, kardeşine yada bize karşı bir tepki verseydi, ne bileyim ona bakmayın, onu sevmeyin vs deseydi.. Yok hiç birini demedi.. Aksine benim bir erkek kardeşim var diye böbürlendi dışarılarda. Servisten iner inmez ilk sorduğu sen Can'ı nasıl evde bırakıp indin, ya bir şey olursa oldu.
İlgilenmez gözüktü ama aralarda öptü kokladı çaktırmadan.
Doktor amca hastalanır dediği için göbeğinden yukarısını öpmemek için azami dikkat gösterdi, gösteriyor..
Ama işte ne zaman ki Can ben varım demeye başladı, ipler gerildi orada.
Anneanne- babaanne bizde iken iyice cozuttu. Olur olmaz şeylerden arızalar çıkardı, çıkarıyor. Biz yalnızken ben çok daha kolay idare edebiliyorum onu, hatta pek de keyifli vakit geçiriyoruz biraz özen ve dikkat ile. Ama başkaları varsa işler zorlaşıyor birden.
Arda özünde zor bir çocuk zaten.
Çok inatçı, asla dediğinden geri adım atmayan, iknası çok zor hatta imkansız.. Dikkatini istemediği yada ilgilenmediği bir şeye asla çekemediğin, sevdiği şeyi dibine kadar yapmak için direnen, üstüne bir de karşısındakine sevdirmek için didinen hatta zorlayan bir çocuk.
Elbet kendine özel ve çok güzel başka özellikleri de var ama şu anda konumuz iyi özellikler değil :)
Tüm bunlar kardeşten önce de bizim için zorlayıcı özellikler idi. İnat ettiği yerde kendi haline bırakıp, yaptığı davranışın olumsuz sonucu ile karşılaşmasını beklemek, kendi kendine doğru yolu bulması için sabır göstermek gerekiyordu. Hep böyle oldu.
Ama şimdi iş arıza çıkarmaya gelince, ortada da sebep olmayınca , nerden tutacağını şaşırıyor. Bir anda yemek yemeyeceğim, yada üstümdekiler pijama değil elbise diye diretmeye başlayabiliyor mesela.
İkna etmek filan söz konusu değil. Zaten ikna edilecek bir şey de yok, o bilmiyor mu üstündekilerin ne olduğunu? Biliyor tabii de işte nerden bulsun çocuğum bir anda olay çıkaracak malzemeyi? :)
Zor mizacının üstüne altı aydır birikenler geliyor. İşin içinden çıkılmaz bir hal alıyor bazen.
Şikayetim yok, bir yerden ne çıkacak diye bekliyordum zaten. Herşey bu kadar sessiz ve sakin gidemezdi..
Bol öpücük, bol kucak, bol koklaşma ve bol çok bol sabır bir noktada herşeyi çözüyor.
Ama tabii gönül istiyor ki öyle bir şey yapayım ki yüreğindeki bütün fırtınaları bir anda söndüreyim. Olmuyor tabii, bazen alevleniyor, bazen sönmeye yüz tutuyor. Dalgalı, parçalı bulutlu bir hava geziyor evin içinde nicedir.
Ben sağlamsam eğer, sinirlerim sağlamsa, fiziken iyi hissediyorsam kazasız atlatıyor, O'nu da kendimi de huzurla uykuya teslim edebiliyorum akşamları.
Ama ben yorgunsam, elim kolum, başım, yüreğim kaldırmıyorsa yemek, boya, pijama, oyuncak , kitap,-konu her neyse -o savaşı, o zaman yanımda kim varsa Can'ı devrediyorum hemen. Derin bir nefes alıp Arda'nın dolandığı semalara gitmeye çalışıyorum. Enerjimin son kırıntılarını oralarda harcıyorum. Bazen başarılı oluyorum, bazen olamıyorum, inadı ve karşı koyuşu ile başbaşa bırakıyorum onu mecburen.
Her türlü kemirgenlik hali ve değişikliğe direnç ile ilgili uzman yardımı alacağım, hemen bir iki gün içinde hem de. Çünkü bu yarıyıl tatilini bir fırsat olarak görüyorum aslen. Yanımda olması, tüm günü evde yada dışarıda bir arada geçiriyor olmak, arada ben nefessiz kalsam da ona iyi geliyor. Şu aralar atacağımız her doğru adımın, kısa sürede geri dönüşü olacakmış gibi geliyor bana..
Başka konularımız var ayrıca elimizde, içinde yaşadığı yaşattığı, ne kadar beslesek de doyuramadığımız müzik gibi, tiyatro gibi, dekor gibi kostum gibi, bir anda sökülüveren okuma yazma gibi,kağıtlara, resimlere, notalara balıklama dalıp oynamak istemediği oyuncaklar, ilgilenirken sıkılıyorum dediği başka bir sürü şey gibi.. Soyut kavramları anlamak için gösterdiği büyük çaba, bizim anlatmak için çok zorlanmamız gibi..
Böyle yazıyorum, sonra okuyunca amma karamsar bir tablo çizmişim diyorum. Öyle ağlak bağırış çağırış bir halimiz yok genelde. Benim yüreğime yük bunlar daha çok. Arada derede gördüklerim. Bir de O'nun ansızın ortaya çıkardığı arıza halleri..
Bunlar haricinde kesiyor, boyuyor, pişiriyoruz. Şarkı söylüyoruz bol bol. Scrabble oynadık bugün. Biraz Arda'ca biraz annece ama olsun:) Can çok gülüyor Arda' ya, o güldükçe bu coşuyor. Saçlarını salladıkça Can kahkahalara boğuluyor, bizimki sallabaş oluyor ortalıkta mesela..
Kitap okuduk çok çok.. Çoraptan kardanadam yaptık. Tüm bunlar olurken Can ya kucağımda , ya yerde dibimizde yada uykudaydı haliyle.
Evde babaanne ve dede var ama bir tanesi de onlarla oyalanmıyor, ikisi de benim tepemde:)
Buna da şükür, çok şükür..Gün gelecek hepsi geçeçek ve ufacık anılar olarak kalacaklar bende, bunu bilmenin rahatlığı var biraz da üzerimde.


22 Aralık 2013 Pazar

Bak sen geldiğimiz yere..

