Ev Hali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ev Hali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2015 Perşembe

Yavaşlığa geçiş de sancılı olabilirmiş meğer..

Son günlerde burada yaşamaya başladığımızdan beri adım adım yavaşlığa alışma sürecimiz ve bu döngünün içinde kalmak yada döngüyü kırmak konuları  kafamda uçusup duruyor.
Geçtiğimiz hafta Çağlar Londra' ya gitti işi için.. Ve döndüğünde her yer çok kalabalıktı, herkes koşuyordu dedi. Oysa ki iki sene önce ailece gittiğimizde bize o kadar da koşuyormuş gibi gelmemişti o koca şehir..
İstanbul'un her daim gümbür gümbür atan bir kalbi, bol gürültüsü, sokaklarında hiç bitmeyen bir devinimi vardı. Sen o devinim içinde dengeni kaybetmeden ayakta durmaya çalışırken, kah kalabalıkla akıyor, kah kenara çekilip koşturan güruhun geçmesini bekliyordun ama geçmiyordu, bitmiyordu.. Londra da kendi ritminde akıyordu işte. Bize çok da hızlı gelmemişti o zamanlar..
Şimdi de gece gündüz yaşayan ama kendi iç ritmi çok da hızlı olmayan bir şehirde yaşıyoruz. İlk başlarda yavaşlığa geçişimiz sancılı olduysa da şimdi zamanı parçalara bölmeye, zaman zaman sadece durmaya, dururken bir sonraki adımımız için kalp çarpıntısı yaşamamaya alıştık sanki. Alışmış olmalıyız ki Londra Çağlar'a çok hızlı, koşturmaca dolu görünmüş..
Oturduğumuz bu mahalleye yeni taşındığımız ve evi yerleştirme hengamesinin bittiği günlerin birinde, Çağlar haydi dedi, havuza git, ben çocuklarla vakit geçiririm.
Akşam 20:00 civarıydı. Yatmalarına yarım saat -kırkbeş dakika filan vardı. Havuza gidip, dönmem için yeterli bir süre.. Hava kararmış ama yapış yapış bir sıcak var.. Evden havuza yürümem 3 dakika filan sürüyor herhalde, o denli yakın.. Çıktım, daha kaldırımı bitirmemiştim ki bir korku kapladı içimi. Sessizlik, sokakta kimseyi göremiyor olmak yüreğimi sıkıştırdı.
Etrafta bizimkinin aynısı evler ve camlarında ışıklar vardı , kiminin garaj ışığı yanıyordu, hatta bahçelerden tek tük konuşma sesleri de geliyordu.. Dönüp bağırsam Çağlar dahil pek çok kişi fırlardı sokağa..
İleride havuzun bulunduğu parkın ışıkları görünüyordu, hızlıca yürüdüm. Havuzun etrafı insan dolu. Önce korktuğumdan utandım. Sonra serin suyun içindeyken sıcaktan uyuşan beynim yerine gelmiş olmalı ki aslında hissettiğim şeyin korku değil, metabolizmama uymayan düzenin getirdiği rahatsızlık duygusu olduğunu farkettim.
Akşamın sekizinde hiç bir hazırlık yapmadan yürüyerek havuza girmeye gitmek, karanlıkta, açık havada aydınlatılmış suda yüzmek ve çocukları yatırmak için zamanında evde olabileceğine emin olmak..
Koşmaya, dakikaları planlamaya, her güne sadece ama sadece bir program yapabilmeye alışmış bünyeme çok fazla gelen bir rahatlıktı.
Kısacık yarım saatin aslında ne uzun olduğunu farketmek, uzay boşluğunda kaybolmakla eşdeğerdi o akşam benim için. Beni huzursuz etmiş, huzursuzluğumu da boş sokak ve karanlıkla birleştirip korktuğumu düşündürmeye yetmişti..
Şimdi hala zaman zaman elimde arta kalan zamanlar olunca huzursuzlanıyorum. Hatta bazen evde arıza çıkardığım bile oluyor :) Ama o korkunç rahatsızlık hissi yerini yavaş yavaş rahatlığa bırakıyor,ben de, Çağlar da, çocuklar da  hepimiz alışıyoruz. Daha yavaş olmaya, zamanı daha rahat planlayabilmeye ve bazen sadece durmanın da güzel olduğunu farketmeye..
Hatta belki çocuklar yavaşlamaya daha hazırlar bizden. Çekelenmedikleri, hadi hadi lere boğulmadıklarında daha sakin, daha uyumlular..
Diyeceğim o ki insan öyle birdenbire koşmaya alışmış bünyeyi yavaş programa alamıyormuş. Ona bile vakit gerekiyormuş. Hani hep özenip ah azıcık daha vaktim olsa diye hayıflandığımız o günler, dakikalar aklına geliyormuş.
Şimdi ise bütün aile değil ama ben önemli bir sınırdayım. Günlük rutini sağlamış, oldukça rahatlamış bir anne olarak, burada pek çok kişinin düştüğü tembellik kuyusuna düşebilirim ki bu illa kötü bir şey olmayabilir. Nitekim zamanının çok olmasına alışmış, hiç bir işini aceleye getirmeden yapmanın keyfini çıkaran ve bundan çok mutlu olan insanlar var. İçin için gıpta ediyorum onlara.
Ya da plan program yapmayı, önünü görmeyi seven yapıma uygun olarak titreyip kendime gelebilir, bir ucundan üretime geçebilirim. Ne üreteceğim henüz muamma olsa da :))
Amacı olunca motive olanlardanım ben, bu ister evin bir köşesini değiştirmek düzeltmek olsun, isterse bir organizasyonda rol almak olsun, ne olursa olsun kafamın içinde gideceğim yol belli olmayınca yönünü kaybedenlerdenim..
Şimdiye kadar yönümü kaybedip boğuldukça ilk başlarda çok çaresiz ve işe yaramaz hissetiysem de, zamanla kendime ufak tefek işler yaratmaya, minik varılacak noktalar belirlemeye ve bunlara ulaşırken de acele etmemeye alıştırdım kendimi.
Ancak artık durağan yaşamaya meylediyorum yavaştan. Farkediyorum ki o güne ait bir plan yoksa eskisi gibi huzursuzlukla kıvranmıyorum artık. Bu hem iyi hem kötü. İyiliği ruh sağlığıma , kötülüğü ise   işte o bahsettiğim tembellık kuyusunun kenarlarında gezinmeye başlamamda..
Bir kaç senedir burada yaşayan bir arkadaşım benim son günlerdeki gitgelli ruh halime başka bir açıdan yaklaştı geçen günlerde.
Dedi ki : 'Sen çocuğun varken çalışmanın nasıl bir şey olduğunu ve yapılabileceğini, aynı zamanda da çalışmayan anne olmanın da nasıl bir şey olduğunu biliyorsun. O yüzden evde iki çocuk varken bile aklın hala çalışmaya, üretmeye, birşeylere dahil olmaya kayabiliyor ve belki yapabilirsin de. O yüzden kıvranıyorsun. Oysa ben evdeyim ve çocuğuma bakıyorum diye kodlamış olsaydın beynini zaten aklına gelmeyecekti tüm bunlar..'
Hak verdim söylediklerine.. Bu da yavaş akan bir hayat düzenine alışmaya çalışan ama bir yandan da tümüyle o döngünün içinde durmak istemeyen bünyemin eski alışkanlıklarına dönme isteği belki de..
Ne yardan ne serden geçememe halleri beni nereye savuracak göreceğim.
Şimdilik kuyuya düşmeden etrafında oyalanıyorum. Keşke hep burada kalabilsem:)

17 Aralık 2014 Çarşamba

Oturduğum yerden.. Daldan dala..

Burayı bir adam edesim var..
O kadar çok yazasım var ki ve yazıyorum ki aslında, Çağlar dalga geçiyor, yıl 2015 sen hala kağıt kalemle mi yazıyorsun diye, ama buranın bu dağılmış, terk edilmiş hali yüzünden bloga girip de yazmak istemiyor canım.  Bir de seviyorum kağıt kalemi ben, hala..
Blogun tepesinde saatler geçirmek lazım. Çok çok saatlerim yok benim ama hevesim var.. Dur bakalım yapacağım bir şeyler.
Hani yeni yıl yaklaşıyor ve bu yeni ülkede çılgınca bekleniyor, her gün ayrı kutlama yapılıyor filan ya ve biz daha yeni yıl ruhunun r sine yaklaşamadık ya ailece, işte o yüzden aslında aklımda, defterlerimde liste liste dizili yapılacaklar ve yapmak istediklerim konulu notları kendime yeni yıl hedefi yapabilirim. Hatta yaptım gitti..
Bir de hala mobilyacı dükkanı gibi perdesiz ve bana göre yerli yerine oturamamış evimizde beni dürtenler var. Şu anda oturduğum yerden mesela şu karşıdaki siyah saksılar, hadi diyor kalk bizi beyaza boya! Siyah saksı ne yahu? Çiçek gibi güzel insanı mutlu eden bir şeyi neden siyah plastik bir kaba koyarlar ki? Saksının siyahına da kahverengisine de kılım!


