4 yaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 yaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Temmuz 2013 Çarşamba

Karnı Burnunda Anne Okul Ararken..

Bir rüzgarlı, bir güneşli, bir yağmurlu şu dalgalı havalar öyle iyi geldi ki bana..
Sıcaktan kendimi evin içinde bir köşeden bir köşeye atıyor, klimayı bir açıp bir kapatarak hava ile orta noktada buluşmaya çalışıyordum.

33.haftayı geride bırakırken, bir yandan sıcakla boğuşup, bir yandan ufak tefek hazırlıkları hızlandırırken Arda'nın okul değişimi bomba gibi düştü gündemimize. Oysa ki hiç niyetimiz yoktu böyle bir değişikliğe. Eve bebek gelirken O'nu okulundan alıp başka bir yere vermek aklımızın ucundan geçmiyordu. Memnunduk da halimizden.

Arka arkaya birtakım  değişiklikler oldu okulda. Olmadı, sinmedi içimize.. Bir kaç ay daha izleyelim neler olacak görelim dedik önce ama sonra sene ortası değiştirmek zorunda kalırsak Arda'ya da bize de zor olacağına karar verdik. Üç senedir gittiği okuldan ayrılmak zaten kolay olmayacaktı, bir de sene ortasında olması ihtimalini göze alamadık. Ben de kendimi elimde okul listeleri, bilgisayarın karşısında buluverdim.
Gideceği ilkokulun anasınıfı mı, yoksa özel bir anaokulunun anasınıfı mı, devlet mi, özel mi den başlayan ve gittikçe detaylanan bir sürü soru içinde buldum kendimi.

Bir de zaman kısıtı girdi işin içine. Bebekten önce yapabilirsek bu değişikliği hepimiz için iyi olacak. Bebekten sonrası zaten bir bilinmezlik, bir de yeni okula hepimizin alışması sanki işleri daha da zorlaştıracak.

Hepsini geçtim, araştırıp konuştukça, danıştıkça, darmadağın edilen eğitim sisteminin anne-baba ve çocuğu nasıl bir çıkmaza soktuğunu daha da iyi anlıyor insan. Mevcut ve gelecek nesillerin plansız programsız üzerinde oyuncak gibi oynanan bir eğitim sisteminde salınıp durarak büyüyeceklerini iyice kafama sokmak , belki bir noktada kabullenmek içimi şişirmekten başka bir işe yaramadı.

Çok fazla seçeneğimiz yok. Elde olan seçenekler için de günlük düzenimizde ciddi değişiklikler yapmamız gerekecek. Bir kaç gün içinde karar vermeli, Arda'yı da kendimizi de yeni düzene alıştırmaya başlamalıyız.
Oysa benim hala soracak çok sorum, danışmak istediğim bir kaç kişi daha var. Konu çocuk olunca sorular, soru işaretleri hiç bitmiyor.

Öte yandan yaklaşık iki haftadır evdeyim. 20 li haftaların sonundan beri kendini devamlı hatırlatan sol bacağıma, geçen hafta oldukça şiddetli kasık ağrıları eklendi. Bir önceki geceyi kasıklarımda yüksek bir basınç ve hareket ettikçe canımı acıtan ağrılar ile geçirince dün sabah kontrole gittim. Sıpa oldukça aşağı inmiş, pozisyonunu almış, kafasını sezeryan dikişine dayamış, hissettğim basınç bu yüzdenmiş. Kasıklarımdaki sancılar ise leğen kemiğinin basınç nedeni ile esnemesi sonucu oluyormuş. Az hareket, bol dinlenme ile son haftaları geçirmem gerekiyor. Zaten bu sefer üzerimde kocaman bir ağırlık hissediyorum. Hani derler ya ağırlaştım diye, o ağırlaşmayı iliklerime kadar hissediyorum işte.

O içerde büyüye dursun, ben mecburi işler dışında evde sakin günler geçiredurayım, kafamı okul konusundan daha çok meşgul eden bir şey yok. Konu kendi çocuğun bile olsa, onun adına karar vermek pek zor, üstelik pek yakında kararlarımıza konu olacak kişi sayısı ikiye çıkacak. Tecrübelerimizin bize yol göstereceğini umuyorum :)

16 Mayıs 2013 Perşembe

27.hafta - Kucağımda hala yer var..