İlk çocukta anne olarak çok fazla fedakarlık yapıyor insan.
Uyumayayım uyusun, kimselere bırakmayayım hep ben bakayım, şimdi yemesem de olur, o kahveyi içmesem de olurlarla geçiyor upuzun zamanlar.
Hele de anne çalışıyorsa, o zaman vicdanı herşeye üstün geliyor. Elinde kalan parça buçuk her türlü zamanı kendine değil çocuğuna ayırıyor. Paylaştırmayı düşünmüyor bile..
Dayanabildiğin yere kadar güzel de, peki ya sonrası?
Sonrasında ben işi gücü bıraktım!
İşi bırakma nedenim yine kendime değil Arda'ya daha fazla vakit ayırmaktı belki ama evde olunca ister istemez bana kalan zamanlar da arttı. Ancak bu şekilde kendim için birşeyler yapmanın terapisinin çocuğa da iyi geldiğini anlayabildim.
Bunu çalışırken farketseydim yada şu son bir kaç ayda anladıklarımı o zaman içime sindirebilmiş olsaydım işimi bırakır mıydım bilmiyorum.
Pişman mıyım? Hayır.
O karar bana çocuğumla kocaman saatler, İyi Cüceler ile birlikte yepyeni bir yaşam ve yepyeni dostluklar, bambaşka bir hayat ve hatta Can'ı getirdi.
Gün gelir eski düzene dönmek gerekir, yeniden sabit düzende çalışan bir anne olurum, bilinmez.
Ama zaten şu anda konu da bu değil.
Şimdi İyi Cüceler'e hiç gidemeyen,etrafında anneanne,babaanne yada aileden herhangi biri olmayan, bütün haftayı iki çocuğun programına göre düzenleyen,  yine de zaman zaman sıkışan, yetişemeyen bir yerdeyim.
En en basitinden akşam üstleri Arda geliyor ve ben bir kaç dakikalığına aşağı inip onu servisten alıyorum. Öyle akşamlar oluyor ki, Can ne yatmaya, ne bırakılmaya geliyor, üstüne bir şey atıp onu da kucaklayıp aşağı inmeye çalıştığımda çığlık kıyamet ağladığı oluyor. Yağmur oluyor, kar oluyor. Oluyor işte birşeyler.. Ağlar halde yatağında bırakıp aşağı koştuğumda oluyor, karşı komşumun zilini çalıp Can'ı eline tutuşturduğum da..
Bazı sabahlar oluyor ki Arda'yı okula bırakmam gerekiyor. Sabahın soğuğunda iki çocukla çıkmak yerine Can'ı iki sefer Duygu'ya bıraktım. Uyudu teyzesinin kucağında..
Pazartesi günleri Arda piyano dersine gidiyor. Can ile önce okula gidip Arda'yı alıyoruz, sonra derse gidiyoruz, Arda'yı bekleyip ders çıkışı alıp geri dönüyoruz. İki defa araba sevmeyen Can krize girdi bu uzun tur esnasında. Sonrasında ya halama ya bize yardıma gelen teyzeye bıraktım Can'ı.
Pek de vicdan yaptığım söylenemez hani..
Hadi bu kadar planlı programlı işlere gerek yok.
Günlük düzende  mesela eve girince önce ben üstümü başımı değiştiriyorum, sonra onu alıyorum. Önce kendi kahvemi bitiriyor, sonra ona ne yapacaksam yapıyorum.
Ay uykusu geldi şimdi deyip iki çift sohbet etmeye çağıran arkadaşımı bekletmiyorum. Sırtlıyorum Can'ı, ben konuşayım, kendime geleyim de o da bugün uykusunu azıcık geç uyusun yada her nerede isem orada uyusun diyorum. Uyumuyorsa da dert etmiyorum.
Etmiyorum etmesine de bütün bunları da bilerek yapmadığımı farkettim asıl.
Geçen zamanda önceliğim çocuk/lar mutlu olsundan, hepimiz mutlu olalıma dönüşmüştü.
İki çocukla yaşam düzenimizde zaten hiçbirşey dakikası dakikasına olmuyor. Can mesela Arda bebekken olduğu gibi her akşam yıkanamıyor en basitinden :) Güne ve o ana göre şekileniyor zaman zaman yaptıklarımız ve sırası. Eğer hiç birinin düzeni bozulmasın, aman da ikisinin rutini yerli yerinde dursun dediğim anda ben normal bir insan olamıyorum artık. Çünkü herşeyi vaktinde ve tam yapabilmem için insan üstü bir çaba göstermem gerekiyor. O yüzden bazen biri bazen diğeri bekliyor sırasını, bazen de biz sıramızı bekliyoruz onları öne alıp. Ama hep biz beklemiyoruz artık orası kesin.
Arda bebekken kaç öğün atladığımı, ufacık kaçamakları bile kendime çok gördüğüm zamanları bilirim. O zaman öyle huzur buluyormuş yüreğim demek ki.
Şimdi biraz daha kendime yontuyorum sanki :) Ama ne zaman ben mutluyum, onlar da mutlu..
Can'ın komşu teyze kucağında ezildiğini, yada her akşam banyo yapamadığı için mikroplara bulandığını sanmıyorum. Nasıl ki ben Can ile ilgilenirken Arda yalnız oynamak zorunda kalıyorsa  , Can da abi derse giderken anne harici biri ile bekleyebilir. Haftada bir iki öğününü sağılmış süt ile geçirebilir ve zaman zaman anne çayını bitirsin, totosu yer görsün diye kucağa alınmadan önce biraz emzikle oyalanabilir.
Kimsenin incisi dökülmüyor, kimse örselenmiyor.
Peki ben bütün bunlara nereden geldim? İşte şuradan:


Hasbel kader kanguruda uyuya kalan çocuğu kendi keyfimden uzunca bir süre indirmedim kucağımdan. Beş sene önce olsaydı, aman akşam uykusuna yatağında geçsin, aman ışıkta uyuya kalmasın diyerek her türlü önlemi almış, zaten onun da akşam uykusuna kanguruda geçmesine izin vermemiş olurdum.
Keyfini çıkarıyorum arkadaş bu sefer, uyumasının, gülmesinin, ağlamasının ve daha da önemlisi ayakları totosuna vuran iki çocuklu anne olmanın..

21 Kasım 2013 Perşembe

Can uyurken,biraz ondan biraz bundan..