Ve tabii bugüne kadar geçirdiğimiz, sancılı, sıkıntılı, heyecanlı, koşturmacalı bir kaç ayı düşününce çok şükür diyorum. Bin şükür ki burada oturup iki kelime karalayabiliyorum..

Yarın okulun son günü, ilk dönem bitiyor, sonrasında bizi hemen hemen üç haftalık uzun bir tatil bekliyor. Sıpalarla artık kendimizi o parktan bu parka mı atarız, yoksa evin içinde sevişe güreşe vakit mi geçiririz bilmiyorum. Tek bildiğim bu ağacın altının insanı çoook fena rehavete sürüklediği.. Hadi hanım kalk, tatili ufak ufak planla, saksılarını boya, hatta akşam üstüne okuldan bir canavar gibi aç gelen oğlana beğendirecek bir atıştırmalık bul… Hadi kuzum hadi..


8 Aralık 2014 Pazartesi

Denge

Her gün bir posta açıyorum şu blogu. En tepede arapça menüyü görünce geri kaçıyorum.
Tutamıyorum aklımda yahu. Her seferinde dene dur, ben bunun hangisine basarsam giriş yapabiliyordum diye. Bu sefer tek atışta tutturdum :)

Can tek uykuya düşmeye çalışıyor bugünlerde. O yüzden pek gecemiz gündüzümüz yok. Sabah 10.30 dan itibaren arızaya bağlıyor. O saatte uyusa bir daha uyumuyor bu sefer aksam 17.30 dedi mi mızırtı düğmesine basıyorlar.

Sabah enerjim yerindeyken mızırtısını çekip azcık azcık geç uyutarak öğlen uykusu kıvamına getirmeye çalışıyorum uyku saatini. Hani ikinci çocukta tecrübelisin filan ya, işte o tecrübe bazen yaymana sebep oluyor. Pek fena. Ben uyumayı öğretemedim bu çocuğa mesela. İlkinde daha bir azimli mi oluyorsun ne?

Hala ilkinin peşinde koşuyoruz biraz da . Bu öyle kendi halinde büyüyor garibim. Böyle yazınca pek acıklı oldu da o kadar değil tabii. Ama nedense evde okula giden bir çocuk varken, onun koşturması takibi daha çok zaman alıyor. Okula götür getir, ödevine bak, çantasını yaptır, yatır kaldır, arada tv  ipad savaşı ver ve hatta onlara dalmasın diye birlikte oyalanmaca bul derken evdeki minnak dolaşıp duruyor o arada. Aklım da dolu oluyor tabii.

Herkes mi böyle bilmiyorum. Çocuk değil sanki ben gidiyorum okula. Ödevler bile bana hitaben yazılmış geliyor eve. E yok artık! Ben mı yapacağım? Mecbur tutuyorsun ucundan. Geçen hafta mesela  bir ayakkabı kutusunun içinde fantazi bir sahne yaratmaktı ödevi. İngilizce dersinin ödevi bu yanlış olmasın..

Çağlar bu ne biçim ingilizce ödevi dedi çıktı işin içinden..

Şimdi çocuk kafasında bir güzel yarattı o sahneyi. Uzaya kadar çıkan kolları ile kocaman bir ağaç. Üzerindeki meyvelere kadar anlattı. İki de astronot. Ağaca tırmanıp uzaya gidiyorlar. Giderken meyveleri yiyorlar.. E güzel de ayakkabı kutusunu bulmak bile bir iş.. Hele ki benim gibi taşınırken ne var ne yoksa fırlatıp attıysan gel de kutu bul!

Neyse feda ettik bir ikea kutusunu. Oturdu boyadı yapıştırdı. Astronotları çizdim ben, yapıştırıcı buldum, karton buldum efendim. Depodan daha açmadığımız ıvır zıvırların arasından boya buldum. Arada sıkıldı, hadiledim, azcık el attım olaya. Tavandan sarkan yıldızlar kısmı pek daralttı mesela. İlla 13 tane yıldız olsun diye çizdi kesti boyadı derken zaman akıp gitti. Belim ağrıdı, sıkıldım.

Ha bu sırada küçük mü ne yapmaktaydı. Annesi gelsin, iki oynaşsın ve onu uyutsun diye beklemekteydi.. Dedim ya uyumayı öğretemedim diye..

Yani diyeceğim o ki tecrübenin işe yaradığı yerlerin başında çocuğun yarım saat geç yatınca dünyanın durmayacağını bilmek geliyor bence. Yada yemeğini başkası yedirirse birşey olmaz kuzum diyor iç sesin. Azcık daha uyanık kalıp oynarsa, biraz ağlarsa birşey olmaz..

Bakıyorum şimdi Can kendi halinde çok zaman geçiriyor. Çok düşüyor, çok deniyor, daha kolay çözüm buluyor minicik kafasıyla.. Eline kaşığı çatalı Arda' dan daha geç vermiş olmam, onun kendi kendine yemek yiyemeyeceğini göstermiyor. Annenin daha meşgul olduğunu daha az zamanı ve belki daha az sabrı olduğunu gösteriyor olsa olsa.. İki puzzle parçasını birleştirdiğini ben farkettiğimde o öteye geçmiş oluyor çoktan.. İlkinde öyle miydi oysa? Ne dedi ne yaptı dibinde bitiverirdik çocuğun.

Ben her ne kadar ikisine eşit davranmaya da çalışsam da, sevgimin ölçüsü, karşılaştırması olmasa da, ikisini de öpmeye koklamaya doyamasam da, ikisine de her gün ayrı zamanlar ayırmaya çalışsam da, küçüğü büyüğünden daha serbest, daha özgür, daha kendi halinde büyüyor..İyi mi kötü mü bilmiyorum  ama iki çocuklu yaşamda sen ne planlarsan planla, ne kurarsan kur kafanda, günün akışı bazen öyle hızlı geliyor ki, içerisinde denge dediğin şey zamanla kendi kendine kuruluyor..


7 Ekim 2014 Salı

An itibari ile biz ve halimiz

Çocukları da alıp buraya geleli 1 ay 7 gün olmuş.. Olmuş diyorum çünkü zaman su gibi akıp gidiyor. Bir bakıyorum daha dün gibi geliyor evi toplayışımız, Can'ın doğumgününü kutlamamız.. Sonra bir bakıyorum ne çok iş yapmış, ne kadar büyük değişikliklere adapte olmaya çalışmışız şu kısacık zamanda.. Hala da çalışıyoruz.

Geldikten sonra 8 gün otelde kaldık çocuklarla. Çağlar'ın biz yokken derya deniz geniş geniş yerleşiği, neredeyse 1 aydır kullandığı otel odasına çocuklar, bavullar, oyuncaklarla doluştuk. Otelde geçirdiğimiz o bir hafta hem turisttik hem de yerleşik olmaya çalışıyorduk.

Arda okula başladı mesela. Otel odasından hazırlanıp okula gitmek çocuk için de bizim için de değişik bir tecrübeydi. Nitekim ilk hafta Arda'nın okulda çizdiği tüm resimlerde oteller, bayraklar filan vardı :)

Tatil olmayan ve sonu belli olmayan bir dönemde iki çocukla otelde kalmanın zorluklarından biri Arda' nın yanına okulda yemesi için atıştırmalık birşeyler hazırlamak, diğeri ise Can'ın her öğün ne yiyeceğini düşünmek oldu. Gerisinde benim için bir dinlenme haftası sayılabilirdi. Gelmeden hemen önce,  çocuklarla annemde kaldığım dönemde hem annem, hem ben, hem de çocuklar fiziken ve ruhen çok yorulmuştuk.

Can mesela upuzun uykular uyudu otel odasında.. Şimdi nerede o uykular?

Hatta o otel odasında hazırlanıp okulun ilk pikniğine gittik biz. Can'ın battaniyelerini piknik örtüsü yaptık :) Hazır alınmış sandviç ve kahvelerimizle dahil olduk okulun ilk organizasyonuna. Büyük değişimlerin eşiğinde, kısıtlı imkanların içinde olunca insan herşeyin mükemmel olmasını bekleme lüksünü kaybediyor. Düşünmüyor bile.. O an olabileceğinin en iyisi neyse onu yapıp, yaşayıp geçip gidiyor.