22.hafta ve 26.hafta arası nasıl geçti anlamadım.
24.haftada yapılan 100'lük şeker yüklemesi Arda' ya hamile olduğum zamanki kadar vahim çıkmasa da 'dikkat et, yediğine içtiğine bak da ye' deyivermişti.
Daha fazla hareket, daha az üç beyaz dedi doktor ve diyetisyene gitmeme gerek görmedi.
Bu uyarı ile kendime gelmeye başlamışken ve bolca sapıtıp yoldan çıktığım yeme içme şeklimi düzene sokuyorum derken bir sabah balon gibi şişmiş ayaklarla uyandım.
Bir önceki gün ayaklarımda hissettiğim rahatsızlık hissini o gün dükkanda çok fazla ayakta durmama ve hep sandalye tepesinden ayaklarımı sarkıtmama bağlamışken,ertesi sabah poğaçaya dönmüş ayaklarımı görünce aklım biraz karıştı.
Yine de acele etmeyip bir süre bulduğum her fırsatta ayaklarımı uzatmaya çalışarak devam ettim. Gel gör ki ne kadar yatarsam yatayım, ayaklarımı ne kadar havaya dikersem dikeyim o ayaklar eski haline dönmedi.
Bir sonraki kontrolde dedim ki bu ayaklar benim değil..Sabahın 10'undaki kontrolde şiş bileklerimi gören doktorum ise beni doğruca tahlile yolladı tabii.
Daha az üç beyazın yanına, daha çok protein de eklendi diyetime.
Tahlilde ayaklarımın şişmesine neden olabilecek kadar şeker ve protein kaçağı çıkmadı çok şükür ama ilginçtir ki izleyen 72 saat içinde sanıyorum ki tüketmediğim şeker ve hemen her öğünde az da olsa almaya çalıştığım proteinle ayaklarım iniverdi.
İnsan vücudu acayip bir sistem..Eksiğini gediğini bir yerden haber veriyor , anlayana tabii..
Nitekim son bir iki gün öğünlerimi sebze ve meyveye- elimde olmadan- çevirdim ki baktım bu sabah ayaklarım yine benimkiler değil..
Ve 27. hafta itibari ile tam da Arda'yı doğurduğum kilodayım!!
Arda 36. haftada doğmuştu. Böyle bakınca 5 sene önce bu kiloya 2 ay sonra gelmiştim ve doğumdan hemen sonra da o kilonun bir kısmı doğal olarak gittiğinden, bir vücudun kendine fazla gelen kiloyu taşımasının nasıl birşey olduğunu pek anlamamışım.
Fiziksel olarak güçlü ve dayanıklı biri değilim zaten.
Ne çok  fiziksel aktivite yapabilirim ne de zamanında öyle çocuğunu sırtlayıp taşıyabilen annelerden olabildim. Hemen belim boynum eğrilir, çok çabuk yorulurum.
Şimdi de üzerimdeki ağırlığı taşıyamıyorum. Özellikle sol bacağım bana bu gerçeği sık sık hatırlatıyor.Bunun için pek de yapacak birşey yok. Daha çok yürüyüş, ağrıdığında ise daha çok dinlenme..
Bunların hepsi içerideki sıpanın bana etkileri..
Kendisi ise iyi çok şükür.. Oldukça hareketli ve kontrollerde keyfinin yerinde olduğunu söylüyor doktorum.
Evde başka bir çocuk varken insan zaten karnındaki ile çok da ilgilenemiyormuş.
Üzerimdeki ağırlık ve kendini hatırlatan bacak ağrım da olmasa çoğu zaman aklım evde, işte ve Arda'da..
Arda şimdilik heyecanla bekliyor bebeği. En azından öyle görünüyor..
Henüz tek bir çöp bile almadık ama o her an bebeğe birşeyler hazırlama hevesinde. Giysilerini alalım, yatağını alalım vs sayıp duruyor. Henüz erken deyip duruyorum ama hevesini de kaçırmak istemiyorum.
Öte yandan bu sabah kucak kucağa ayılmaya çalışırken, 'Anne artık ineyim kucağından da bebek ezilmesin!' deyiverdi..Fena oldum.
Bir kere bile çıkmadı ağzımdan kucağımdayken bebeği eziyorsun vs gibi bir laf. Aksine devamlı, kucağımda ona hep yer olduğunu söylüyorum, kendisini kucaklayıp taşıyamasamda her fırsatta kucağıma almaya çalışıyorum. Yerde onunla oynayamasam da mutlaka benim de rahat oturabileceğim bir düzenek kurup devam etmeye çalışıyorum.
Ezmiyorsun, ezilmez o merak etme dedim, daha kucağımda çok yer var ikiniz de sığarsınız. Geri geldi çıktı kucağıma tekrar ama o arada dikkati de dağıldı,  gidip tahtasına bir at arabası çizmeye başladı..
Boğazımda yumrukla kalan ben oldum :)
Belki de onlar kendi dengelerini kendileri kuruyorlar zamanla. Biz yada şimdilik ben an azından, hissettiğim suçluluk ve eksik kalma korkusuyla onun dengesini kurmasına engel oluyorum..
Daha bir rahat olmak lazım..
Nitekim sabah Itır ve Arda'nın gönderdiği kitabı okurken, benzer cümleye orada da rastladık 'annelerin kucağında her zaman yer vardır' diyordu. Pek hoşuna gitti. Sanki doğrulandı söylediğim..
Neler olacak, yeni düzen bizim evimizde nasıl kurulacak, yaşayıp göreceğiz..