İçeride çiçek kurabiyeler pişiyor. En zorlandığım günlerden biri öğretmenler günü. Hele ki şimdi yeni bir okul ve yeni öğretmenler.. Üstelik bir tane de değil..
Çiçek kurabiyeler yaptım. Hamurdan da ayırdım, akşam Arda gelince kendi de yapsın birkaç tane diye. Onları alsın götürsün öğretmenlerine, yesinler birlikte..
Bir yandan da son günlerde delirmiş gibi çektiğim fotoğrafları bilgisayara atmaya çalışıyorum.
Cep telefonum artık fotoğraf çekme yer kalmadı diye alarm verdi :)
Bir süre önce farkettim ki Can'ın ilk doğduğu halleri bile ne kadar uzak geliyor gözüme. Saçları varmış yahu.. Şimdi baya keltoş :)
Hele dönüp resimlere bakınca ohooo dedim insan ne çabuk unutuyor.
Bundan bir sene sonra Can'ın bu ayları, Arda'nın 5 yaşı da mazi olacak. Daha çok çekmek daha çok kaydetmek lazım.
Kokularını saklayamıyorsam seslerini ve görüntülerini saklayayım o zaman diyerek, devamlı bir şeyler çekiyorum..
Arda ile doğumgünü öncesinde yaşadığımız çekişmeli haller duruluyor yavaş yavaş.
Aslında düşününce Arda'yı Can için ne kadar erteliyorsam, Can'ı da Arda için o kadar erteliyorum. Tek fark biri henüz bebek ve emzik, dönence yada tek elimle ona salladığım çıngırakla bayağı bir oyalanıyor. Yada babasının kucağında beni beklemeye çok da bir itirazı olmuyor.
Hele ki son günlerde arka arkaya gelen veli görüşmesi, Arda'yı okula bırakmam gereken sabahlar derken, Can bir sabahını komşu teyzede, bir sabahını eve yardıma gelen ablanın kucağında geçirerek, annesini bol bol abisiyle paylaşıyor.
Geçen postta da aynı noktaya varmıştım sanırım. Onlara değil bana dert oluyor daha çok bu durumlar.
Ama ilk başlardaki kadar kötü hissetmiyorum. İkisi de birbirini bekleyecek, başka çaresi yok. Birini diğeri için çokça ihmal etmediğim sürece ve anne de bir tane olduğuna göre anneyi paylaşacaklar..
Ve 3 ayın sonunda beynim ancak dış dünyaya açılmaya başladı.
Çocuklar ve evden başka şeyleri de düşünebilir hale geldiğimi farkediyorum yavaş yavaş. Tabii ki bu hisle birlikte yapmak istediklerime zaman bulmaya çalışan bir his de çörekleniyor içime. Öyle büyük şeyler, işe gideyim filan değil ha istediklerim, kitaplar, bir kaç boyama filan.. Boyama da bildiğin boyama, Arda'nın boyamalarına daldım bu ara:)) Ver elime boyama kitabı boyayayım:) 
Can'ın uyumasından istifade daldan dala atladığım bir yazı oldu bu da..
Bunlar da girizahdaki kurabiyeler :)

12 Kasım 2013 Salı

Artık 5 yaşında! Yok yok daha sadece 5 yaşında!

Arda geçen hafta 5 yaşını doldurdu.
Bir yanım ne çabuk 5 yaşında oldu derken, diğer yanım daha sadece 5 diyor... Ve o daha sadece 5 diyen yanımla öbür yanım bu sıralar sürekli dalaşıyor..
Bazen 5 yaşındaki bir çocuktan çok fazla şey beklediğimi düşünüyorum. Zaman zaman da tam tersini..
Sorumluluk almaktan çok uzak ama pek çok şeyi de bizsiz ve yardımsız kotarıyor. Yeter ki peşinde hadi'leyen biri olsun :(
Ama evdeki minnakla ve onun getirdiği yeni düzenle başa çıkabilmesi için (çok yol almış olmasına rağmen ) hala yardımımıza ihtiyacı var. Peki benim her kaos anında O'na yardım edebilecek sabrım ve gücüm var mı? 
Dün Arda, Can ve ben yalnızdık..
Arda midesini üşütmüş, her yediğini beklenmedik anlarda evin çeşitli köşelerine geri bırakıyordu. Can kısa sabah uykusundan uyanmış, dik tut beni ey kadın, yatarken hiç birşey göremiyorum naraları atıyordu. Ben ise Can'ın dikelek geçirmek istediği şu saatlerde Arda kusmasın diye dua etmekle meşguldüm..
Sonunda öğlene doğru Arda'nın midesi duruldu, Can uyudu.. Arda kendisini iyi hissetmenin mutluluğu ve hiç beklemediği evde geçireceği bir günün sevinci ile melek moduna girdi. Uzun uzun oynadık, konuştuk, yemek yaptık, yedik, odasını biraz topladık. Arada uyanan Can ile ilgilendik ve kendi işimize devam ettik.
Ohh gün  hiç de korktuğum gibi geçmiyor derken bir an geldi, canı sıkıldı. Hiç birşeyle ilgilenmek istemedi, tv ve ipadden medet umdu ama ben saat kurdum ve bu oyalamacalar da bitti.
Yapmak için aklına gelen her şeyi ya benimle yapmak yada hiç yapmamak istedi. Normalde kendi başına hallettiği el yıkama gibi basit şeyler için bile anneeeeee diye seslenmeye başladı. Bu arada sabahtan beri, tüm enerjimi ve zamanımı O'na ayırmış olduğumun tabii ki farkında değildi. Ve ortam gerilmeye başladı.
Saat 5 'i bulmuştu.
Yorgundum, başım belim bacaklarım hepsi birden ağrıyordu. Can akşamüstü uykusuna geçmek için kucağımda kıvrılıyordu. Arda olur olmaz herşeyde aaannnnneeeeeeee nidaları ile beni çağırıyordu. Son gücümü topladım ve Arda'cım bana 10 dakika izin ver, Can'ı uyutayım yanına geleyim. Bu arada da lütfen bağırma ki çabuk uyusun dedim.
Daha cümlemi bitrmemim üzerinden iki dakika geçmedi ki Arda elinde plastik bir kılıçla odaya daldı ve kocaman bir gümbürtü kopardı!!
Can'ı yatağına attığım gibi soluğu bunun peşinden odasında aldım. Çok lazımmış gibi upuzun bir konuşma yaptım. O yatağının üzerinde kızgın kızgın bana bakarken de çıktım gidip Can'ı uyuttum..
Ne oldu peki? Birşey anladı mı? O kocaman konuşmadan aklında kalan benim ateş saçan gözlerimden başkası değil eminim..
Ben ise bütün akşam içime çöreklenen kötü his ile kalakaldım.
Bu akşam da benzer başka bir mizansen yaşandı.
Arda, tepemde Can varken benimle oynadığı oyundan zevk alamayınca Kapla'ları döktü ortaya. Ama kızgın tabii benimle oynayamadığı için. Bu arada Kapla'dan yapmaya çalıştığı şey de habire yıkılıyor. Bir anda sinirlendi, oynamıyorum babam gelsin o yapsın dedi. Terslik bu ya o anda baba aradı ve geç geleceğini söyledi. İşte orada ipler koptu.
Anne meşgul, baba geç gelecek ve Kapla'lar yıkılıyor!!...
Ne desem olmuyor...
Kapla'lara devam etmeyi asla istemiyor. Bir kere babam yapsın dedi ölse dönmez.. Binbir çeşit oyun söylüyorum, birlikte yapabileceklerimizi sayıyorum, seçenekler sunuyorum olmuyor olmuyor..
Sonunda benim de sabrım tükendi sen nasıl istersen öyle yap dedim gittim ama içimden geçen 'ne halin varsa gör'e daha yakın bir his.
Söylenmesi ve herşeye çemkirmesi yemek masasından kalkana kadar bitmedi. Bu arada ben bittim, sesim bir normale dönüp bir yükseldi. Biraz atıştık, biraz seviştik derken ben Can'ı rüyalar alemine göndermeyi başarınca ortalık biraz duruldu. Kitap okuduk uyudu..
Derdi Can değil, ben de değilim..
Derdi, hiçbirimizin çözemediği ve belki de zamanla kendiliğinden çözülecek olan, kısıtlı ve çok değerli zamanını Can ile paylaşmak zorunda kalması..
Her ne olursa olsun kardeşine bakışlarındaki sevgi hiç değişmiyor, hiç kin tutmuyor ya ve hep unutuyor, aynı sevecenlikle başa sarıyor ya, öyle zamanlarda işte artık 5 yaşında ile daha henüz 5 yaşında yanım birbirini yiyor..
Anneliğin bu yanı da ayrı zormuş..
O hatırlamayacak, kendimden biliyorum..
Ama ben içimin cız ettiği bu çekişmeleri hep hatırlayacağım, onu da annemden biliyorum..