Otelde kalışımızın 8. gününde bizim eşyalarımızı alıp götüren yeşil konteyner yeni evimizin kapısındaydı. Konteyner kapıya geldikten sonra haberimizin olması zaten yeterince ilginçken bunu bir de mail atarak haber vermeleri alkışlanacak bir durumdu. Çağlar maillerini biraz geç kontrol etse o konteyner ve taşımacılar bizi kapı önünde öylece bekleyecekler miydi yani? Telefon denen nesne özünde bu tip durumlar için değil miydi ? Tüm bunlar alışacak olduğumuz değişik düzenin bir parçasıydı ama ilginçti işte.

İşte o vakitten beri yerleşiyoruz biz:)

Eve girdiğimiz ilk hafta sabahları Çağlar ve Arda'yı işine ve okuluna gönderdikten sonra tüm kolileri açıp yerleştirdik Can ile. Can kolileri yürüttü, ben boşalttım, o toza pise bulandı, ben gözümü kapatıp olacak o kadar dedim, devam ettim. Akşamları Çağlar'la çocukları yatırıp devam ettik, dolaplar monte edildi, raflar takıldı. Sanırım ilk hafta en zoruydu.

Burada nerede bizim ülkemizde eşyayı bir çırpıda taşıyıp aynı hızda montajını yapan taşımacı camiası :) Eşyamızı boşaltan hepi topu üç kişilik mini ekip, eşyayı çok uzun zamanda taşıdıkları gibi, sözleşmemizde yer almasına rağmen biz gardrop montajı beceremeyiz, size bu iş için ayrıca usta gönderelim deyip gittiler. O usta bekle ki gelsin.. Çağlar'ın elinden gelmiyor olsa belki hala eşyalar yerlerde, dolap kapakları kenarda bekliyor olabilirdik.

Beşinci haftanın başında banyodaki dolabın kapakları henüz takılmamış, duvara asılacak tablolar masa üstünde bekliyor da olsa, oturduk, yerleştik hatta yemekli misafir bile ağırladık.. Hala yapılacak işlerimiz var. Bahçeye hiç el atamadık. Hava da zaten ancak elveriyor ama çoğu gitti pek azı kaldı diyebiliyoruz işte.

Arda'nın okul rutini, bizim Can ile günlük rutinimiz oturdu gibi. Yavaş yavaş komşular, okul arkadaşları ile kaynaşacak vakit bulmaya başladık.

Henüz buradaki kimliğim ve ehliyetim çıkmadığı için gündüzleri eve ve ev çevresine hapis sayılırım. Ama diyorum ya yapacak iş hala var, e bir de elde minnak velet var. Sıkılacak zaman yok haliyle.

Bu zaman diliminde yorulduk mu yorulduk, hem de çok yorulduk. Sanırım bu yorgunluklardan bana her an ağrımaya hazır bir bel miras kalacak. Ve tüm hepsi bitip, dinlenmeye, sıkılmaya vaktimizin olduğu günler ne zaman gelecek bilmiyorum. Herkes toplamda herşeyin rayına oturması için ortalama bir üç aydan bahsediyor. Üç ayın sonunda bir gün sıkılırsam dönüp şu yazıya bir göz atacağım :) 
Follow my blog with Bloglovin

27 Aralık 2013 Cuma

Sessizlik diye birşey var mı gerçekten?

Uyku önemli şeymiş..
Bizim gibi uyutmaya değil de uyandırmaya alışık bir anne baba için, evin içinde parmak ucunda yürümek, aman da çıt çıkmasın diye terliklerimizi çıkarıp dolaşmak filan zor iş..
Zaten sessizlik dediğin şey sen dikkat ettikçe bozuluyor, inadına daha çok ses çıkıyor.. Hem de ne ses!
Küçük sıpa zor uyuyor, kolay uyanıyor..
Nasıl uyuduğu, pozisyonu, ağzında emzik var mı yok mu hepsi pek önemli.. Uyanmaması için o kadar çok parametre var ki, neresinden tutsan elinde kalıyor.
Sırtüstü uyumaz.
Yüzüstü güzel uyuyordu, son bir iki gündür ona da kıl.
Yan yatırırsın elini sallar kafasına geçirir, olmadı bütün parmakları ağzına sokar emerken kendi parmak corklatmasına uyanır.
Emziği ağzındaysa ağzından düşünce, ağzında değilse neden ağzında değil diye uyanır..
Uyanır da uyanır işte..
Biz Çağlar ile birbirimize devamlı şşşş demekle meşgulüz. Sessiz ol çocuum lafını en az duyan Arda, yavrum zaten kaç saat evde..
Oynayacak, koşacak, şarkı söyleyecek sonuçta. Bir de arkadaşı geldiyse eve o zaman Can' a sen bu akşam uykuyu unut deyip atıyoruz omuzumuza, büyüklerin oyunu bitene kadar takılıyoruz. Aksi hal işkence çünkü.
Can'ı çocukların sesleri eşliğinde uyutmaya çalışmak ayrı işkence, uyuduktan sonra uykuda kalmasını sağlamak ayrı işkence. Onun yerine arada bir abisi keyifle oynarken otursun birşeycik olmaz deyip devam ediyoruz güne.
Sessiz olmaya gelince..
Yok kardeşim olmuyor.
Sessiz olmak için çocuk uyurken put olup oturacaksın, kitap filan okuyacaksın.
Az evde işimi halledeyim filan dedin mi sessiz kalmak imkansız. Sen parmağımın ucunda yürürken o güne kadar çıtı çıkmayan kapı gacııırrr diye gıcırdar mesela..
Bir bardak su içmeye çalışırsın, bardak ayrı çarpar tezgaha, dolap kapağı elinden kaçar bammm diye çarpıverir.. Şansına hep de boştur sürahi, onu doldurmaya çalışırken damacana fokur fokur fokurdar..
Hadi yemek yapayım, ne sesim çıkacak dediğin anda ise, kesin buzdolabında bir şey devrilir, ihtiyacın olan bıçak diğer bıçakların en altında kalmıştır, tencere dolabı ise yaklaşılmaması gereken en korkunç yerdir.
Bir de Arda'nın odasını toplama mevzuu var ki sanki evin bütün ses çıkaran aletleri orada toplanmış gibidir.  (Evet ben topluyorum odasını. Sabah yatağını azimle toplatıyorum ama odanın geri kalanı savaş alanı halinde kalıyor. 5 yaşında olan ve odasını güzel toplayan çocuk varsa bize de gönderilsin bi zahmet..)
Lego kutusuna takıldın mı zaten daha da fazla uğraşmaya gerek yok.
Ne kadar gürültücü bir oyuncak lego. Eskaza yere filan dökülmeyegörsün, o nasıl bir gümbürtüdür!
Masanın üzerine herşeyi öyle üstüste istifemiştir ki birini alsan geri kalanlar yeri boylar..
Nitekim sessiz olmaya çalışmak, sessizliğin baş düşmanıdır kanımca.
Çocuk uyuken sen de uyuyacaksın, en güzeli.. Sessiz olayım ama bir yandan da şunu yapayım demeyeceksin, nafile çaba..
Uyansın, al yanına, ister tencere çal ister tava .. Mis..
Anne- baba kişisi böyle sessiz olmaya uğraşadursun, çocuğu bir kaç saatliğine bıraktığın anneanne/babaanne evinde mesela televizyon sesi son noktadadır. Yok bu burda hayatta uyumaz dersin, dönersin ki sen gittiğinden beri uyumuş hala kalkmamıştır.
Ya da evdeki büyük çocuk tam da oda kapısının önünden geçerken elindeki oyuncağı bammm diye düşürür yere, veya bando kuruverir mesela bir anda. Sen yerinden fırlayıp da aman evladım, gel başka şey oynayalım demeye koşarsın ama bir bakarsın ki sıpanın umrunda değil uyanmamıştır.
Ohh dalmış deyip terliğinle parkede çıtırdadığın an  kalkar!
Sonuçta bütün evi uykuya yatırmadığın sürece sessizlik diye bir şey yok ama el kadar bebenin uyumak için talep ettiği şeyler pek çok..
En iyisi sal gitsin, kovaladıkça kaçan misali, kovalamazsan o kendisi gelir belki..


21 Kasım 2013 Perşembe

Can uyurken,biraz ondan biraz bundan..

İçeride çiçek kurabiyeler pişiyor. En zorlandığım günlerden biri öğretmenler günü. Hele ki şimdi yeni bir okul ve yeni öğretmenler.. Üstelik bir tane de değil..
Çiçek kurabiyeler yaptım. Hamurdan da ayırdım, akşam Arda gelince kendi de yapsın birkaç tane diye. Onları alsın götürsün öğretmenlerine, yesinler birlikte..
Bir yandan da son günlerde delirmiş gibi çektiğim fotoğrafları bilgisayara atmaya çalışıyorum.
Cep telefonum artık fotoğraf çekme yer kalmadı diye alarm verdi :)
Bir süre önce farkettim ki Can'ın ilk doğduğu halleri bile ne kadar uzak geliyor gözüme. Saçları varmış yahu.. Şimdi baya keltoş :)
Hele dönüp resimlere bakınca ohooo dedim insan ne çabuk unutuyor.
Bundan bir sene sonra Can'ın bu ayları, Arda'nın 5 yaşı da mazi olacak. Daha çok çekmek daha çok kaydetmek lazım.
Kokularını saklayamıyorsam seslerini ve görüntülerini saklayayım o zaman diyerek, devamlı bir şeyler çekiyorum..
Arda ile doğumgünü öncesinde yaşadığımız çekişmeli haller duruluyor yavaş yavaş.
Aslında düşününce Arda'yı Can için ne kadar erteliyorsam, Can'ı da Arda için o kadar erteliyorum. Tek fark biri henüz bebek ve emzik, dönence yada tek elimle ona salladığım çıngırakla bayağı bir oyalanıyor. Yada babasının kucağında beni beklemeye çok da bir itirazı olmuyor.
Hele ki son günlerde arka arkaya gelen veli görüşmesi, Arda'yı okula bırakmam gereken sabahlar derken, Can bir sabahını komşu teyzede, bir sabahını eve yardıma gelen ablanın kucağında geçirerek, annesini bol bol abisiyle paylaşıyor.
Geçen postta da aynı noktaya varmıştım sanırım. Onlara değil bana dert oluyor daha çok bu durumlar.
Ama ilk başlardaki kadar kötü hissetmiyorum. İkisi de birbirini bekleyecek, başka çaresi yok. Birini diğeri için çokça ihmal etmediğim sürece ve anne de bir tane olduğuna göre anneyi paylaşacaklar..
Ve 3 ayın sonunda beynim ancak dış dünyaya açılmaya başladı.
Çocuklar ve evden başka şeyleri de düşünebilir hale geldiğimi farkediyorum yavaş yavaş. Tabii ki bu hisle birlikte yapmak istediklerime zaman bulmaya çalışan bir his de çörekleniyor içime. Öyle büyük şeyler, işe gideyim filan değil ha istediklerim, kitaplar, bir kaç boyama filan.. Boyama da bildiğin boyama, Arda'nın boyamalarına daldım bu ara:)) Ver elime boyama kitabı boyayayım:) 
Can'ın uyumasından istifade daldan dala atladığım bir yazı oldu bu da..
Bunlar da girizahdaki kurabiyeler :)

13 Mayıs 2013 Pazartesi

"Herkes salondaki eşyasını toplasın!" Gaddar anne söylemi mi?

Bir süredir sabahları Arda' ya yatağını toplatıyorum.
En başta bir iki sefer birlikte topladık. Sonra onun "herşeyi kendim yapabilirim" yaşı olduğu için, kendisi toplamaya başladı.
Tabii ki onun topladığı yatak, toplanmış olmuyor..
Ama ellemiyorum.. Zaten çok eciş bücüş olursa kendisi de beğenmiyor.. Bir miktar yardım istiyor hallediyoruz.

Asıl iş onu yatağın başına getirmek.
Bir tek bizim evdeki model mi böyle bilmiyorum ama bir şeyi binbeşyüz defa söylemeden yapması çok ama çok nadir oluyor.
Her sabah kurulmuş plak gibi konuşuyorum, sabah hazırlığımızı yapmamız lazım, önce banyoya, sonra yatağını toplamaya, sonra giyinmeye, sonra kahvaltıya, bıdı bıdı bıdı.. Kendi sesimden nefret ediyorum bazen.
Bu bıdıbıdı seansı kavga dövüş ve bağrışma şeklinde olmuyor ama olsun.
Sabah uyanınca evde dırdırlayan bir anne var işte!
Yazık aslında ne çok sıralı iş var yapılacak, hem de sabah gözünü açar açmaz..
Ama öte yandan babası ile benim benzer sorumlulukları yerine getirdiğimizi görmesini, o yatağını toplamak için debelenirken birimizin yatak odası topladığını birimizin kahvaltı hazırladığını farketmesini istiyorum.
Tembel bir çocuk Arda. Bunu kabul edip, onun ağırlığını, sallanmasını göze alarak, sakin kalmam gerekiyor.
Yatak toplamaktan çok daha çetin bir savaşı salona yayılan oyuncaklar için veriyorum aslında..
Yatak toplamak ve sabah hazırlığı kısmında kavgasız dövüşsüz bir rutine girmiş olsak da salondaki oyuncakları toplama konusunda Arda benden 1-0 önde.
Şöyle ki, akşamları yatmadan önce başlayan oyuncak toplama serüveni, ertesi sabah servis gelene kadar sürebiliyor. Birazdan toplarım, birazını toplayayım gerisini sabah toplarım, çok yoruldum toplayamayacağım.. gibi gibi bir sürü cümle kuruyor.
Hiç birimizin salonda eşyalarımızı bırakmadığımızı, topladığımızı, isterse kendi odasında istediği kadar dağılabileceğini söylediğimden beri de eğer azmedip toplarsa odasının ortasına bırakıyor ve odamı böyle bırakmak istiyorum diyor.
Tamam çocuğum bırak diyorum o noktada mecbur:)
Bu iş böyle sürüp giderken farkettim ki, salondan küçük parça oyuncak toplamamak için onlarla oynamayı bıraktı!
Odasına yayılmak istemiyor, bizimle de oynamasın ama yanımızda oynasın istiyor. Gel gelelim o başında saatler geçirdiği legolar, playmobiller ortada yok. Hatta daha az parçayı toplamak için koca parçalı eski legolarını bile getirdiğini gördüm ki, pes dedim!
Bu tembellik mi yoksa inat mı?
Çocuğumu biraz tanıyorsam bu inat ve ben o inattan giderek daha çok tırsıyorum..
Yani dörtbuçukluk bir cüce sırf benimle inatlaştığı için ve bunu ağlamadan kavga etmeden sürdürebilmek için, keyif aldığı şeylerden vaz mı geçiyor???
Daha önce benzer bir konuda çatışmış olmasak ve bunları kaldıracağım, hafta boyunca oynayamayacağız ihtarımı hiçe sayıp, gerçekten de ortadan kaldırdığım oyuncakları hafta boyunca bir kere bile arayıp sormamış olmasa, inadın da bu kadarı yok artık diyeceğim ama diyemiyorum..
Yatağını toplaması, eşyalarına sahip çıkması, yerine kaldırması ve benim bunları yapmasını rica ediyor olmam bence gaddarlık değil, alışkanlık haline gelmesi için biraz da gerekli..
Ama işi inada bindirip, kendi keyfinden vazgeçiyor olması biraz canımı sıkıyor.. Beni onu keyif aldığı şeylerden mahrum bırakıyormuşum hissine sürüklüyor.
Nitekim bu akşam da yatmaya hazırlanırken gel de halıdaki oyuncakları toplayalım dedim. Şimdi bundan bahsetmeyelim , sabah konuşuruz dedi, iyi mi??
Olur çocuğum sabah konuşuruz..







11 Nisan 2013 Perşembe

Dördüncü Kafadar

Hareketlerim yavaşladı.
Çok hızlı kilo aldım, onun istediği kadar hızlı ve esnek değilim..
Kucağıma alamıyorum, yere oturamıyorum..Benimle oyun oynamak için masasını yada sehpayı taşıyor içeriden..Ve demiyor ki anne yere gel..
Arada kızıyor, küsüyor, hırçınlaştığı da oluyor..
Ama çoğunlukla bir sevgi böceği..Öpücüklere boğuyor, devamlı..
Olur olmaz şeylere arıza çıkardığında, hele bir de bu, gün içinde bir kaç kere olduğunda, benim de ses tonum yükseldiğinde, bana ona sarılmak iyi geliyor..  Ona da onu sevdiğimi söylemem..
Test ettim onayladım, böyle..:)
Küçücük kafasında neler kuruyor bilmiyorum.
Bir kardeş eve ne getirir, ne götürür düşünebildiğini sanmam..
Bildiği annenin bir süredir güreşemediği ve çabuk yorulduğu..
Çok fazla anlatmak, bebekten, yeni geçilecek düzenden bahsetmek Arda için doğru yol değil.
Hiç bir zaman çok önceden anlattığımızda olmadı.. İşlemedi bizde o kural..Yaşayarak, zaman içinde hazmederek yol almak hep daha iyi geldi.
O yüzden çok anlatmıyoruz. Sorarsa cevap veriyoruz ki belli aralıklarda soruyor,  geri kalanında normal yaşantımıza devam ediyoruz. Zaten benim yavaşlayan tempom ve evde bebek hakkındaki konuşmalardan o alacağını alıyor. Başkalarına anlatmasından hiç bir detayı da kaçırmamış olduğunu da anlıyoruz.
Büyük hazırlıklar yok henüz, evde değişiklik yok.
Planlarımın arasında öyle büyük değişiklikler de yok.
30. haftaya yakın bir zamanda yatağını değiştirmeyi teklif etmeyi düşünüyorum, kabul ederse ne ala, etmezse başka bir çözüm buluruz elbet.
Öyle de bir rahatlık ve zamana bırakmışlık var üzerimde.
16. haftaya kadar Arda' da hiç yaşamadığım bulantılar ve yoğun bir halsizlikle boğuştuğumdan belki de şimdi 22.haftanın başında ikinci trimesterin getirdiği enerji ve iyilik hali sayesinde pek bir rahat ve huzurluyum.
İstenen ve beklenen bir fasulye bu yoldaki, doğumuyla birlikte evdeki çoğunluğu ilelebet erkeklere bırakmış olacağım ve
Arda'nın dediği gibi ' Anne, şu bebek bir doğsun da bir dört kafadar resim çektirelim! '

22 Kasım 2012 Perşembe

Bol kitaplı bir günaydın yazısı :)

Bir gece önce fiki fiki bilgisayarın başında tee kaça kadar oturduğumdan olsa gerek, dün akşam oğlanla birlikte küt diye sızmışım ve tabii saat 6.00 olmadan dikildim ayağa.. Ama ne dikilmek. Oğlanın yataktan uçuşunu son anda engellemek üzere, yatağın öbür tarafına kendimi fırlatmak sureti ile ayıldım!
Kendi yatağına götürmeyip, kitapla sızdığımız gecelerde olası yataktan düşme ihtimalini bu sefer de uyku içinde önledim, nasıl oluyorsa artık..
Çok düştü bu sıpa yataktan.
Ama bizim yataktan düşmesinden korkuyorum. Hem yüksek, hem komidinler var iki yanda..Eskiden yastık vs koyardık yanına yöresine, şimdi yastığa tekmeyi vurduğu gibi uçuyor yastık. Kendi yatağı zaten yerden bitme, düşse de birşey olacağı yok.
Aslında asıl konu Arda'nın yataktan düşmesi filan değil.O kafamı toplamak için girizgah oldu :)
Bu aralar eve iş taşıyoruz Biranda ile. Zaten kafamızın içinde hep taşıyorduk da, şimdi elimizde, çantamızda, bilgisayarımızda da taşıyoruz. Hadi hop açtım dükkanın kapısını, birileri gelsinle olmuyor. Yapsan olur aslında da insanın içi durmuyor.
Geçen haftalardan birinde, günü gerçekten çok çok kötü geçen bir arkadaşım ağlamaklı bir halde geldi cücelere, kimse de yoktu şansına. Azıcık konuşup onu rahatlatmaya çalışırken içeri giren çocuklarla birlikte sohbet de yarım kaldı ama yarım saat sonra uzaktan baktığımda artık gülüyordu. Çocuk gürültüsü bazen insanı ezse de genelde olumlu bir hava, iyi bir elektrik yaratıyor ortamda.
Dün kitap fuarında da aynı hissi yaşadım. Bir sene önce, daha İyi Cüceler' in esamesi okunmazken, biz kendi kitapçımız için didinirken, fuara gitmiştik. İki adet aklını oynatmış kitapçı açmaya çalışan kadın olarak birileri ile tanışıyor, kendimizi anlatıyor, fikir almaya çalışıyorduk. Etrafta dolaşan çocuk grupları, onların aralarında sürükleniyor olmamız, uğultu ve binlerce kitap ile gözümüzün dönüp, bir o kadar da ne yapacağız korkusunu içimizde hissetmemiz çok da uzak değil işte.
Ama bu sene o uğultu beni yerden yere vurmadı! Sanırım öğretmenler de böyle böyle sese bağışıklık kazanıyorlar zamanla (Kulakların nasır bağlaması da diyebiliriz )  :))
Etrafta gezen çocuk gruplarına iki şey düşünerek baktım: Umarım bir gün neye baktıklarını bilerek, ne aradıklarını bilerek gezerler, çünkü şu anda bedava ne var burada diye yanaşıyorlar standlara :)) veee  bunların başında kimse yok muuu!!!???
Aralarında sürüklenmek koymadı ve konuşmalarından hayrete düşmediğimi farkettim.
Ve tabii bi zahmet olması gereken bir şey, kitapların arasında kaybolmadım, kaybolmadık..
İyi hislerle çıktık fuardan.
Organizasyondan filan hiç bahsetmiyorum, merak edenleri Yıldıray' ın yazısına alalım burdan..
Ama ne var ki o kadar dolaşıp kendimize bir kitap almadan çıktık..Evdeki sıpaların payına düştü tabii birşeyler ama bize düşmedi :) Hatta o kadar ki, kendime kitap almak için kitapçı raflarında dolaşmayı özlediğimi farkedip, dün akşam daldım bir yere. Ama aradıklarım yoktu ve sipariş verdim, gelince arayacaklar!! :)))
Sonuçta benim için bu hislerle ayrıldığım ilk fuardı ve tadı damağımda kaldı.
Bir sürü kitap var aklımda şu anda..
Buraya kitap yazmaya, önermeye de çekiniyorum artık, sanki bunları da benden alın dermiş gibi :( Ama öyle değil aslında durum..
Kitap satan bir anne olmanın ötesinde Arda' nın sevdikleri, benim okurken sevdiklerim ama onun pek takmadıkları, ikimizi de bayanlar, babayı uyutanlar gibi pek çok kategori var bizim evde..Anne olarak paylaşasım var. Bir sonraki posta artık, şimdi gidip sıpayı uyandırma vakti.
Herkeslere günaydın! :)

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Günaydın

Yazın sevilecek çok yanı var. Benim en sevdiğim ise sabahın serin saatleri..
Geceleri herkes yattıktan sonra huzur bulanlar vardır ya, ben de sabah kimse kalkmadan huzur bulanlardanım işte.
Hiç bir işe bulaşmadan bir bardak çay içmek, bir iki satır kitap okumak, hele ki şimdiki gibi mevsim yazsa, balkonda öylece oturup serin havayı solumak..Bir de hiç ses yokken kuşların aslında ne çok konuştuğunu farketmek ve biraz sonra bu sabahki gibi iki küçük ayağın taştaki şap şap ayak seslerini duymak.. Güne güzel başlamak için yeterli değil mi?
Günaydın :)



27 Temmuz 2012 Cuma

35 derece sıcakta ev kostümü

Döndük evimize, tatil fotoğrafları ve unutmamak için yazmak istediğim bir iki şey hala bekliyor..Önce işlerimizi ve taşınma sonrası yerleştirip kaçtığımız evimizi toparlamaya çalışıyoruz. Şapkasız ve inşaat ayakkabısız inşaatçılık oynanmazmış, kendi çıplak olsun ne yazar..


24 Nisan 2012 Salı

Koş Balkabağım Koş

Böyle bir kitap var biliyorsunuz değil mi?
Miniminnacık yaşlı ninecik kendini yol üstünde bekleyen, kurt, ayı ve aslandan kurtulmak için giriveriyor kocaman bir balkabağının içine. Koş balkabağım koş diyerek yuvarlanıyor yol boyu.Bugünkü maratonumu Çağlar' a anlatırken işte o balkabağının içindeki nineye benzettim kendimi :)
Sabah servisi beklerken, servisin gecikeceği haberi geldi. Uçurtma Müzesi gezisini kaçırmaman için seni ben götüreceğim okula dememle birlikte beyimiz üstünü değiştirmeye karar verdi. Nedense üzerindekilerle müzeye gidemezmiş. Ve koşu böyle başladı.
Evin kapısından arabaya gidene kadar yere düşenler, Arda' yı okula bıraktıktan sonra girdiğim nedeni olmayan trafik, dükkanın önüne geldiğimde bulamadığım anahtarlar ve arabaya geri dönüşüm derken zaten günün nasıl geçeceği başlangıcından anlaşılmıştı.
Öğleden sonra Arda' yı okuldan almak için yine koşarak çıktım ama bu sefer şansım yaver gitti ve tahminimden daha önce okula varacağımı anlayınca arada kazandığım yaklaşık 20 dakikada, çok hızlı bir alışveriş yaparak oğlanın kısalıp bermuda haline gelmiş eşofmanlarının yerine yenilerini aldım.
İyi de oldu çünkü çocuğu düdük gibi eşofmanlarla okula göndermeye artık utanıyordum ve haftasonu alırım yada şu gün alışveriş yaparım diye bir plan yapmam şu aralar imkansız.
Arda'yı okuldan alıp eve geldim ve mutfağa girdim Yemek yap, yaparken arada odaya çağrıl, geri dön, bir daha çağrıl, aradıklarını bulamayan sıpaya yardım et, resme koyduğu her bir çizgiyi seni ayrı ayrı çağırıp göstersin ama sen onu çağırınca duymazdan gelsin derken yorgunluğum artmaya ve içeri gitgellerden sıkılmaya başlamıştım ki, kapı çaldı ve Arda, ben ona beni devamlı yanına çağırdığın yeter artık demeden komşuya kaçtı :) Aslında iyi oldu, böylece iki saattir kesintiye uğramaktan bitmeyen mutfak işim 10 dakikada bitiverdi.
Gün bitti, benim de pilim bitti, ama sabah erken yada akşam geç vakit yazmasam hiç bir aralıkta buraya birşey yazamayacağım daha bir süre sanırım.
Bu düzene geçebilmek, Arda - okul - ev - iş döngüsünün arasına dışarıdan kimseyi sokmadan, Arda' yı kendim gönderip kendim karşılayabilmek için, bir işten ve kariyerden vazgeçtim, karşılığını alıp alamayacağımı bilmediğim bir işe soyundum, yaptığım işten çok keyif alıyor ve çok eğleniyorum. Bu yüzden balkabağının içinde yuvarlanmaktan şikayetçi değilim ama az daha yavaş yuvarlanması için sanırım güne biraz daha erken başlamam gerekiyor :)


18 Nisan 2012 Çarşamba

Bahar

Dün akşamüstü Arda ile kuru dal toplamaya çıktık dışarı.Yarın sabah İyi Cüceler' de bahar maskeleri ve bahar dalları yapacağız, bol çiçeklisinden. Dallarımızı da kendimiz topladık, herşey ev yapımı :)
İki adımlık yolda o kadar çok çiçek ve o kadar çok yeşil gördük ki.. Onca karın ve soğuğun ardından bahar çok güzel geldi bu sene.
Hemen evin önündeki kiraz ağacı..

Dudaklarını ne kadar çok uzatırsa o kadar hızlı üfleyebileceğini sanan Arda..

Bu kırmızı yapraklı ağaç ile kiraz ağacının fotoğraflarını o çekti. O kadar çok yaklaşıyor ki çekerken, sanki ağacın içine girecek..

 
Yol boyu o dallar, baston, kılıç, sticks, kalem, sihirli değnek ve daha bir iki şey daha oldu..

Ve iyi ki çekmişiz bu fotoğrafları..
Ardından gelen gün öyle hızlı başladı ki, iki ayağımın bir pabuca girdiği, çok koşturmacalı, üstelik öğleden sonra herşeyi uçuran rüzgarın ortalığı birbirine kattığı bir günün ardından bakınca daha da sevdim. :)





5 Nisan 2012 Perşembe

Zülafanın boynunu yapamasaymış..

Dün akşam koltukta uyumuşum. Uyuma kısmı hiç yapmadığım şey değil ama Arda' yı evde başıboş bırakıp uyumak bir ilk!
Hoş o benim totomdan düşmüyor evin içinde, onu başı boş bırakmak gibi bir şey bu yüzden pek mümkün değil. Lakin dün akşam Çağlar yok, ana- oğul sokak - oyun -  yemek serenadlarını tamamladıktan sonra ben nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde uyuyakalmışım. Halbuki konuşuyorduk, legodan civciv olur ama kuyruğu yukarı bakıyor nasıl olacak filan diye.. Legodan at yapıp , kendisine kapladan hara yapma civarlarında ben uyku diyarına geçtim sanırım. 
Yarım saat belki kırkbeş dakika bir güzel kestirmişim. Gözümü bir açtım, karşımdaki manzara aşağıdaki gibi ( telefonla nasıl dibdibe yaşıyorsam!!, yattığım yerden şipşak foto)... Hiç kışt dememiş yavrum bana yazık. Sabahları tepemize dikilip uyanma saaaatiii diye bağıran çocuk, bakmış anneden ona yar olmuyor ses etmemiş heralde.

Annecim uyandırsaydın ya beni, uyuyakalmışım burada dedim. Zülafanın boynunu yapamasaydım uyandılacaktım daaa, yaptım! dedi. 
Çok vicdan yaptım çok..




10 Ocak 2012 Salı

Sinirler gerilince doooğru eski albümlere

Sinirlerim çok tepeme zıplayınca eski fotoğraflara bakmak iyi geliyor..
Hele ki sinirimin boşuna zıpladığının farkındaysam, hem kızgınsam hem de içimden 3 yaşındaki bir veledin boyundan büyük laflarına gülmemek için kendimi zor tutuyorsam, o zaman dön bak eski fotoğraflara, şöyle en keyiflisinden olsun, bol kahkahalısından, sakinleş..
Bu resimlere dönüp bakmama sebep ise:
Beşte eve giren bir insan yavrusu saat dokuza kadar puzzle yapar mı?
Hadi abartmayayım, arada yemek yedi, haftasonu istediği ama almadığımız oyuncak bir şekilde aklına düştü (sanırım puzzle larin birinin üstündeki resimden yola çıktı ) biraz ağladı, bir de bisiklet kaskına cam takmamı istedi, çünkü o büyümüş ve büyük abilerin camlı kaskı olurmuş..
Bunlar haricinde kalan tüm zamanda da puzzle yaptı.
Sanki 3 senedir biriktirmiş bütün puzzle aşkını, merakını da bu akşam taşmış artık dayanamıyormuş gibi..
Boz yap, bir daha boz, bir daha yap, hepsini yap yanyana diz halıyı doldur, sonra tekrar boz, tekrar yap..
Hiç bir diyeceğim yok, bana bulaşmadan, en fazla anne bir seyret bak nasıl yapıyorum diyerek bunca saat geçirmesi ohh mis tabii..Arada puzzle üstü resimlerden hikayeler uydurmak, dur filin yanına trenlisini koyalım, o da binsin gitsin misali renklendirmek,.
Buraya kadar herşey çok güzel.
Amaa ya o harcanamamış enerji ne olacak?
Saat dokuzda yatma zilleri çaldığında, normalde uykuya kendi rızası ile giden çocuk, yok uyumayacağım diyecek.. Bir tane daha yapayım, baba bak en zorunu yapalım vs diye uzayan diyaloğu bu son, bunu da yap yatıyoruz diye keseceksin, o devam edecek:
' Yok bunu yapalım sonra bir tane daha yapalım sonra yatalım.'
Cebren ve hile ile pijama giydirip yatağa sokmak çözüm olmayacak,' bu pijamayı sevmedim, ötekini giyelim, ama ben bununla rahat edemedim, ama yok kaşındım.. ' diyecek. Sanki her akşam başka pijama giyiliyor da bu giydiği kaşındırıyor beyimizi..
Artık sesim yavaş yavaş yükselmeye başlamışken ve o yüzüme artık kızdığımı anlayan kocaman bir çocuk gibi bakıyorken, git o zaman değiştir pijamanı dememle, ama anne ben çıkarabiliyorum da daha giyinemiyorum ki, ne yapıcaz şimdi deyecek ve ben gülmeye başlayacağım böylece işler iyice çığrından çıkacak..
Olacak ve olan bu..
Şu an saat 11 itibari ile yeni uykuya daldı. Bana bir kitap babasına bir kitap okuttu. Pijamasını değiştirdi. Her ikimizi de yatağa yanına soktu, yani bütüün istediklerini bir bir yaptırdı ve uyudu..Üstelik babasını da uyuttu..
Bana da kalkıp sakinleşmek için yazdan kalma resimlere bakmak düştü.


Halbuki ben bu akşam bir iki bölüm House izlemek istiyordum,,
Puzzle ve uykuyu bahane edip sinirlenmeme neden olan , içimi sıkan şeyi ve günün tatsız haberini çitlediğim çekirdeklerle çöpe atmak istiyordum,,
Bu saatten sonra ise bu gülen suratlarla sakinleşip ancak uyurum,,





2 Ocak 2012 Pazartesi

Mozaik Oyunu

Geçen haftalarda Toyzz Shop' ta Evrim' in bahsettiği SES marka hobi oyuncaklarını görünce, yine onun denemiş olduğu mozaik oyununu almıştım. Acil durumlarda açılmak üzere bekliyordu..
Bugün durum çok acil olmasa da, hasta babayı oğlanın gazabından bir miktar kurtarmak hem de kendi işlerimi en kısa zamanda kotarabilmek için kahvaltı sonrası çıkardım ortaya.

Bir taşla hem hasta çocuğu dinlendirmek, hem oyalamak, hem zaman kazanmak, hem de ince motor bıdıbıdısı olmak üzere pek çok kuş vurduk sayesinde..
Üstelik çok da uygun bir fiyata..
Deneyin derim :)





14 Kasım 2011 Pazartesi

Boş Ev

99 depreminden sonra yurdun camlarındaki demir parmaklıklar üstüme üstüme gelince, sanırım bir daha asla oturamayacağım güzellikte bir öğrenci evim olmuştu. Anadolu Hisarının tepesinde, mahalle içinde, üstelik bahçeli, kocaman balkonlu, köpekli kedili, hem de manzaralı..
O evin kirasının nelerle ödendiği, annemle babamın bir yandan deprem anısı, diğer yandan çocuklarını kocaman bir şehirde, tek başına oturtmanın verdiği iç huzursuzlukları ile nasıl başa çıktıkları başka başka hikayeler..
O evdeki ilk kışımda hiç yalnız kalmadım ben..
Kızların biri yoksa biri gelirdi..Yalnızlıktan ürktüğümü, uykularımın aylar sonra hala bölündüğünü bilirlerdi, hiç ses etmezler sanki zaten orada yaşıyormuş gibi damlarlardı eve.. Onların varlığı çok iyileştirdi beni o sene..O evde okuduk, eğlendik, sıkıldık, misafir ağırladık, yeni yıllar kutladık, bahçedeki azgın ve kızgın köpeğin elinden kıl payı kurtulduk defalarca..O zamandan sonra evim hiç boş kalmadı. Daha sonra Canan' la birlikte oturduğumuz bekar yıllarımızda, yine dolar taşardı evimiz..Kardeşler, sevgililer, arkadaşlar, eş dost, kediler..
Zamanla hepimiz yalnızlaştık, küçük ailelerimiz minik arkadaş gruplarımız oldu.. Hepsini çok sevdik, öyle de mutlu olduk, hem de çok.. Ama son haftalarda kapımızın çokça çalınması, evin bir dolup bir boşalması, araya bir de bayram girmesi, büyükler küçükler herkesin ister istemez bir araya toplanması o günlere götürdü beni..Bayram dönüşü biraz dinlenip Canan- Ozan- Deniz üçlüsünü beklerken, aradığım arkadaşlarımın hiç biri nerede buluşuyoruz demedi, herkes evin yolunu biliyordu ve zaten hep buraya gelinirdi..
Bir hafta önceki doğumgünü toplaşmasından sonra da böyle güzel bir his kalmıştı içimde, evet bu aynı histi işte..
Hızlı bir yemek organizasyonu yaptık ailecek ve sanırım yıkadığı brokolilerin, rendelediği kerevizlerin, tencereye attığı barbunyaların arkadaşlarımız için olduğunun farkındaydı cüce, pek hummalı çalıştı..
Evrim - Demir ikilisinden her zamanki gibi bomba bir oyuncak seçimi kalabalık evde uykuya direnme saatlerinin acısını azalttı..Kulakları bol bol çınladı :)
Bu sabah boşaldı tüm ev.. 
Babalar işe, sıpalar okula, bu yamuk emzikli gülen surat anneannesine yol aldı..
İşte şimdi üstüme yıkılıyor duvarlar..
Yaşlandıkça annesine benziyor insan, birileri gittikten sonra içime çöreklenen boşluk hissini biz evden çıkarken annemin yüzünde de görürüm hep.. Bu his o his işte..
Ama olsun evimizi dolduracak kadar çoklar ya varsın olsun onlar gittikten sonra ben bomboş kalayım :)

10 Ekim 2011 Pazartesi

Yağmurdan girdim, nedenden çıktım

Evin içi çok soğuk yada bana öyle geliyor,,
Balkon kapısının kapanma zamanı da daha gelmedi sanki,,
Hem yağmur çok güzel yağıyor, hem de daha kapı pencere kapalı oturma haleti ruhiyesine girebilmiş değilim,,
Hava karanlık,,
Elim hiç bir işe gitmiyor, öyle garip bir ruh hali ile başladım haftaya,,

Bu mini ağacın ne olduğunu bir türlü öğrenemedim,,
Dalları bizim balkonda ve baharda nasıl güzel kokuyor,, Hanımeli gibi bir koku buram buram,, Üzerinde öbek öbek arılar tabii,,
Bu miniminnacık meyvemsi şeyler de hep üzerinde, yeşil yaprakları da,,
Seviyorum kendisini, bir de adını öğrenebilsem,,
Şimdi Arda olsa ' Neden' derdi.. Neden meyveleri var?
Hiç bitmeyen bir Neden' ler silsilesi hayatımızda şu ara,,
Zaman geçtikçe bu Neden sorularını üç gruba ayırdığımı farkettim.
Birincisi gerçek sorular. Bazen cevaplarını benim de bilmediğim yada anlatmakta zorlandığım. Neden akşam oldu? Neden böyle bir ses çıkarıyor? gibi gibi,, Bunların arasına Nasıl' lar da giriyor bazen ve aslında anlatmak, anlatabilmek için öğrenmek keyifli.
İkincisi sırf konuşmak olsun diye sordukları, bazen saçma ama cevabı kolay, laf olsun torba dolsun, ağzı boş kalmasın diye.. Neden fırını yaktın? Neden içeri gittin ? gibi gibi..
Beni en zorlayan üçüncü grup Neden' ler.. Kızdığında, üzüldüğünde, duymak istediği ' olumlu' cevabı duyamadığında, istemediği bir şeyi yapmak zorunda kaldığı anlarda,, Ne kadar açıklarsam açıklayayım kendi istediği cevabı alana kadar Neden, Ama neden? diye devam eden sorular,,
Bu tarz bir soru silsilesinin içine girdiğimizde sinirlendiğimizin de farkında olması ve hatta bazen sırf inadından yapıyor olması ise sabır eşiğimizi oldukça zorluyor, bir gerçek,,
O sordukça ne çok şeyi bilmediğimi farkediyorum, kelime haznemin yetersizliğini,,
Düzgün cümle kurmakta zorlandığım anlara denk geliyorum mesela,,
Devrik cümleler yada anlayabileceğinden daha karmaşık anlatımlar, aynı kelimenin yerine daha basitini ararken zorlandığım anlar,,
Bir de onun anne olup benim Arda olduğum oyunlarda yüzümde patlayan saçma cevaplarım ve yapmamam gereken hal ve davranışlar,,
Kim kimi büyütüyor anlayan beri gelsin :)

Üzerine oturduğu buz kutusu şoför koltuğu, ayağının altındaki buz kalıpları pedallar, elindeki de direksiyon.. Oldu mu sana bir kamyon..