13 Mayıs 2013 Pazartesi

"Herkes salondaki eşyasını toplasın!" Gaddar anne söylemi mi?

Bir süredir sabahları Arda' ya yatağını toplatıyorum.
En başta bir iki sefer birlikte topladık. Sonra onun "herşeyi kendim yapabilirim" yaşı olduğu için, kendisi toplamaya başladı.
Tabii ki onun topladığı yatak, toplanmış olmuyor..
Ama ellemiyorum.. Zaten çok eciş bücüş olursa kendisi de beğenmiyor.. Bir miktar yardım istiyor hallediyoruz.

Asıl iş onu yatağın başına getirmek.
Bir tek bizim evdeki model mi böyle bilmiyorum ama bir şeyi binbeşyüz defa söylemeden yapması çok ama çok nadir oluyor.
Her sabah kurulmuş plak gibi konuşuyorum, sabah hazırlığımızı yapmamız lazım, önce banyoya, sonra yatağını toplamaya, sonra giyinmeye, sonra kahvaltıya, bıdı bıdı bıdı.. Kendi sesimden nefret ediyorum bazen.
Bu bıdıbıdı seansı kavga dövüş ve bağrışma şeklinde olmuyor ama olsun.
Sabah uyanınca evde dırdırlayan bir anne var işte!
Yazık aslında ne çok sıralı iş var yapılacak, hem de sabah gözünü açar açmaz..
Ama öte yandan babası ile benim benzer sorumlulukları yerine getirdiğimizi görmesini, o yatağını toplamak için debelenirken birimizin yatak odası topladığını birimizin kahvaltı hazırladığını farketmesini istiyorum.
Tembel bir çocuk Arda. Bunu kabul edip, onun ağırlığını, sallanmasını göze alarak, sakin kalmam gerekiyor.
Yatak toplamaktan çok daha çetin bir savaşı salona yayılan oyuncaklar için veriyorum aslında..
Yatak toplamak ve sabah hazırlığı kısmında kavgasız dövüşsüz bir rutine girmiş olsak da salondaki oyuncakları toplama konusunda Arda benden 1-0 önde.
Şöyle ki, akşamları yatmadan önce başlayan oyuncak toplama serüveni, ertesi sabah servis gelene kadar sürebiliyor. Birazdan toplarım, birazını toplayayım gerisini sabah toplarım, çok yoruldum toplayamayacağım.. gibi gibi bir sürü cümle kuruyor.
Hiç birimizin salonda eşyalarımızı bırakmadığımızı, topladığımızı, isterse kendi odasında istediği kadar dağılabileceğini söylediğimden beri de eğer azmedip toplarsa odasının ortasına bırakıyor ve odamı böyle bırakmak istiyorum diyor.
Tamam çocuğum bırak diyorum o noktada mecbur:)
Bu iş böyle sürüp giderken farkettim ki, salondan küçük parça oyuncak toplamamak için onlarla oynamayı bıraktı!