18 Eylül 2013 Çarşamba

Değişiklik iyidir, vedalar ise hüzünlü..

Arda geçen Cuma günü üç senedir,yaz kış,tatiller haricinde devam ettiği okuluna veda etti.
22 aylıkken, daha poposu bezli, dili yarım yamalak dönerken, onu kucaklayıp üç koca sene boyunca bakan, kollayan, büyüten, öğreten öğretmeninden ve aynı sınıfı paylaştığı arkadaşlarından "Sizi ziyarete geleceğim" diyerek ayrıldı.
Ayrılırken bence yaşayacağı değişimin çok farkında değildi. Kardeşim doğdu, ben abi oldum, abi okuluna gideceğim motivasyonu ile biliyordu yeni bir okula başlayacağını.
Onu motive eden de biz değildik. Nasıl olmuşsa olmuş, kendine okul değişimine sebep olarak böyle bir gerekçe bulmuş ve içten içe hazırlanmıştı. Okul değişikliğini kafasında kardeşinin doğmasına bağlamıştı. Biz de bu duruma hiç ses etmedik.
Aynı dönemde hayatında iki büyük değişiklik olacaktı. Eve bebek gelecek, O da çok iyi bildiği, evinin rahatındaki okulundan ayrılıp, daha büyük, daha kalabalık bir okula gidecekti. Ayrı ayrı hamlelerde deneseydi belki bu büyük değişimlerle başedemezdi, kafasında bağlayıvermişti.
Cuma günkü ayrılık beni eskilere götürdü. O'nu miniminnacık haliyle teslim edişim, günde binbeşyüz defa okulu arayışım..
Üç sene boyunca okuldan cevap alamadığım tek bir konu olmadı. En ufak bir pürüzde, benim kafamı kurcalayan her detayda Arda'nın sevgili Dilek öğretmeni ve okul yönetimi benimle birlikte çözüme dahil oldu, iletişimi hiç koparmadı. Yeri geldi onlar  bizi uyardı, yeri geldi biz onlara öneri götürdük.
Üç sene az değil.. Bir an geldi artık okul müdürü ve öğretmenler arkadaşım, kardeşim olmuştu. Arda' nın okulu zaman zaman çok sıkıldığımda sohbet etmeye uğradığım bir yer bile oldu benim için.
O kadar girip çıkmama rağmen iç işlerine hiç karışmadım. Sınıflara dalmadım. Oğlum hakkında konuşacağım zaman haber verip gittim. Öğretmeninin ve okulun çizdiği sınırlara hep uydum.
Arda benim okulun içinde hangi odadan çıkacağımı bildi, beni sınıfına yemekhanesine bahçesine beklemedi. Onlar da hem Arda' nın annesi hem de arkadaş olarak hep dinlediler beni. İçimi rahatlatmadılar, pışpışlamadılar. Konu çocuk olunca iyiyi de kötüyü de paylaştılar.
Hal böyle olunca gözüm kapalı oğlumu teslim ettiğim bu yerden ayrılmak belki Arda'dan çok bana koydu.
Üç senenin sonunda onlara emanet ettiğim minik çocuğu büyümüş, dillenmiş, hakkını hukukunu savunur duruma gelmiş, kalabalıkta kendini ifade edebilen, merakları olan, onların peşinde koşan ve hayır diyebilen  bir çocuk olarak geri aldım.
Ne harfleri ne sayıları bilmesi önemli..
Her daim her yerde öğrenebileceklerinin yanında, küçükken öğrendi mi yanına kar kalacaklar daha önemli. Özgüven gibi, mutlu hissetmek gibi, dünyaya güvenmek gibi..
Sevgili Kırmızı Elmam Anaokulu Ailesi,
Bana oğlumu tüm bu saydıklarımı ona kazandırmış olarak teslim ettiğiniz için, sevginizi, özeninizi esirgemediğiniz için, giderken bile karşılaşacağımız her türlü zorlukta bize destek olacağınızı ısrarla söylediğiniz için ve üç senedir ailemizin bir parçası olduğunuz için teşekkür ederim.
Bundan sonra ben Arda için değil, sizleri ve sohbetinizi özlediğim için kapınızı çalacağım.
Belki gün gelecek arkadan gelen küçük sıpamı da bahçenize salacağım..
Arda' ya gelince;
Üç günden beri kendine ve dünyaya olan güvenini sınıyor, çok da başarılı bir sınav veriyor. Kocaman bir okulda, yepyeni öğretmenler ve arkadaşlarla birlikte, yeni bir dünyaya adapte olmaya çalışıyor. Henüz çok motive, çok mutlu gelip gidiyor.. Günler ne getirecek göreceğiz..
Ben ise içim pır pır onu evde bekliyorum. Aklımda milyon soru ile..
O eski okulunun çatısı altındayken nasıl rahat olduğumu, huzurlu oturduğumu farkediyorum. Ve sabırla aynı huzuru hissedeceğim günleri bekliyorum..
Değişimler hem gerekli, hem güzel hem de zor.
Yepyeni deneyimlere yelken açan bütün çocuklarımıza, annelere,babalara kolay gelsin.. Çocuklarımızın yüzünün hep güldüğü, çok mutlu oldukları bir sene olsun..
Gerisi nasılsa hallolur..