7 Ekim 2011 Cuma

Kış tarifesi - Üç yaş tarifesi

Bir hafta oldu döneli..
Gittiğimiz gün iyileşti Arda.
Az eşya ile gidip daha azı ile döndük, bavulumuzdakilerin bir kısmını Deniz bebeğe, kova küreklerimizi balıklara bıraktık..
Hiç tatil fotomuz yok elimizde ama çok güzel dinlenmiş, dostları ile hasret gidermiş, bebek koklamış, balık kovalamış üç adet bünye var..
Üç senedir ilk defa, çocuğumu ' pek hareketli maşallah' diye seven insanlarla karşılaştım bu tatilde.. Bunun türkçesi 'pek yaramaz vah vah' mı demek oluyor diye düşündüm bir an ama, 'hareketli' sıfatını kazanmak için yaptığı şeyler konuşmak, soru sormak ve koşmaktan ibaretti..Şaşırdım ve eğlendim, hele ki bu sözü sarfeden teyzelere size kolay gelsiin deyip vedalaşınca daha bir eğlendim :)
Gelir gelmez kış tarifesine geçtik. 
Gece 1 de eve girip ertesi sabah 10.30'da Yapıncak'taydık. 
Yazın aralıklarla devam eden okul, tam gaza döndü. 
Kış tarifemizin vazgeçilmezleri yemek listesi ve Yapıncak aşkı, buzdolabı üzerinde yerini aldı hemen.
Arda biraz zor geçirdi bu haftayı, ağlamadı sızlamadı ama yeni geldim ben okuldan, yarın mı oldu, hani Hello' ya gidecektik, daha hafta bitmedi mi şimdi diyerek gitti sabahları..Pazartesi günü öğle uykusunu protesto edip, peki uyuma  o zaman diyen öğretmeninin yanında sızmış, uyanınca da neden beni uyuttun diye ağlamış mesela.. Bu krizin hemen sonrasında da ingilizce dersine girmek istemeyip dışarıda oturmuş ama aklı da içeride kalmış. Tefle ders yaptılar ama ben göremedim diyor. 
Okula yeni başlayan ve ağlayan arkadaşlarından da biraz etkileniyor. Her ne kadar onları avutsa da, öğretmenini çok kıskandığı ve ağlayan birisi olunca huzursuzlandığını öğretmeni ile olan konuşmalardan biliyorum.
İşin güzel tarafı şu ki akşamları çok keyifli dönüyor eve ve tüm günün özetini akşam kendisi geçiyor bize. Uyumadım, ağladım, derse de girmedim yada pasta yedik, şunu oynadık, bu şarkıyı öğrendik vs gibi. O gün kim gelmiş, kim gelmemiş, bahçeye çıkmışlar mı ne varsa hepsini tek tek anlatıyor. Yüzde 99 u doğru oluyor anlattıklarının. Okuldan eve notlar getiriyor, iletiler..Selin Hanım anneni kocaman öp dedi, gel öpücem yada Dilek öğretmenim kalemlik istedi bizden gibi..
Ve akşamüstleri oyunlara verdik kendimizi bu hafta. 
Babası gelene kadar önce mutfağı kolaçan etti. Kek bitmiş anne kek yapalım, kurabiye yapalım diyerek aşçılığa girişti. Yada daha bitmemiş bak var, bitince yaparız diyerek beni oyuna çekti. 


Aslında mutfakla ilgili iki derdi var, birincisi mikseri kullanmak, ikincisi de yaptıklarını okula götürmek. Ben zaten geçen kıştan beri menüye göre yapıp gönderiyordum okula ama bunları paylaşmanın keyfine varması hoşuma gittiğinden ses çıkarmıyorum. O istedi biz yaptık bu hafta. Bir de ısırdıklarını tekrar geri koymasa.. :)
Her akşamüstü mutlu mesut geçmiyor tabii, dalaşıyoruz arada. Benim de kızdığım anlar oluyor, bazen kendi yorgunluğum bazen de onun inadı yüzünden ses tonumu ayarlayamadığım anlar. En çok öyle zamanlarda farkediyorum, ağlamamak için nasıl da dikleştiğini, inadının nasıl da yüzünde belirdiğini, koca adam cümleleri ile bana cevap verip, gözyaşlarını, titreyen çenesini nasıl zapt ettiğini.
Gurur mu, yoksa öfkelendiği için, kendi lafını geçirmek istediği için mi yapıyor bunu bilmiyorum. Bildiğim çok zamandır ağlamıyor Arda. Ama ile başlayan yüzlerce cümle kuruyor da kendini koyverip ağlamıyor..Ne fena aslında..
Televizyon ve bilgisayarla hiç ilgilenmeyen oğlan bu hafta ilk defa 10 dk civarı birşeyler izleme sabrını gösteriyor, kendi talebi ile. Ama bu izleme seansları anneee bak sana anlattiim mi ne oldu diye sonlanıyor. Memnun muyum bilmiyorum..
Sabır ve dikkat süresinin uzadığını hissediyorum yavaş yavaş.
Bunun bir göstergesi tatil boyunca çook oyalandığı puzzle lar. Evde pek ilgilenmese de tatilde özellikle yemek öncesi ve sonrası zamanlarda, dinlenmek istediği aralıklarda çok oynadı. Okulda da canla başla yapıyormuş , nedense :) Canan' a bunu kapıp getirdiği için çok dua ettim. Her zamanki gibi başarılı bir seçim yapmıştı. :)

Bir diğeri de iki kişi karşılıklı oynanan oyunları sonuna kadar oynaması. Bu ay Meraklı Minik' in verdiği Kirpi Gözleme Oyunu' nu defalarca oynadık mesela. Bundan güç alıp bu tip oyunları ufaktan çıkarıyorum ortaya.
Sonuç olarak döner dönmez hızlı bir giriş yaptık hem okullu günlere hem de serin havaya,, 
Tüm bunların arasında bahçeli evimizi kapadık, oradaki arkadaşlarımızla vedalaştık. Eve bir sürü eşya taşıdık. Derlendik toplandık. 
Bu sonbahar benim için de, Çağlar için de yeni bir düzen ve tabii Arda için de.. 
3 yaşa bir ay kala deviniyor, değişiyor, bize de ayak uydurmak düşüyor..

Paylaş

23 Eylül 2011 Cuma

Tatile iki kala..

Çok olağan başlamıştık sabaha..
Anneeee kakam geldi! dedi. Baktım kaka değil su..
Hayatında ilk defa ishal kaka yaptı bu sabah. Bebekliği, minicikliği hepsi dahil..
Kendisi pek rahat, pek normal ama beni aldı bir düşünce. Bir hafta içinde aralıklı günlerde kusma , arkasından ishal bir kaka..Ateş yok halsizlik yok hiç hiç hiç bir şey yok..
Acaba bu buğday mevzuu bizi sindirim sisteminden mi vuracak? Yok eğer buğday değilse o zaman nedir durup durup 2-3 günde bir hortlayan ki buğdaylı birşey de yemiyor bu aralar? diyerek didiklenmeye başladım. Ateşi çıksa ona da razıyım en azından bakteri, virüs her ne haltsa ortaya çıkar, yapacağını yapar çeker gider ..
Neyse ki Çağlar sakin adam. Doktoru aradı, not bıraktı. Daha salı günü görüşmüş, anormal bir seyir izlerseniz belki bir kan tahlili yaparız demişti.
Saat 10' a kadar ben kendimi didikledim, Çağlar oğluyla oynadı. Doktor amca geri aradı.
Bir kere ishal kaka yapmış olmak hiç bir şey demek değil. Kusmalarla bağlantısı olabilir de olmayabilir de, izleyin, tatilinizi yapın, geri dönünce görüşürüz dedi. Bütün bunlara dayanak da sıpanın enerjik hali, en ufak bir rahatsızlık belirtisi göstermemesi oldu.
Ama anne kişisi gerilmiş, bavul hazırlanacak, Arda' ya ekmek yapılacak, alışveriş yapılıp en azından Arda için yemek yapılacak..
İşte tam bunlar kafasından geçerken ve bu sırada evdeki bütün telefonlar çalarken, sıpa gelip elimdeki telefonu çat diye kapadı. Sesimdeki ton farkını da fırsat bilip cozurtulu bir ağlama tutturdu..
Anne ağlar- Arda ağlar şeklinde giyindik, bari dedik baba bizi markete kadar bıraksın da hem hava alalım hem alışveriş yapıp dönmüş olalım, ikimiz de sakinleyelim.
Güzel bir karardı, marketten çıkana kadar..
Çıktım ki evin anahtarının olmadığını farkettim.
Çağlar Mecidiyeköy'den Çengelköy' e U dönüş yaptı, bizi kaldırımda yakalayıp ters geri eve attı.
Ne birtanecik kocam var ki gık demedi.
Bunca yolu bana geri döndürdün demedi.
Sabah sabah ikiniz birden zırıl mırıl beni yediniz demedi..
Demedi işte hiç bir şey demedi..
Oğlunu öptü, şakalaştı, sanki sabahın köründe normal normal işe gidiyormuş gibi çıktı evden ters geri aynı yolu gitmeye..
Biz ise saat 13.30 itibarı ile mide ve popo kaynaklı hiç bir sorun yaşamadık. Pilav pişirdik, tamirat yaptık, yemek yedik, kitap okuduk ve Arda uyudu.
Tonla yapılacak işe rağmen ben de bu resimlere daldım.
Ne çabuk geçiyor zaman, ne çabuk büyüyor çocuklar,,
Hep iyi olsunlar istiyor yürek ama hayat bu iyisi de olacak kötüsü de değil mi?
Bu halimize şükür, bin şükür..




Paylaş





LinkWithin

Related Posts with Thumbnails