Odasına yayılmak istemiyor, bizimle de oynamasın ama yanımızda oynasın istiyor. Gel gelelim o başında saatler geçirdiği legolar, playmobiller ortada yok. Hatta daha az parçayı toplamak için koca parçalı eski legolarını bile getirdiğini gördüm ki, pes dedim!
Bu tembellik mi yoksa inat mı?
Çocuğumu biraz tanıyorsam bu inat ve ben o inattan giderek daha çok tırsıyorum..
Yani dörtbuçukluk bir cüce sırf benimle inatlaştığı için ve bunu ağlamadan kavga etmeden sürdürebilmek için, keyif aldığı şeylerden vaz mı geçiyor???
Daha önce benzer bir konuda çatışmış olmasak ve bunları kaldıracağım, hafta boyunca oynayamayacağız ihtarımı hiçe sayıp, gerçekten de ortadan kaldırdığım oyuncakları hafta boyunca bir kere bile arayıp sormamış olmasa, inadın da bu kadarı yok artık diyeceğim ama diyemiyorum..
Yatağını toplaması, eşyalarına sahip çıkması, yerine kaldırması ve benim bunları yapmasını rica ediyor olmam bence gaddarlık değil, alışkanlık haline gelmesi için biraz da gerekli..
Ama işi inada bindirip, kendi keyfinden vazgeçiyor olması biraz canımı sıkıyor.. Beni onu keyif aldığı şeylerden mahrum bırakıyormuşum hissine sürüklüyor.
Nitekim bu akşam da yatmaya hazırlanırken gel de halıdaki oyuncakları toplayalım dedim. Şimdi bundan bahsetmeyelim , sabah konuşuruz dedi, iyi mi??
Olur çocuğum sabah konuşuruz..







25 Nisan 2013 Perşembe

Şaşkın Diyaloglar

Arda: Saklambaç oynayalım mı?
Ben: Olur ama beş dakika bekler misin? Ellerim çok kirli..
Arda: Aaaaaa!!! O zaman ben de kendi başıma oynarım!
İç ses: Kendi başına? Olur :)

Arda: Anne, önce sen vardın, sonra bir adam buldun, adını Çağlar koydun, sonra evlendiniz, sonra ben oldum, sonra o da benim babam oldu dimi?
Ben: !!?? O pek öyle değil annecim ama :))))

(Bu diyolog henüz bebekten haberi olmadığı ilk aylarda.. )
Arda: Senin göbeğin neden kocaman? Bebek mi var içinde?
Ben: Evet olabilir annecim.
 (Sessizlik... Düşünür, içeri gider ve gelir..)
Arda: Yok yok bebek değildir o, senin yaptığın yemeklerdir!

Arda: Anne bebek doğunca biz dört kafadar bir resim çektirelim, olur mu??

( Bebeğe isim konusu konuşulurken.. )
Arda: Anne bu bebek zenci doğarsa adı bla bla... olsun!!!
( Zenci kısmından sonrasına dikkatimi veremediğim için adını anlayamadım :)))
Ben: Zenci mi??? :)))  Pek mümkün değil annecim ama sen nerde gördün zenci bebek?
Arda: ipadde..
İç ses: ipadin neresinde var yahu zenci bebek?