8 Haziran 2012 Cuma

Üç buçuğu devirirken sarsılan sınırlar

Üç yaş doğumgününden itibaren adım adım geliyorum diyen isyankarlık halleri görüp gördüğümüz en üst düzeye ulaştı son haftalarda.
Bu o 2,5 yaş krizleri gibi de değil, elinde hep bir karşı argüman var. Mantık çerçevesinde yıkıyor gelen önermeleri. Üstelik öyle bağırış çağırış da değil, gidip düşünüyor, kafa yoruyor üzerinde ve o zaman şöyle yapalım diyerek başka bir çözüm yolu ile geri geliyor.
Bağırış çağırış da olmuyor değil ama genelde bağıran biz değiliz, cücenin kendisi.. Sinirleniyormuş! Böyle diyor.  Şimdiye kadar duygularını ifade edebilen bir insan olması için çok çaba gösterdik. Sevindiğini, üzüldüğünü, korktuğunu çok güzel anlatıyor bin şükür ama aynı şekilde sinirleniyor da işte :) Şimdi sinirlerine hakim olmasını öğretmek gerekiyor.
Sanki şu aralar bugüne kadar kayıtsız şartsız uyduğu kuralların daha çok farkına varıp onları yıkma çabası içinde. Uykuya gitme, yemekte pazarlık, kendisine dur yada hayır dendiğinde duymamazlığa gelip aynen devam etmek..Sadece bir kaçı..
Bizimle bir güç savaşı içinde. Sanki biz devamlı onu engelliyoruz da, onun da buna isyanı varmış gibi ruh hallerinde.
"Hayır" ve "Ama ben böyle olmasını istiyorum!" en çok duyduğumuz cümleler.
Son 6 ayda anne - baba olarak çok şey öğrendik. Mesela:
Pazarlık yapmayacaksın. Sen pazarlık yaparsan o da yapar! Üstelik eli senden daha güçlü olur..
Kendi karar verebileceği şeylerde ona karar verme özgürlüğü tanımak bir yere kadar işe yarıyor. Ancak bir noktada kendini senin adına da karar mercii sanıyor ki orada dur demek gerekiyor. Dur demek yetmiyor bir de sağlam durmak gerekiyor. Biz bir iki kere yıkıldık ki sonuçları hoş olmadı , neyse ki çabuk toparladık. Ama halen arada sarsılıyoruz.
Blöf yapmayacaksın. Bir kez daha xxx ' e bağırırsan odana gidersin deyip , bağırdığında odasına göndermeyi unutmayacaksın mesela :)
Saat sınırları işe yarıyor. 15 dk sonra oyun bitiyor deyip, 15 dk sonra bitirmek ilk bir kaç krizden sonra işe yarayan bir çözüm.
Fikrini almak ama bunun onun söylediği olacak anlamına gelmediğini öğretmek örneğin. Bize zor gelen şeylerden biri. Ama ben böyle söylemiştim, ben size bunu böyle demiştim diye gelen itirazlarda ama biz böyle olmasına karar verdik diyerek, belki kısa bir açıklamaya yaparak konuyu kapatmak zor ve bir o kadar da gerekliymiş meğerse..
Bir başka nokta konulması gereken konu da açıklamaların uzunluğu.. Detay sorular, nedenler, niçinler, her bir sorunun bir diğerinin kapısını açması.. Anlayamayacağı noktaya geldiğinde bunu biraz daha büyüdüğünde anlayacaksın demeyi ancak bize önerildiğinde öğrendik. İşliyor mu derseniz, evet hiç yoktan iyidir..
Her istediğini yapmak, almak, istediği yere gitmek, hani hep koymaya çalıştığımız o sınırlar..
Onları şimdi zangır zangır titretmekle meşgul. Ama ben böyle olmasını istiyorum! ve ardından mantık çerçevesinde çözümler getirmesi.. Önce şuraya gidelim sonra dönüp böyle yapalım o zaman gibi sonu gelmeyen öneriler..Açıklamanın zaman zaman yetersiz kaldığı durumlar bunlar. Burada da bazen çok açıklama yapmak kaosa neden oluyor. Ağlamasına göz yummak. İleriki bir tarihte yapabileceğimiz şekilde söz vermek ve yerine getirmek, yapabildiğimiz çözümler..
Aaa sen bunları yeni mi öğrendin derseniz , valla yeni öğrendim :)  Bilsem de uygulamaya gerek olmamış. Söz dinleyen, açıklayınca kabul eden, çok inatçı ama inadına yine de hakim olabildiğim bir çocuk vardı elimde düne kadar.
Böyle maddeleyince çok despot davranıyormuşuz gibi oldu ama öyle değil.. Benim sesim son haftalarda eskiye göre çok daha fazla yükseliyor , kabul ediyorum. Ama öte yandan,bunları uygulamaya çalıştığımız zamanlarda Arda da daha mutlu sanki. Düşününce deli dana gibi her aklına eseni anında yapmak ve elde etmeye çalışmak ne zor..
Öncelikleri belirlemeyi öğrenmek, oto kontrolü sağlamak kolay öğrenilen meziyetler değil. Hangi birimiz her zaman kontrollüyüz ve önceliklerimizi doğru belirliyoruz? Ben değil mesela..
O büyüyor, büyürken de normal olarak zorlanıyor ama ben bu aralar çok daha fazla zorlanıyorum ondan. Ona tüm bunları öğretmeden önce , kendim öğrenmem gerekiyor, kendi kontrolümü sağlamam gerekiyor.. Hiç de kolay olmuyor..
Diğer yandan da kocaman bir çocuk şimdi. Çoğu zaman bize ihtiyaç duymadan kendi işini kendi gören. Anlatan, anlayan, merak eden bir çocuk..
Dün dükkana bir minnoş geldi. Bir yaşında bir tombalak.. Birsürü kapkara saçı var ve pek geveze bir çenesi :) Arda' nın o yaşlarını hatırlattı bir anda..Peltek peltek dilini döndürmeye çalışması, kendince çok önemli şeyler anlatması dıgıl dıgıl..
İşte o anlattıkları gün gelip de kelime olunca, bir de olmadık zamanlarda seni ters köşeye yatırınca, asıl oyun ve eğlence o zaman başlıyor.