13 Aralık 2012 Perşembe

Günün yetmemesinden tek yakınan ben değilim, ne çabuk akşam oluyor, ne çabuk kendimizi uykuya teslim ediyoruz belli değil..
Ama sanırım aynı anda da yaşlanıyorum ! :)
Sabahları saat 5.30 ben hop ayakta!. Bu ne yahu?
Sabahları 5.30' da kalkınca gün yetiyor mu? I-ıh!
Daha gün aymamış,kimse ayılmamış, daha sabah soğuğu var, karanlık..Güne yetişmek için birşey yapasım gelmiyor o saatte içimden.. Tek isteğim okumak oluyor, al kitabını eline ve güneşi bekle, miss..
Uzun zamandır okuyamadığım kadar çok kitap devirdim sabah saatlerinde :)
Arada kalkıp kendimi ev işine de vurduğum oluyor ama yine de kahve-kitap yada kahvesiz, sıcak yatakta kitabın keyfi başka oluyor..
Bu sıralar eve dönüş de gecikiyor..
Arda'yı babası topluyor okuldan..Dükkan koliden, paketten geçilmiyor..
Sağır sultana duyuracak kadar yazdık orada burada fuara gidiyoruz diye..Pek heyecanlı, pek koşturmacalı ama gel gör ki bir o kadar da stresli ve yorucu..
Aklım fikrim standın önüne dizdiğimiz kolilerde :)
Ya bir şey olursa? Ya birşey devrilirse üstüne? Ya biri alır giderse? Se'ler sa'lar uçuşuyor kafamda..
Daha önce de fuar organizasyonu yaptım ama hiç bu kadar incik cıncık ürünle yapmamıştım..
Paranoyak mıyım neyim?
Kapıdaki güvenlikçilerle ahbap oldum stand kurulurken :)
Biraz önce son posta da çıktı yola..
Bayağı bayağı minik İyi Cüceler kurduk oraya! :)
Kitaptan oyuncaktan başladık, cücettolarımız, boyalarımız, kağıtlarımız, aylık programlarımız burada ne varsa herşeyden bir parça götürdük. Çocuklar yere otursun diye halı bile attık standın ortasına. Latife okurken etrafında toplaşıversinler diye düzenek, aynı dükkanda yaptığımız gibi..
Heyecanlı ve yorgunum nitekim :)
Şu üç günde çocuğumu ne kadar görebileceğim, kendisi okul, baba ve kocaman hala döngüsünde ne kadar rahat edecek bilemiyorum ama her güzel işin de bir zor yanı var, değil mi?
Yarın okulda, babası yine bir tiyatro ayarladı Cumartesi günü için, birlikte gidecekler, Pazar günü de halası ile başka bir yerdeki bir şenliğe gidecek, derken haftasonu bitecek..Fuara da gelir elbet bir ara :)
En çok hayal oyunu oynamayı seviyormuş kendisi, o yüzden oyuncakları ile çok oynamak istemiyormuş..
Bu sıralar inci inci üstüne çıkıyor ağzından, bir kısmı da inci değil, kocaman yorgan iğnesi kıvamında..
Evvelsi akşam yalnızdık, mutfaktaki işimi bitirene kadar oyalanması için, yada yanımda oynaması için bir nevi yalvardım, olmadı..
İşim bitince odasına gittik, hem oynuyoruz hem konuşuyoruz, daha doğrusu ben konuşuyorum, yok efendim işimi çabuk yapabilmem için izin verirsen oynamaya daha çok vaktimiz kalır vs vs.. Bağırmadım, kızmadım ama artık ne hissetti ise, durdu
 "Anne, ne zaman bitecek bu bana kızman şu anda?" dedi!!
Kızmıyorum dedim, hala açıklıyordum ki saf saf, kendimi tuttum sustum bir yerde..
Aynı akşam kitaplarımızı alıp yatağa gittik ama onun aklı hala akşamki konuda.
"Ama anne dedi, ben bazen ne oynayacağım bilemiyorum, senin bana söylemeni istiyorum".
Ben yine başladım, söylerim ama sen kendin de bulabilirsin, canın ne istiyorsa yapabilir beni de çağırabilirsin vs vs. Bu sefer de;
"Tamam anne tamam hepsini anladım söylediklerinin, hadi kitap okuyalım" dedi tıktı lafı ağzıma!
Çok konuşma dedi bir nevi. Söyledim işte ne istediğimi, yapıver dedi belki de..Bilmiyorum..
Tek bildiğim, bu işe soyunma sebeplerimden biri olan, işimden, kariyerimden vazgeçme nedenim olan sakin düzen moduna, Arda' yı karşılayabileceğim, onunla aynı anda evde olduğumuz saatleri mutfakta harcamayacağım moda en kısa zamanda dönecek olmam.
Şükür ki bunu yapmak eskisinden daha kolay..
Ve şimdi tekrar başa dönüyorum: )
14-15-16 Aralık tarihlerinde Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'n da düzenlenen IBS Anne Bebek Çocuk Fuar'nda 2. Salon Stand 17-18'deyiz, bekleriz :)

6 Aralık 2012 Perşembe

Empati

Azıcık geç geldim.
Uyumuş sıpa.
İyi ki de uyumuş, bu sıralar sabahları kendisini kazıyoruz yataktan. Geçen sabah 4 yaşında uyandıramazsak, 14 yaşında ne yapacağız diye iç geçirtecek kadar kalkmamakta direndi hatta.
Ve iyi ki de uyumuş, sanki 4'ü devirdiğinden beri daha bir kolay herşey. 4 yaşına ramak kala geçirdiğimiz azap dolu günler sanki bir sakinledi artık.
Daha makul, daha bir kocaman çocuk gibi..
Ya da bilmiyorum, fırtına öncesi sessizlik belki bu geçirdiğimiz dönem..
Ne olursa olsun soluklandık bir,  iyi geldi..
Yorgun hissediyorum son günlerde.. Bıkkın hatta.. Bazen enerjim tavan yapıyor hemen ertesi gün ise sönük bir balon gibi bırakıldığım yere yapışıp kalabiliyorum. Çok fazla okumak, çok fazla birşeyler seyretmek istiyorum, genellikle de yarım kalıyor hepsi..Sonunu getiremiyorum,, Yada çoğunlukla hiç başlayamıyorum,,
Her zamanki gibi listelerim var, yapılacaklar, yapmak istediklerim vs vs :) Bitmez bu listeler, ne biter ne yetişir :) Biliyorum artık :)
Tabii ki her şey bu kadar sıkıcı ve boğuk değil, arada hatırladıkça gülümsediklerim de var, mesela:
Tam da küçük adamla gündemimizde diğer insanlara karşı nasıl nazik oluruz, nasıl saygı gösteririz konuları varken ve haftasonu dükkan şu aşağıdaki fotoğrafı yaşarken, kendisi kulağımın dibinde müzik!! yapıyordu..


Annecim dedim, istersen etkinlik bitince müzik yapalım. Şimdi kitap okumaya ne dersin? 
Aldığım cevabı ve yüz ifadesini hiç unutmayacağım: 
' Ama anne ben senin şu anda çok yorgun olduğunu biliyorum. O yüzden kendim müzik yapıyorum. Sen nasıl kitap okuyacaksın ki bana?'
Ve okudum, tabii ki okudum.. Hem de en uzunundan Yemeğini Arayan Tırtıl'ı okudum. 
Ve günlerdir bu empati-sempati örneğine seviniyorum, garip mi? :)

8 Kasım 2012 Perşembe

Ağlak anne pasta süsü arayışında..