29 Nisan 2012 Pazar

Gösteri Zamanı

Biraz geniş alan bulduğunda gösteri başlıyor.
Önce birşeylerin arkasına saklanıyor. Gösterinin başlaması için kocaman bir alkış istiyor, sonrası uydurmaca. Bazen şarkı, bazen kendince dans, bazen kocaman ayı yada minicik farecik..
Alanın genişliği ne kadar büyükse kendini oyunda kaybetme olasılığı o kadar fazla.. Bir de seyirci sayısı önemli tabii..
İki hafta önce Bümed' teki şenlikte sahneyi boş bulunca şapşal şapalak dans etmişti uzunca orada..Sahneden aşağı bakmak mı hoşuna giden, işin adının gösteri olması mı, kendini gösterme çabası mı bilinmez.. Ama bu aralar her yer sahne, her oyun gösteri..
Dün de benzer şekilde Özgürlük Parkı' ndaki konserde, isterse ortadaki alanda dansedebileceğini söylememle koltuklardan aşağı attı kendini.. Oysa ki geçen yaz bu çocuk, dansın çocukları coşturduğu nice mecrada seyirci olmayı yeğlemişti.
Ne fotoğraf ne video hiç bir şey yok elimizde, çekemedik, oysa kendini seyrettiğinde de bir o kadar mutlu oluyor nedense..Gürol' un çektiklerini alabilirsek eğer, ben asıl onları seyrederken O' nun yüz ifadesini kayda almak istiyorum..
Bazen kapalı televizyon ekranında , bulursa aynada, hiç bir şey bulamazsa bizim gözlük camlarımızda binbir mimik ve hareket deniyor.. Ne var ki pek bir kazma laf aramızda. Mimikler iyi ama büyük hareketlerde pek fena :) 



5 Ocak 2012 Perşembe

Hay Bin Ördek!!

Bu yılın henüz at, koyun, sinek her ne ise adı konmamış yeni grip virüsünü eve misafir ettik, hem de yılbaşı yemeğine..
Ben kendisine Ördek Gribi diyorum, çünkü yayılmış, halsiz, paytak bir yürüyüş ve devamlı burun çekmekten yukarı kıvrılmış bir ördek ağzı geldi yerleşti evin erkeklerine..
3 günün sonunda şimdiye kadar ki her hastalıkta olduğu gibi normale döneceğimizi sanarken -  yani ateş düşecek ve baygın gözler açılacak, sümükler ve öksürük baki kalacak derken - ateş kendisini 37, 5 ' a sabitledi ve gözlerdeki o baygınlık geçemedi bir türlü..
Dün burnundan aldıkları örnekle tamam dediler influenza A bu..
Eee ne peki?
Grip işte..
Gerçek grip, hani öyle soğuk algınlığı, bilinmedik bakteri mikrop birşey değil, bildiğin grip..
Kaldırmıyor ayağa..
Ne oğlanı , ne babasını..
İlacı filan da yok,, Bol sıvı, çok öksürürse yada burun pek fena tıkanırsa bildiğimiz çözüm önerileri..
İçimi huzursuz eden cümleler ise:
'Nasıl seyrettiğini bilmiyoruz bu sene. Geçen seneki hafifti. Bu sene önümüze gelen çok ağır iki vakaya Tamiflu verdik ama hafif gidiyor gibi genelde. Olur da ishal, yüksek ateş, çok halsizlik, kusma vs olursa bizi haberdar edin. Ama olmazsa da haberdar edin ki nasıl seyrettiğini bilelim'
Peki ederiz dedik çıktık.
Bizden öğrenecekler öldürüyor mu güldürüyor mu diye..
Evdeyiz..
Gözleri az daha açık bugün.. Biraz daha çok ayakta, en azından oyun oynayabilecek kadar enerjisi var..
Pis bir öksürük, su gibi, şeffaf akan bir burun..Ateş hala 37 ile 37,5 arası gidip gelmekte..Ne aşağı iniyor ne de yukarı çıkıyor..
Herşeyden öte, ne var ne de yok diyebileceğimiz şu ateş sıkıyor canımı.
Bu sabah 5. gün bitti, Hülya Hanımdan öğrendiğimiz parmak hesabıyla..
Evin her yanında tuvalet kağıtları, ıhlamur bardakları..
Dolapta habire balı süzülen bir siyah turp..
Neyse dünkü açıkhava turunu kısa kesmek isteyen şu aşağıdaki bakışlardan sonra, bugün en azından gıdıklamaca oynayacak neşesi var ya buna da şükür..Bir de düne nazaran öksürükle 5 dakikada bir delinmeyen öğle uykusu.. En azından..
Çağlar' ın gidişattan anladığımız, halsizlik, ateş, eklem ağrısı, arada üşüme ve birkaç gün sonrasında eklenen burun akıntısı ve öksürükle seyrediyor bu meret. Öyle üç günde de terketmiyor geldiği yeri..Bir de fena ve hızlı bulaşıyor aman dikkat..
Nasıl seyrederse seyretsin de bir an önce gitsin,,
Daha ben hasta olucam sıramı bekliyorum, değil mi ama?




28 Aralık 2011 Çarşamba

Palyaço

Keşke boyamasalar yüzlerini çocukların, içinde ne olduğu belli olmayan boyalarla..
Peki bu kadar mı sevinir insan suratı boyandı diye?
Kendimden pay biçince, huylanırdım heralde yüzüme gözüme birşeyler sürseler, ıslak ıslak, soğuk soğuk..
Ben bir an önce yüzünü yıkama telaşındaydım, kendisi ise aynaya bir daha bakma telaşında..
 Biliyorum silme diyecek..
Fotoğrafını çekelim de öyle silelim deyince ikna oldu yüzünü yıkamaya..
Ve tahmin ettiğim gibi kızardı yanakları ve burnunun ucu bir süre :(