Çocuk demiş ki, pastamın üstünde krallı bişi olsun.
Anne de dümdüz normal bir çikolatalı pasta üstüne kral tacı ve kılıç yapar mısınız demiş pastacıya, pastacı da tamam demiş.
Sonra pastayı bir almış ki anne üzerindeki taç da kılıç da kırık..
Çocuğun gözleri sulanmış, kaldı ki kendisi biraz safmış. Çünkü daha o sabah öğretmenine "Ben bugün doğumgünü çocuğuyum ama annem pastayı çantama koymadı. Unuttu galiba"  demiş!! :)
Kapıda da önce pastayı görünce sevinip, sonra üzerindekilerin kırık olduğunu görünce üzülmüş çocuk..
Sonra da hemen çark etmiş: "Ben zaten kralla kraliçe istemiştim pastamın üstüne..hıh"
Ağlamamış ama çok içerlemiş.
Anne gözünden anlamış durumu..
Zaten keşke ağlasaymış daha kolay olacakmış..
Tamam demiş anne , yetişmemiş kralla-kraliçe, ama ben yetiştirip getireceğim parti zamanı, sen merak etme!..
Demiş ve çıkmış..
İşte o andan sonra anne olan bendenizin maratonu başladı efendim. Önce pastacı ile telefonda dalaştım. Ardından ağladım ağlayacağım , pastaneleri geziyorum ki pasta üzerine süs bulayım.. Vaktim dar, hava yağmurlu, trafik fena.. Aradığım şey de kralla kraliçe!!
Bir anda aklıma pastanın üzerine pasta süsü yerine oyuncak kral ile kraliçe koysam fikri geldi ve oyuncakçıya çark ettim. Yol üstünde de başka bir pastacı görüp, bir anda oyuncak fikrinden tekrar çark edip içeri daldım.
Durumu anlattım, çok acil, ağlıyor çocuk ( halbuki ağlayan benim o anda! ), çok üzüldü bana bir minik süs ne olur derken, yok dediler sadece süs yapamayız. Sonra benim halime acımış olacaklar ki tamam dediler ama  sizin istediğiniz saate yetişmez. Tamam olsun dedim, yetiştirebildiğiniz zamana yapın.
Ordan çıkıp yine de girdim oyuncakçıya, o muydu bu muydu derken, iki adet playmobil adamcığı, biri şovalye, biri kraliçe,  ilişti gözüme. Kaptığım gibi doğru okula geri.. Mutfağa girip koydum pastanın üstüne, sanırım o an deli olduğumu düşündüler :)

Sonuçta Arda pastaya bakıp adamları görünce keyiflendi..
Ve annenin pastayla ilgili vicdan azabı hali de o anda bitti..
Anne olmak böyle birşey sanırım. Sürekli muhakeme yapmak, olur olmadık şeye içinin cız etmesi mesela..Kendine kızmak, başka bir zaman olsa asla istemeyeceğin ricacı olmayacağın şeyler için , tanımadığın insanlarla ilişkiye girmek, birşeyler istemek..
Belki hatırlamayacak Arda 4 yaş doğumgününü ama ben hiç unutmayacağım :)
Daha sonra o pasta süsleri için yalvar yakar olduğum pastane de aradı geriye beni. Çok şeker bir kral ve kraliçe yapmışlar yanyana. Diyorum ya çok acıdılar bana :)
Gösterdim Arda' ya, haftasonu anneanne ile Defne gelince minik bir pastaya yine mum dikeriz bunları da üstüne koyarız dedim ama o playmobil adamları ile daha mutluydu sanırım. Tamam dedi çekti gitti :)

4 Kasım 2012 Pazar

Çıkartmalı Canavarlar Kitabım


Bizim evde çok sevildi bu kitap.
Evde kendi canavarını yapmak isteyenlere şiddetle öneriyoruz :)



31 Ekim 2012 Çarşamba

Bu seferki ani geldi fena afalattı

Okul kapısında dikiliyorum.
Arda binbir oyalanma taktiği ile ayakkabısını ve üstünü güymiş, çantasını sırtına takmış ama öğretmeni ve anneyi aynı anda bulduğundan bir gösteriden ötekine geçmekte. Yok bilmemne dansı, yok bir anneye bir öğretmene sürpriz öpücük filan..
Derken telefonum çalıyor. Biranda Günün Çorbasını okudun mu diyor.Yok diyorum, hah diyor hani terrible two, incredible three var ya , sonrası da fucking four'muş!! Gülüyor:) Haa diyorum o bizim evde şu anda işte!! Beni de bir gülme tutuyor ama neye güldüğümü ne Arda' ya ne de öğretmenine anlatmam mümkün değil çıkıyoruz.
O anda Yeliz' i görsem alnından öpeceğim, hay ağzına sağlık diye.
Adını koyamadığım delirme hallerine belki kendi koymuş o ismi belki de benim cahilliğim ama son bir haftadır yaşadığımız anlamsız bütüün sinir harplerinin açıklaması o işte: Fucking Four! :)
Ben kibarca döndüreyim günlerdir yok yaş dönümü yok bilmem ne diye arkadaşlarıma. Yok anacım kibarlığa gerek yok, adam kan kusturdu bana geçen hafta. Ama gururluyum ki hayatımda olmadığım kadar sakin kalmayı başarabildim, yehu! :)
Habire küsüyor sıpa. Ota boka küsüyor desem yeri..Ellerini kendine dolayıp şişiveriyor birden. Yada bir inat silsilesine tutuluyor, anlatıyorsun, güzelce, tamam anladım amaaaa diyor ben yine de öyle olsun istemiyorum. Benim istediğim gibi olsun! E be çocuğum  ben ne konuştum bir saattir, neden konuştum?