25 Aralık 2011 Pazar

Bir Saftirik Oğlan

Kızların cingöz mü cingöz, oğlanların ise çok daha saf ve düz, oldukları gibi olduklarına bir kere daha kani oldum..
Saftiriklik konusunda ise başı kendi oğlum çekmekte.
Bugün bir doğumgünündeydik. 
Anneler ve çocuklar buluşması tadında..
Doğumgünü çocuğu dahil, üç adet 6 yaş civarı, ve bir tane de 1,5 yaşında kız çocuğu ile bir adet 6 , bir adet 3, bir adet de 2 yaşında üç erkek çocuğunu bir araya getiriseniz ne olur? Erkeklerin esamesi okunmaz ama kızlar güne damgasını vurur..
Oynanan bütün oyunlarda, oyunu yöneten, hatta oyuna dahil erkek çocuklarını da yöneten, en çok sesi çıkan, kazanan, kazanamayınca acısını bir şekilde çıkaran ve tüm bunlar olurken kendi aralarında kıyasıya bir rekabete giren cingöz ötesi cimcimeleri izledik bugün. 
Oyunun devamı yada bozulması tamamen  onların arasındaki iç çekişmeye bağlıydı ve şaşkın erkeklerimizin bunu anlama olasılığı yoktu :)) 
Onlar hımm oyun bitti deyip, kendi oyunlarına daldılar, biraz sonra aa yeniden başlamış deyip devam ettiler :)
Şimdi ben anladım ki kızlar, her olayı binbeşyüz yönden görebilme yetisi ile dünyaya geliyorlar. Daha minicikken bile ikili, üçlü ve hatta çoklu ilişkilerde karşılarıdakinin ciğerini okuyup, olayı kendi istedikleri istikamette götürmek için binbir cinlik yapabiliyorlar. Öyle zekice, ortamı öyle iyi tartıp yapıyorlar ki bunu koskaca bir kadın olarak ben dışarıdan bakarken hem nasıl düşündüklerini sezebiliyor hem de yürüttükleri politikaya şaşırıp kalıyorum. 
Altıncı hislerinin gelişmiş olması için büyümelerine gerek yok yani..
Ve bir yandan da düşünüyorum biz de mi böyleydik küçükken, yoksa hala böyleyiz de farkında mı değiliz?
İç seslerimiz erkeklere oranla çok daha kuvvetli, insanlar arasındaki gelgitleri elektriklenmeleri bir erkeğe göre çok daha rahat sezer kadınlar. Kendi aralarındaki rekabet hem var hem yoktur.. Sanki sadece yaşımız büyük olduğu için kendimizi baskılayabiliyor, akıllı edepli uslu davranış nasıl olur onu biliyoruz gibi geliyor bana düşündükçe.. Ama içerideki o içses durmadan konuşmuyor mu bizimle?
Bir seferinde bir cafede, Arda ile aynı yaşlarda bir kız çocuğu Arda' yı her türlü işe koştuğu ve kurallarını tamamen kendisinin koyduğu bir evcilik oyunu kurmuştu. Arda' nın olayın vehametini anlayıp, ama hiç benim dediğim olmuyor bu oyunda demesi epeeey vakit almıştı.
Bir seferinde de Arda' nın ortamdaki oyuncağı elde etmek istediğini sezen cinfikirli bir hatun, oyuncağı bir alıp bir bırakarak bayağı dalga geçmişti bizim cüceyle.. Oyuncağa ulaşması için ciddi plan kurması gerekti sıpanın ama bunu akıl ettiğinde de vakit oldukça ilerlemişti :)
Demem o ki, bugün bir sürü anne miniklerin hem eğlenmelerini , hem de zaman zaman çekişmelerini izlerken, yaklaşık olarak hep aynı sonuca vardık: bu cimcimeler çok cin çok!!




Ortamın küçüğü olarak en çok eğlenenlerden biri Arda oldu sanırım. Ne kışt diyeni vardı, ne de çekeleyeni, aksine yediği önünde yemediği ardında, binbir oyuncağın ve oyunun içinde çok keyifli bir gün geçirdi. 
Gün içinde kendisini pek görmedim ama eve dönüş yolunda bütüün oyunları öğrendim bir bir..
Şapka kapmaca sanırım favori oyunmuş, lak lak ederken benim gibi içerideki cümbüşü kaçıran annelere duyurulur :)



Yemek yemek yemek..

Yemek yemek gündemim olan bir konu değil..
Az yemek yenir bizim evde..
Hani şöyle yiyeceği yemeği hayal eden, canı birşeyler isteyen, onu önünde bulunca iştahla yiyen, yanındakilerin de iştahını kabartan insanlara özenirim bazen..
Yediğim porsiyonlar zaten küçük, sık sık acıkıyorum ama oturup tıka basa yemek yemek benim becerebildiğim birşey değil..
Koca kişisi haliyle benden fazla yer ama hemcinslerine oranla pek zayıftır yemek konusunda.. Uzunca bir süre bizim evde akşam yemeği yenmedi bir dönem, mesela..
Az yiyerek sağlıklı mı besleniyorum(z)? Hayır! Aksine abur cubur, tatlı, çikolata katsayım çok yüksek..
Kocanın da kuruyemiş, cips alanında uzmanlığı var..
Arda' dan sonra yemek düzenimiz ve alışkanlığımız değişti tabii bir nebze, en azından masa kuruluyor, akşam yemeklerinde birlikte oturuyoruz. Acıkmasak da, az yesek de göstermelik yapıyoruz işte birşeyler.
Tabii bazen bizim de canımız hadi şunu pişirelim diyor ama, az işte az..
Yemek yemek Arda için de gündemim olmadı hiç. Çünkü kendisi bizim aksimize oburgillerden (di).. Ağzına verilene hiç hayır demeyen, her gördüğünün tadına bakmak isteyen bir çocuk olarak büyüdü. Benden fazlasını yediği dönemler oldu. Hatta bir dönem onun bu damak tadına düşkünlüğü beni korkuttu. Yaşına uygun olmasa da, her gördüğünü mutlaka denemek istemesi , bizim eve giren yiyeceklere kısıtlamalar gelmesine neden oldu. Yaşından sonra ise normal olarak porsiyonları küçüldü, iştahı azaldı. Yine de yemek yemek konuştuğumuz bir konu değildi. Acıktığında yiyordu..
Şimdi ise bu bilmediğimiz bir konuda çok fena tökezliyoruz.
Okulda sorun yok, önüne ne gelirse yiyor.
Ama eve gelince işler değişiyor.
En sevdiği yemek pilavmış mesela ve her akşam yemeğinde pilav olacakmış. Pilav yoksa yemeyeceğim'ler başlıyor. Tamam yeme demek çözüm değil, sabrımızı deniyor, ama anne ben bu yemeği sevmem, neden pilav yok, neden pişirmedin vs vs vs..
Buna paralel bir 'tatlı bir şey istiyorum' talebi var ki, şu ana kadar acaba şekeri mi düşüyor neden devamlı tatlı bir şey istiyor sorularımı doktor kontrolü ile def ettiğimden, biliyorum ki tatlı bir şey istiyorumun açıklaması: Acıktım ama sunduğun yemekleri yemeyeceğim, benim istediğim yemek olmalı!!
Diyorum ya yemek konusunda çok antremansızım. Peşinden koşmak yada alternatif sunmak, yada ne bileyim konuyu dağıtıp çaktırmadan yemesini sağlamak filan zor geliyor, yapamıyorum.
Yeme diyorum genelde..
Ya bir iki kaşık alıp iniyor masadan, yada inada bindirip neden o yemek yok bu yemek yok polemiğine giriyor benimle..
Nitekim bu akşam da, üstelik sevdiği bir yemek olduğu halde, pilav krizi çıktı. Kriz dediysem bir kaç pazarlık ve nedenli sorular. Bunun sebebi aslında buzdolabında 'gördüğünü sandığı' zararlı neşriyat, ki yanlış gördü üstelik..
Yemek yemiyorsan, bu akşam başka yiyecek bir şey yok dedik ama kendisi şu yaşa kadar bu cümleden bir haber olduğundan, pek idrak edemedi sanırım. Sofra kalktı ve beklediğim üzere onuncu dakikada anne bana tatlı bir şey ver dedi. Yemeğini yemediğin için başka yiyecek bir şey veremeyeceğimi söylemiştim dedim, o anda anladı durumun vehametini.. Binbir pazarlık, biraz gözyaşı.. Kabullendi ve gitti..Gece yatarken gurulduyordu resmen..
Fena hissettim kendimi ama gel gör ki sabaha aç kalktığı için, sorunsuz sayılabilecek bir kahvaltı saati geçirdik..
Yine de keşke aç yatmasaydı...


19 Aralık 2011 Pazartesi

Barıştık

Bir heyecan, bir koşturmaca ve bilinmeyenlerin getirdiği hafif bir gerginlikle karışık kalp çarpıntısı var bugünlerde evimizde..
Akşamları ucu hayallere açılan hararetli konuşmalarımızın sonu gelmiyor..
Arda her zaman gördüğünden ve duyduğundan fazlasını hisseder, sanırım tüm çocuklar da böyledir..
Onun topladığı hislerini kocaman kabına doldurduğunu düşünürüm bazen. İçlerinden sevmediklerini ilerleyen bir zamanda ayıklamak ve atmak üzere..
Yorumsuz kaldığı her konuda, cevap vermediği sorularda içeride bir evirip çeviriyordur durumu.. Bir süre, bazen bir kaç gün sonra ya yorumu dile gelir yada süzüp ulaştığı sonucu açıklar birdenbire..
Ama iki hafta önce hiç yapmadığı bir şey yaptı, durduk yere ama gerçekten durduk yere ağladı.
Aynı gün içinde bir tanesi uydurma bir sebep göstererek olmak üzere, bir kaç defa, sebepsiz ve apansız..
Şaşırdım (k), arkadaşlarımız şahittir ki ilk anda anlamadık ama aynı günün akşamı açıklaması kendi ağzından geldi:
 ' Anne hani ben çok ağladım ya bugün, siz hep konuşuyorsunuz, benimle ilgilenmiyorsunuz , öyle diye ağladım!'
Onunla ilgilenmemek? Mümkün mü bu?
Her sorusuna cevap vermek, davet ettiği oyunlara iştirak ediyor olmak, sohbet etmek.. Bunların hiç biri ilgilenmek olarak algılanmamıştı demekki. Günlük temel ihtiyaçlarını tabii ki saymıyorum.
Oyunlara iştirak ediyoruz tabii ama kafamız orda mı?
Ona cevap verirken aklımız uçuş uçuş başka yerlerde değil mi?
İsteklerini yerine getirirken aynı zamanda binbir türlü tilkiyi dilimizde ve kafamızda dolaştırmıyor muyuz?
Evet bunların hepsini yaptık ve o küçücük haliyle buna içerlemiş, bir de sonra toparlamış ve açıklama getirmişti..
İstediğimiz kadar anlatalım, paylaşalım, sarılalım, öpelim, mıncıralım, oynayalım o içeride az biraz hızlı atan kalbimizi hissediyor işte..
Yaptığı açıklamadan sonra özür diledik kendisinden. Zaman zaman anne babaların konuşması gereken yada ilgilenmesi gereken bazı konular olabilir ama bundan sonra bu konuşmaları onun oyun saatinde yapmayacağımızı söyledik, bize sabrettiği için de teşekkür ettik.
O günden bugüne elimizden geldiğince ona ait zamanlardan kendimize çalmadık..Bizim heyecanımızı kafasında somutlaştırması için gereken malzemeleri sağlamaya çalıştık..
Ve sanırım barıştık ..  :)
Bu ay Meraklı Minik' in girdiği her evde yapıldığı gibi bizde de geyikli kurabiyeler yapıldı ama yenmedi..


20 Mayıs 2011 Cuma

Börtü Böcek

Hızlı karar verip hareket etmek gerekti bir anda.
Dün sabah hazırladık çantaları,babaanneye ve civcivlere gidiyoruz dedik.
Civciv kısmı pek oturmadı farkettik ama babaanne özlenmiş belli, baktık açmş kapıyı gidiyor sıpa.

Bol trafikli bol yağmurlu bir yolculuktan sonra vardığımız yer, Çağlar' ın çok özlediği, Arda' nın ilk defa gördüğü yerdi..



Hava Çağlar'ın bahçede ateş yakmasına, Arda' nın pencereyi kapı olarak kullanıp devamlı içeri girip çıkmasına saat 11 e kadar izin verdi. Gece başlayan yağmur hala yağıyor..
Sabah gözünü açıp bahçeye çıkmak istiyorum ben diyen kuzuya yağmuru gösterdik. ' Boşver yağsın' dedi :) Giydi yağmurluğunu paçalarını ıslaya ıslata bir gezindi yağmurda, sanırım yağmurla ilk gerçek tanışmasıydı..
Arda temiz havanın sarhoşluğunda uzun öğle uykusunda şimdi.
Yarın gerçek inekler ve gerçek koyunlarla randevumuz var, hava elverirse..
Biranda, Özge duyun sesimi!
Börtü böceğe gelemiyoruz biz bu hafta (bu hızlı plan değişikliği nedeni ile ) ama sizin için de karışıyoruz börtü böceğe, getirelim mi?





LinkWithin

Related Posts with Thumbnails