Oyalamak, unutturmak yaptığım bir şey değildir. Böğürsün tercih ederim. Kolay kolay a bak kuş geçiyora getirmem konuyu. Ağlar, zırlar, öpüşür koklaşır biter mevzuu-ya da bitmez- ama en azından neye ağladığını bilir. Gel gör ki geçen hafta yok olmadı. Ağlamanın da sonu yok, anneye babaya ya sabır çektirmenin de.
İtiraf ediyorum bir kaç sefer oyaladım aklını.
Yahu 50 mt lik yol yarım saatte yürünür mü? Durup durup bir bahane uyduruyor, dikiliyor yolun ortasında,gelmiyor, küsüyor bişiler..Bir de boyundan büyük laflar, 'ikimiz de sinirliyiz anne!' filan..
Bir kaç kere Çağlar' ın nevri döner gibi oldu ki hayatta yapmaz, ben cırlarım daha çok, aman dedim dur. Karşımızda bilemediğimiz bir vak' a var:)
Anladık yaşı dönüyor tamam da, bu bir garip..Günaydın diyorsun ona bile kızıyor. Asabiyetin böylesini görmedik daha önce.
İte kaka, bolca derin nefesler çekerek tatili tamamladık.
En son Pazartesi günü sabah mecburum dükkana gideceğim, Arda' yı Çağlar' la başbaşa bıraktım ama sanki kocamı bir canavarla başbaşa bırakmışım gibi huzursuzum.Çünkü cücenin neye ne zaman delireceği belli değil.
Çağlar beni sepetlediği anda ( çünkü ben ödül ceza mevzularında pek başarılı değilim)  almış eline kağıdı kalemi, bak demiş yaptığın her zırvalığa bir ağlayan surat, yaptığın her aklı başında harekete de bir gülen surat çizeceğiz. Beş gülen suratın olursa bu bezeleri yersin ( beze vakası da ayrı, anısı var! ), yok ağlayan suratlar beşi bulursa sen bu bezeleri unut!
Sabahtan öğlene  üç tane ağlayan suratı alınca eline bu sıpa, Çağlar da usanmadan ona her seferinde durumu anlatınca, bu bir kendine gelmiş toparlanmış. Öğleden sonra bir geldi ki pamuk!
Yahu ne bezeymiş dedim içimden ama sonra baktım aslolan beze değil.
Çünkü bu zavallım o suratları kendi çizmiş kağıda. Gaddar baba hem çizdirmiş hem de boyatmış o suratları :)) Ama tahminimce o sayede bu kendini az da olsa kontrol etmeyi başarmış. Ağlak konuşma hali, her söylediğine ben küstüm puff halleri azalmış.Üstelik bezeleri de bir kere olsun yemek istemedi hala aynı tabakta durmaktalar. Oysa yese yer yeterli gülen suratı var elinde.
Sonuç olarak, dur dedim Çağlar' a. Her şeye ödül ceza verme, çocuk nefes alsa gülen surat vereceksin. Bir amacı olsun bari, tek bir şeye odaklan. Hak verdi kocacım.
Salı sabahı okula gitmesiyle büyük oranda kendine geldi ama ne kadar sürer bilinmez.
Bir 2.5 dönümü bir de 3 yaş dönümü yormuştu beni, araya altı aydan fazla girince unutmuşum olan biteni.
Şimdilik asayiş berkemal, şükür! :)

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails