Zeynep Büyüyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zeynep Büyüyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2015 Pazar

Bir Devrin Sonu: Ben Artık Emziren Bir Anne Değilim, O da Meme Emen Bebek Değil..

Birden fazla çocuğu varsa insanın iki ayrı anne oluyor bazen..
Zaman, mekan, yaşanmış her olay, gün be gün değiştiriyor anneliğini.. Arda'nın anne sütünü bırakma sürecindeki kaygım, huzursuzluğum, binbir plan yapıp uymaya çalışmalarım şimdi yerini 'çabuk ve acısız bitirelim şu işi haydi' havasına bir söyleme dönüşmüş durumda.
Niye? Ben ikinci çocuğumu daha mı az seviyorum?
İlgisi alakası yok!
Tek fark ben de anneliğim de büyüdü, üstelik iki çocuk aynı değil, aynı ben aynı anne olmadığım gibi.
Eminim ikisi de bir gün büyüdüklerinde benim anneliğimi kendilerince farklı anlatacaklar, nasıl ki ben onların çocukluklarına ait farklı anılar biriktiriyorsam..


İki aylık anne ve oğullarının yapışık gezdiği uzun bir yaz tatilinden evimize döndük. Dönüşümüz itibari ile Can 25 aylık. Doğduğu günden beri tek bir gece ayrı kalmadık, tek bir günü hiç meme emmeden geçirmedi gibi bir sürü etkenin yanında, geçirdiğimiz son iki ayda bir sürü değişik evde kaldık, anneanne, babaanne, dayı, hala derken, yattığımız yerler, alışkanlıklarımız hepsi karman çorman oldu haliyle.. Birlikte uyumaya, uyanmaya, oynamaya, gezmeye ve en önemlisi her canı çektiğinde meme emmeye çok alıştık.. İkimiz de..
Ama iki senenin sonunda benim motivasyonum bitti, yorgunluğum arttı, artık canım yanıyordu, o sadece keyif için emiyordu, üstelik artık insanın canı ne isterse onu giymek istiyordu..
Eve dönünce memeyi keseceğim için öncesinden sürekli konuşuyordum, eve gidince yatağına yatacaksın, şarkı söyleyip uyuyacağız, artık süt bitti, meme yok vs..
Bu söylem Arda zamanında bir haftada iş görmüş, bir iki mızırtılı gece sonrası düze çıkmıştık.
Can' da aynısını yaşadığımızı maalesef söyleyemeyeceğim.
Kafamda kademeli şekilde bırakırım heralde dediğim süreci, Dubai'nin sıcak gecesinde bir anda ya şimdi ya hiç diyerek başlattım. Kendisi uykudaydı anlamadı:) Nitekim ilk gece ona meme vermemiş oluşum uykusunun arasında bir iki mizirdanmayla güme gitti, uyudu..
Ertesi gün gündüz oyalandık, oynadık vs. Öğle uykusu civarı ben dışardaydım, evdeki teyze ile uyudu ki zaten ben yoksam uyku pek kolay nedense!!:)
Asıl kıyamet gece koptu. Akşam uykusuna geçemedi, oynayacak oyunlar tükendi, uyku çağrıştıran her hareketimiz olay oldu. En son gecenin geç saatlerinde Çağlar sana da ona da yazık deyip attı Can'ı arabaya götürdü, uyuttu, getirdi.. Bir iki saat sonra uyanıp meme isteyip de bulamayınca başladık evde dolanmaya, dolaptan süt aradık, su içtik, oyun oynadık, şarkı söyledik, uyuyan herkesi saydık, yanyana yattık, omuzda dolaştık, aklıma gelen herşeyi ama herşeyi denedik .. Fakat olmadı uyuyamadı.. Sabah beşbuçukta ikimizde sızdık.
Üçüncü gün yardımcı teyzemiz , ki kendisi 4 çocuk annesi, beni evden postaladı. Hadi dedi yok ol, aksam uykusuna da ben yatıracağım bir tek gece sana kalır, boşuna eziyet çekmeyin. Nitekim beni görmeden pek rahat hem öğle uykusuna hem gece uykusuna geçti, gece ise bir iki dolandık ama bir önceki gecenin ağlamaları, yumruk ve tekmeleri yoktu en azından.
Dördüncü gün ise bu iş bitti dediğim gün oldu. Uykulara çok kısa sürede memesiz geçti, keyfi yerine geldi. En önemlisi ise gece uyanmaları sona erdi.
Nitekim acılı kısım dört günde bitti.
Şimdi sıra 'meme yok peki anne burada mı hala' sorusunun kafasından silinmesi için bol bol yapışık gezilecek günlerde..
İkimiz de biraz zorlanmıyoruz desem yalan olur..
Canı yandığında, üzüldüğünde onun sığındığı benim de kolay yoldan onu sakinleştirdiğim bir araç artık yok.. Dışarıda hadi hop uyusun diye verdiğim anne sütü, bazen sırf iki dakika oturayım diye kucağıma yatırdığım anlar bitti gitti. İkimiz de kendimize yeni yollar buluyoruz. Daha çok konuşuyorum, canı yandığında, huzursuzlandığında ten temasını kesmeyip, bir yandan da olayı kelimelere dökmeye çalışıyorum.
Bazı anlar öyle ağır ve zor geliyor ki şeytan diyor çıkar memeyi ver ağzına! Yapmıyorum tabii..
Ben bu filmi daha önce görmüştüm demek isterdim ama görmüşsem bile bu denli anlayamamışım ve belki de Arda'nın memenin boşluğunu doldurma ihtiyacını bu denli karşılayamamış olabilirim. Şimdi sanki herşey daha net, daha kolay anlaşılır..
Dedim ya içim acıyıp gözlerim filan dolmadı bu sefer , aşmamız gereken bir süreç ve bir gereklilik olduğuna, doğru zamanın geldiğine inanıyordum.  Çocuklar büyüyor, ihtiyaçları değişiyor, annelik dediğin karmakarışık şey de gün be gün eviriliyor…
Sonuçta bizim evde güzel hatırlayacağım, tadını doya doya çıkardığım, kocaman bir devir bitti..
Şimdi yeni anılar biriktirme zamanı..



11 Haziran 2015 Perşembe

Bir Ben Var Bende Benden İçeri, Kovalayıp Durduğum..

Yarın sabah yine sahnesi var bizim oğlanın :))
Böyle söyleyince komik tabii, kaldı ki kendisi açısından hiç bir önemi yok konunun. O zaten yaşı icabı herşeyin en iyisini yapıyor ve biliyor!!..
Sene sonu itibari ile iki organizasyon düzenleniyor okulda. Biri geçtiğimiz Pazar günü oldu bitti. Okulda bireysel enstrüman dersi olan öğrenciler sahne heyecanı yaşadılar. Ne yapabiliyorlarsa o kadar çaldılar ve çok ama çok alkış aldılar.
Yarın ise okuldaki bireysel enstrüman derslerini veren Music Box , Dubai genelinde çalıştığı tüm okullardan seçtiği öğrencileri bizim okula getiriyor ve son bir kapanış konseri düzenliyor.
Okulun son iki döneminde Arda piyano derslerine okulda değil, dışarıdan ders alarak devam etti. Yani ne Music Box ile ne de okulda ders veren öğretmenlerle bir ilgisi alakası yok. Ama biz bu konuda şanslıymışız ki hem kendi alanında çok iyi, çocuklarla iletişimi harika bir müzik öğretmenine hem de her türlü spor dalının yanında müzik, tiyatro ve dansı önemseyen, buna yer, zaman ve bütçe ayıran, istekli ve ilgili her bir öğrencisine mutlaka kendini geliştirme ve gösterme imkanı sunan bir okula denk geldik.
Nitekim hem okul hem de müzik öğretmeni Arda'yı unutmadı, Music Box ile konuşarak bizi de bu iki konsere dahil etti. Pazar günü çıktı çaldı. O gün sırf kendi başına hikayesi çok uzun, çetrefilli bir gündü. Yine de kendi okulunda tanıdığı anne-baba ve öğretmenlere çaldığından pek de heyecanlanmadı. Yarın ise çıkacağı sahne şimdiye kadarkilerin en ciddisi olacak gibi duruyor.
Bunca laftan şuraya gelmeye çalışıyorum: Başta da dediğim gibi Arda hiç heyecanlı değil. Belki kendine olan gereksiz ve katıksız güveninden, belki de yaşı icabı böyle bir durumun heyecanlanası bir şey olduğunu bilmediğinden.. Bilmiyorum, kendisi çok sakin ve hatta konudan sıkılmış durumda. Çalıyorum ve güzel de çalıyorum deyip çıkıyor işin içinden.
Ben kendi adıma gayet heyecanlıyım. Konuyu önemsiyorum. Burada öğretmen bulmak, doğru kişiye denk gelmek çok zor. Bir de işin içine Dubai'nin kendi devinimi giriyor. Bir yer yada öğretmen buluyorsunuz, 6 ay sonra bakıyorsunuz ki gitmiş. İş değiştirmiş, ülke değiştirmiş, bir şey olmuş.. Nitekim son iki dönemdir ders aldığı ve çok sevdiği öğretmeni de aynı şekilde geçen hafta ayrıldı..
Yarın orada bulunacak topluluktan Arda' nın da mutlu olacağı arkadaşlıklar, öğrenci-öğretmen ilişkileri çıkabilir diye düşünüyorum. Hayır çocuğum süper aman da çok yetenekli demiyorum. Bildiğim tek şey, sevdiği bir uğraşı var ve yanlış kişiler yada yönlendirmelerle bundan soğusun istemiyorum.( Sene başında tatsız tecrübelerimiz oldu bu konuda ne yazık ki) Derdim onun gibi keyif alarak piyano çalan ve aynı dili konuşan insanlarla tanışması, yolunu bu şekilde devam ettirmesi, piyanonun her zaman başında rahatladığı bir enstrüman olarak hayatında kalması..
Amaaa tüm bunları isterken ondan daha çok heyecanlanıyor olmak, en iyisini yapabilmesini içten içten ummak, hiç çaktırmadığını düşünürken bir ayna gibi ona da tüm bu hisleri yansıtıyor olmak.. Bunlar da anne- babalığın bir parçası. Fakat sanki azıcık yanlış bir parçası.
Geçenlerde bir sohbette konuşuldu. Çocuklarımızın başarısını aslında onlar için değil kendimiz için istiyoruz diye. Taa derinlerde bir yerlerde, başarısızlıklarının bizi acıtacağını, onları yetiştirme yolunda önümüze başka başka engeller çıkaracağını düşünüyoruz yada hissediyoruz ama dillendiremiyoruz. İş içimizdekini dışa vurmaya geldiğinde, mutlu olsun, sağlıklı olsun, sevdiği şeylerle uğraşsın derken, oralarda bir şey çaktırmadan yol ve yön vermeye çalışıyor çocuklarımıza.
Ben bunun farkına vardığım an durmaya çalışıyorum. Bu konu sadece bir konser yada benzer bir performansla ilgili değil. Bir çocuğun dersleri, arkadaş ilişkileri, dünyaya karşı duruşu, herşeyi anne babasının elinde olmadan süzgecinden geçiveriyor. Bir anda doğru yanlış, kabul edilebilir yada edilemez şeklinde etiketleniyor beynimizde.
Çocuğu olduğu gibi kabul edebildiğimiz noktada ise inanılmaz bir rahatlama ve huzur hissi sarıyor insanı. Sürdürmesi zor bir hissiyat ama yapabildiğin oranda da güzel.
Yani yarın Arda' nın o sahnede güzel çalması mı yoksa sahnede çalmaktan keyif alması mı önemli? Bir sürü hata yapsa ne olur? 6 yaşındaki bir çocuktan beklenen performans ne olabilir? İşte bu sorularım cevabını verirken gerçekten ama gerçekten çocuğun tarafında olmak, onun gözlükleri ile bakmak gerekiyor.
Buraya kadar gelebildiysem demek, derinlerden gelen o hisleri biraz olsun kovabilmişim demektir. Yarın sabah eğlenmesi, iyi hissetmesi için çaba harcayacağım. Çünkü mutlu çocuk herkesi gülümsetir. En başta da kendini 😊

28 Mayıs 2015 Perşembe

Aslında Çok Güzel Bir Gündü..

Kendimle kavgadayım bu ara.. Zaman zaman her annenin aklına düşer ya ben nasıl bir anneyim sorusu, işte o soru çocuklar büyüdükçe kendi kendini cevaplıyor çoğu zaman. Bazen kendi anneliğimden hiç hoşlanmıyorum, bazen içten içe tebrik ediyorum kendimi. Ama git-geller hiç bitmiyor..

Biliyorum ki bizim kuşağın anneleri hiç sorgulamadılar böyle kendilerini.. Ama bizden /benden daha esnektiler, çocuklarından ve kendi içlerinden gelen sinyalleri takip ederek annelik yaptılar. Bazen yoldan çıktılar ama çoğu zaman kotardılar ..Bense dalgalı bir anneyim. Kurallarımı esnetemeyen, zaman zaman aniden köpürüp sonra aniden durulabilen.. Böyle anlarımda tahmin edemedikleri tepkilerimin onları huzursuz ettiğini görüyorum. Tahmin edilemez tepki derken kimseyi dövüp sövmüşlüğüm yok:)) Ama çabuk sinirlendiğim, sabrımın birden yok olduğu anlar olmuyor değil. Ona rağmen beni çok iyi analiz eden, şimdi böyle dersem senin hoşuma gitmeyecek anne deyip, o içimden kalkan sabırsızlık dalgasını sevgi yumağına dönüştürebilen bir oğlum var. Durup düşünmemi, sakin kalmamı, en azımdan 10 a kadar saymamı hatırlatıveriyor onun bu cümleleri genelde bana.

Kendisinin çok farkında, kendi hakkında çok fazla hükmü olan bir çocuk yetiştiriyorum. Ben böyleyim, onu severim , bunu yapamam, buna hayatta bulaşmam şeklindeki yargıları çok net. Neyde iyi neyde iyi olmadığının çok farkında..

Bazen öyle şeyler söylüyor ki bir hançer geliyor saplanıyor kalbime.. Ben dedi bu akşam, herkesin çok da umursamadığı bazı şeylere çok üzülüyorum, ağlayabilecek kadar çok.. Ne mesela dedim. Mesela kart oyununda kartlarım karışırsa düzeltemem , çünkü sırasını bilmem imkansız , buna çok üzülüyorum, o oyunu bir daha oynamak istemiyorum. Ama arkadaşlarım umursamıyor, karışınca bozup yeni oyuna başlıyorlar..

İçimi acıtıyor bu haller, çünkü o anda ne desem boş.. Sen de yeni oyuna başlamayı deneyebilirsin desem biliyorum ki denemek istemiyorum diyecek. Karşılıklı gerim gerim gerileceğiz sonra. Onun üzüntülü halleri hele ki böyle bizim nazarımızda eften püften bir şeyse, çözülemedikçe, ben onu ikna edemedikçe, sinirlendiriyor beni..

Hiçbirşey demesem de anlıyor. Ben birşeye üzülünce sen kızıyorsun diyor.. Bu akşam anlattım aslında kızgınlığımın ona değil, onun üzüntüsüne çare olamamaktan ileri geldiğini.. Herkesin bazı şeylere çok bazı şeylere az üzülebileceğini, bunun normal olduğunu.. Onun kendinin ve duygularının bu kadar farkında bir çocuk olmasından ve bunları ifade edebilmesinden nasıl gurur duyduğumu..Böyle zamanlarda kendimi dürtüyorum. Kendisini başkaları ile karşılaştırmayı ben mi öğrettim? Ben mi yaptım farkında olmadan, sen böylesin ama öteki böyle mi dedim? Direk demesemde ima mı ettim? Hatta imayı geçtim duruşumla bakışımla ben mi ölçtüm biçtim onu başkalarının arasında da kendinin daha yoğun yaşadığı hisleri, kendine özgü merak ve ilgilerini bu kadar ayrı tutmaya başladı? Yoksa zaten o kendini biliyordu da şimdi güzelce ifade edebilecek yaşa mı geldi sadece?Sorularım çok, pek çoğu yanıtsız..Onlar büyüdükçe ben de nerelerde çuvalladığımı, nerelerden yıldızlı pekiyi ile geçtiğimi görüyorum. Hergün karnemi hazırlayıp elime veriyorlar. Ama bazı dersler çok flu.. Bütünlemesi var mı belirsiz..Annelik kolay değil, hem kendini hem çocuğunu büyütüyorsun. İş keşke emzirmekle, yedirmekle, uyutmakla, koruyup kollamakla bitseydi.. Bir çocuğun ruhunu berelemeden beslemek zor olan, onun dilinden konuşmak , hep bir iki adım önde olup doğru zamanda doğru şekilde o ruhu doyurmak.. En önemlisi ihtiyacı kadar vermek, fazlasını onun yüreğine yük etmemek..Bir de bunların hepsini yapacağım derken kendi yüreğine yük ettiklerin var ki asıl onlardan kurtulmalısın önce.. Kendini hırpalamayacaksın ki etrafına faydan olsun..

Bütün bunları düşünerek geçti bu akşam. Sonra baktım o uyumuş, uyumadan hemen önce de aslında çok güzel bir gündü diye bir şarkı tutturmuş..:)






5 Mart 2015 Perşembe

Yavaşlığa geçiş de sancılı olabilirmiş meğer..

Son günlerde burada yaşamaya başladığımızdan beri adım adım yavaşlığa alışma sürecimiz ve bu döngünün içinde kalmak yada döngüyü kırmak konuları  kafamda uçusup duruyor.
Geçtiğimiz hafta Çağlar Londra' ya gitti işi için.. Ve döndüğünde her yer çok kalabalıktı, herkes koşuyordu dedi. Oysa ki iki sene önce ailece gittiğimizde bize o kadar da koşuyormuş gibi gelmemişti o koca şehir..
İstanbul'un her daim gümbür gümbür atan bir kalbi, bol gürültüsü, sokaklarında hiç bitmeyen bir devinimi vardı. Sen o devinim içinde dengeni kaybetmeden ayakta durmaya çalışırken, kah kalabalıkla akıyor, kah kenara çekilip koşturan güruhun geçmesini bekliyordun ama geçmiyordu, bitmiyordu.. Londra da kendi ritminde akıyordu işte. Bize çok da hızlı gelmemişti o zamanlar..
Şimdi de gece gündüz yaşayan ama kendi iç ritmi çok da hızlı olmayan bir şehirde yaşıyoruz. İlk başlarda yavaşlığa geçişimiz sancılı olduysa da şimdi zamanı parçalara bölmeye, zaman zaman sadece durmaya, dururken bir sonraki adımımız için kalp çarpıntısı yaşamamaya alıştık sanki. Alışmış olmalıyız ki Londra Çağlar'a çok hızlı, koşturmaca dolu görünmüş..
Oturduğumuz bu mahalleye yeni taşındığımız ve evi yerleştirme hengamesinin bittiği günlerin birinde, Çağlar haydi dedi, havuza git, ben çocuklarla vakit geçiririm.
Akşam 20:00 civarıydı. Yatmalarına yarım saat -kırkbeş dakika filan vardı. Havuza gidip, dönmem için yeterli bir süre.. Hava kararmış ama yapış yapış bir sıcak var.. Evden havuza yürümem 3 dakika filan sürüyor herhalde, o denli yakın.. Çıktım, daha kaldırımı bitirmemiştim ki bir korku kapladı içimi. Sessizlik, sokakta kimseyi göremiyor olmak yüreğimi sıkıştırdı.
Etrafta bizimkinin aynısı evler ve camlarında ışıklar vardı , kiminin garaj ışığı yanıyordu, hatta bahçelerden tek tük konuşma sesleri de geliyordu.. Dönüp bağırsam Çağlar dahil pek çok kişi fırlardı sokağa..
İleride havuzun bulunduğu parkın ışıkları görünüyordu, hızlıca yürüdüm. Havuzun etrafı insan dolu. Önce korktuğumdan utandım. Sonra serin suyun içindeyken sıcaktan uyuşan beynim yerine gelmiş olmalı ki aslında hissettiğim şeyin korku değil, metabolizmama uymayan düzenin getirdiği rahatsızlık duygusu olduğunu farkettim.
Akşamın sekizinde hiç bir hazırlık yapmadan yürüyerek havuza girmeye gitmek, karanlıkta, açık havada aydınlatılmış suda yüzmek ve çocukları yatırmak için zamanında evde olabileceğine emin olmak..
Koşmaya, dakikaları planlamaya, her güne sadece ama sadece bir program yapabilmeye alışmış bünyeme çok fazla gelen bir rahatlıktı.
Kısacık yarım saatin aslında ne uzun olduğunu farketmek, uzay boşluğunda kaybolmakla eşdeğerdi o akşam benim için. Beni huzursuz etmiş, huzursuzluğumu da boş sokak ve karanlıkla birleştirip korktuğumu düşündürmeye yetmişti..
Şimdi hala zaman zaman elimde arta kalan zamanlar olunca huzursuzlanıyorum. Hatta bazen evde arıza çıkardığım bile oluyor :) Ama o korkunç rahatsızlık hissi yerini yavaş yavaş rahatlığa bırakıyor,ben de, Çağlar da, çocuklar da  hepimiz alışıyoruz. Daha yavaş olmaya, zamanı daha rahat planlayabilmeye ve bazen sadece durmanın da güzel olduğunu farketmeye..
Hatta belki çocuklar yavaşlamaya daha hazırlar bizden. Çekelenmedikleri, hadi hadi lere boğulmadıklarında daha sakin, daha uyumlular..
Diyeceğim o ki insan öyle birdenbire koşmaya alışmış bünyeyi yavaş programa alamıyormuş. Ona bile vakit gerekiyormuş. Hani hep özenip ah azıcık daha vaktim olsa diye hayıflandığımız o günler, dakikalar aklına geliyormuş.
Şimdi ise bütün aile değil ama ben önemli bir sınırdayım. Günlük rutini sağlamış, oldukça rahatlamış bir anne olarak, burada pek çok kişinin düştüğü tembellik kuyusuna düşebilirim ki bu illa kötü bir şey olmayabilir. Nitekim zamanının çok olmasına alışmış, hiç bir işini aceleye getirmeden yapmanın keyfini çıkaran ve bundan çok mutlu olan insanlar var. İçin için gıpta ediyorum onlara.
Ya da plan program yapmayı, önünü görmeyi seven yapıma uygun olarak titreyip kendime gelebilir, bir ucundan üretime geçebilirim. Ne üreteceğim henüz muamma olsa da :))
Amacı olunca motive olanlardanım ben, bu ister evin bir köşesini değiştirmek düzeltmek olsun, isterse bir organizasyonda rol almak olsun, ne olursa olsun kafamın içinde gideceğim yol belli olmayınca yönünü kaybedenlerdenim..
Şimdiye kadar yönümü kaybedip boğuldukça ilk başlarda çok çaresiz ve işe yaramaz hissetiysem de, zamanla kendime ufak tefek işler yaratmaya, minik varılacak noktalar belirlemeye ve bunlara ulaşırken de acele etmemeye alıştırdım kendimi.
Ancak artık durağan yaşamaya meylediyorum yavaştan. Farkediyorum ki o güne ait bir plan yoksa eskisi gibi huzursuzlukla kıvranmıyorum artık. Bu hem iyi hem kötü. İyiliği ruh sağlığıma , kötülüğü ise   işte o bahsettiğim tembellık kuyusunun kenarlarında gezinmeye başlamamda..
Bir kaç senedir burada yaşayan bir arkadaşım benim son günlerdeki gitgelli ruh halime başka bir açıdan yaklaştı geçen günlerde.
Dedi ki : 'Sen çocuğun varken çalışmanın nasıl bir şey olduğunu ve yapılabileceğini, aynı zamanda da çalışmayan anne olmanın da nasıl bir şey olduğunu biliyorsun. O yüzden evde iki çocuk varken bile aklın hala çalışmaya, üretmeye, birşeylere dahil olmaya kayabiliyor ve belki yapabilirsin de. O yüzden kıvranıyorsun. Oysa ben evdeyim ve çocuğuma bakıyorum diye kodlamış olsaydın beynini zaten aklına gelmeyecekti tüm bunlar..'
Hak verdim söylediklerine.. Bu da yavaş akan bir hayat düzenine alışmaya çalışan ama bir yandan da tümüyle o döngünün içinde durmak istemeyen bünyemin eski alışkanlıklarına dönme isteği belki de..
Ne yardan ne serden geçememe halleri beni nereye savuracak göreceğim.
Şimdilik kuyuya düşmeden etrafında oyalanıyorum. Keşke hep burada kalabilsem:)

3 Aralık 2013 Salı

Üzgün, Aç ve Galip (mi)

Evet böyle uyudu.
Üzgün ,aç ve kendince galip!
Eğer bu bir yarışma ise belki de gerçekten O kazandı..
Bu akşamın özelinde ama son günlerin genelinde olanları özetleyeyim.
Biz akşamları yemek yerken televizyon açmıyoruz. Zaman zaman mutfakta zaman zaman salonda yiyoruz. Mutfakta zaten televizyon yok. Salondakinin ise hiç açılmadığı günler oluyor kimi zaman ama yemek yerken özellikle açmıyoruz.
Ha evde misafir vardır, kalabalıktır o zaman zaten pek çok kural esnemektedir, bu da esner..
Bu akşam da masa salonda hazırlanmıştı. Bu sıpa televizyonu açmamızı istedi. Biz de yok dedik. Yemeğimizi yiyelim sonra açabiliriz. Daha en ufak bir ikna çabasına girmeden son günlerin klasiğini patlattı: O zaman ben de yemek yemem!
Peki, yeme tabii..
En ufak sesimiz yükselmiyor, en ufak bir kızma belirtisi göstermiyoruz. Ve aslında gerçekten sinirlenmiyoruz. Bu tip durumlarda her zaman tamam sen bilirsin deyip, yaptığımız şeye devam ediyoruz.
Ama masada çok sevdiği bir yemek var. Aklı masada lakin öyle bir inat ki kendisi nuh der peygamber demez, ben biliyorum çocuğumu.
Nitekim son bir kere, masayı toplayacağım Arda, yemek istiyorsan gel dedim. Gelirim ama televizyonu aç dedi! Bakar mısın cüceye? Hayır annecim deyip kaldırdık masayı.
Sonra gittim öptüm kokladım, hadi dedim okuldan getirdiğin çalışmaları yapalım. Küs ya bana, bize ve hatta o anda tüm dünyaya, kalkmıyor yerinden. Hadi dedim akrobat ol koltuğun arkasından buraya atla da öyle gidelim. Neyse canlandı bu, atladı geldi..
Oturduk, boyadık , kestik derken uykum geldi dedi. 
Hazırlık aşamasını çabuk bitirip bizim yatağa kondu cüce. Çok uykusu var ama kitap okumadan olmaz. Baba okusun, tamam. Baba da bitmiş okeye dönüyor. Adam eve geldiğinden beri oturmamış, minnağı yıkamış,yemek hazırlamış,masayı kurmuş,  toplamış.. Tamam dedi bir tane seç de gel.
Bizim delibozuk hoop bozuldu yine: O zaman okumayacağım ben kitap çünkü iki tane istiyorum. Baba da çok yorgunum Arda'cım dedi ve devamını getiremedi çünkü bu çoktan küsme pozisyonu almış popoyu devirmişti bile.
E tamam sen bilirsin dedik yine..
Diyoruz demesine de içim de şişiyor bir yandan. Başlıcam senin tavrına da pazarlığına da diye söyleniyorum içimden. Bir yanım da ortamı tartıyor acaba başka bir durum mu var anlayamadığım diye..
Az beklese belki orda baba birini de ben seçeyim o zaman deyip belki kolay okunan kısa bir kitap seçecek hem kendini hem onu rahat erdirecek. Ama ona bile izin vermiyor, hemen yok o zaman hiç yapmayalım deyip dönüyor arkasını.
Beyimizin son günlerdeki genel hali bu. En ufak bir uzlaşma , anlaşma çabasına girmeden, kendi dediği harfiyen olmazsa, tümden vazgeçiyor yapacağı şeyden. Kendince galip tabi bu durumda ama aslında bu şekilde hiç bir istediğine ulaşamadığının da farkında değil.
Ama bu akşam benim de sabrımın tükendiği bir ana geldi ve baba odadan çıkınca dedim ki:' Annecim farkında mısın, bu akşam boş yere inatlaştığın için istediğin hiç bir şeyi yapamadın ve hepimiz çok üzüldük..'
Ve bana bakışından anladım ki o an anladı galibiyetinin aslında mağlubiyet olduğunu!..
Gözleri doldu, dudak büküldü..Ah bir ağlasa..Yok ağlamaz öyle ha deyince..
Toparlandı çevirdi kafasını, ben şu anda bu konuyu düşünmüyorum ki anne! dedi ve uyudu..
Üzgün, aç ve hala kazandığına inanmaya çalışan, tükürdüğünü asla yalamamak üzerine programlanmış bir beş yaş veledi olarak uyudu..
Ben mi? Ben de üzgün, yorgun ve uykuluyum. Şimdi gidip cücenin sıcacık koynuna gireceğim..

12 Kasım 2013 Salı

Artık 5 yaşında! Yok yok daha sadece 5 yaşında!

Arda geçen hafta 5 yaşını doldurdu.
Bir yanım ne çabuk 5 yaşında oldu derken, diğer yanım daha sadece 5 diyor... Ve o daha sadece 5 diyen yanımla öbür yanım bu sıralar sürekli dalaşıyor..
Bazen 5 yaşındaki bir çocuktan çok fazla şey beklediğimi düşünüyorum. Zaman zaman da tam tersini..
Sorumluluk almaktan çok uzak ama pek çok şeyi de bizsiz ve yardımsız kotarıyor. Yeter ki peşinde hadi'leyen biri olsun :(
Ama evdeki minnakla ve onun getirdiği yeni düzenle başa çıkabilmesi için (çok yol almış olmasına rağmen ) hala yardımımıza ihtiyacı var. Peki benim her kaos anında O'na yardım edebilecek sabrım ve gücüm var mı? 
Dün Arda, Can ve ben yalnızdık..
Arda midesini üşütmüş, her yediğini beklenmedik anlarda evin çeşitli köşelerine geri bırakıyordu. Can kısa sabah uykusundan uyanmış, dik tut beni ey kadın, yatarken hiç birşey göremiyorum naraları atıyordu. Ben ise Can'ın dikelek geçirmek istediği şu saatlerde Arda kusmasın diye dua etmekle meşguldüm..
Sonunda öğlene doğru Arda'nın midesi duruldu, Can uyudu.. Arda kendisini iyi hissetmenin mutluluğu ve hiç beklemediği evde geçireceği bir günün sevinci ile melek moduna girdi. Uzun uzun oynadık, konuştuk, yemek yaptık, yedik, odasını biraz topladık. Arada uyanan Can ile ilgilendik ve kendi işimize devam ettik.
Ohh gün  hiç de korktuğum gibi geçmiyor derken bir an geldi, canı sıkıldı. Hiç birşeyle ilgilenmek istemedi, tv ve ipadden medet umdu ama ben saat kurdum ve bu oyalamacalar da bitti.
Yapmak için aklına gelen her şeyi ya benimle yapmak yada hiç yapmamak istedi. Normalde kendi başına hallettiği el yıkama gibi basit şeyler için bile anneeeeee diye seslenmeye başladı. Bu arada sabahtan beri, tüm enerjimi ve zamanımı O'na ayırmış olduğumun tabii ki farkında değildi. Ve ortam gerilmeye başladı.
Saat 5 'i bulmuştu.
Yorgundum, başım belim bacaklarım hepsi birden ağrıyordu. Can akşamüstü uykusuna geçmek için kucağımda kıvrılıyordu. Arda olur olmaz herşeyde aaannnnneeeeeeee nidaları ile beni çağırıyordu. Son gücümü topladım ve Arda'cım bana 10 dakika izin ver, Can'ı uyutayım yanına geleyim. Bu arada da lütfen bağırma ki çabuk uyusun dedim.
Daha cümlemi bitrmemim üzerinden iki dakika geçmedi ki Arda elinde plastik bir kılıçla odaya daldı ve kocaman bir gümbürtü kopardı!!
Can'ı yatağına attığım gibi soluğu bunun peşinden odasında aldım. Çok lazımmış gibi upuzun bir konuşma yaptım. O yatağının üzerinde kızgın kızgın bana bakarken de çıktım gidip Can'ı uyuttum..
Ne oldu peki? Birşey anladı mı? O kocaman konuşmadan aklında kalan benim ateş saçan gözlerimden başkası değil eminim..
Ben ise bütün akşam içime çöreklenen kötü his ile kalakaldım.
Bu akşam da benzer başka bir mizansen yaşandı.
Arda, tepemde Can varken benimle oynadığı oyundan zevk alamayınca Kapla'ları döktü ortaya. Ama kızgın tabii benimle oynayamadığı için. Bu arada Kapla'dan yapmaya çalıştığı şey de habire yıkılıyor. Bir anda sinirlendi, oynamıyorum babam gelsin o yapsın dedi. Terslik bu ya o anda baba aradı ve geç geleceğini söyledi. İşte orada ipler koptu.
Anne meşgul, baba geç gelecek ve Kapla'lar yıkılıyor!!...
Ne desem olmuyor...
Kapla'lara devam etmeyi asla istemiyor. Bir kere babam yapsın dedi ölse dönmez.. Binbir çeşit oyun söylüyorum, birlikte yapabileceklerimizi sayıyorum, seçenekler sunuyorum olmuyor olmuyor..
Sonunda benim de sabrım tükendi sen nasıl istersen öyle yap dedim gittim ama içimden geçen 'ne halin varsa gör'e daha yakın bir his.
Söylenmesi ve herşeye çemkirmesi yemek masasından kalkana kadar bitmedi. Bu arada ben bittim, sesim bir normale dönüp bir yükseldi. Biraz atıştık, biraz seviştik derken ben Can'ı rüyalar alemine göndermeyi başarınca ortalık biraz duruldu. Kitap okuduk uyudu..
Derdi Can değil, ben de değilim..
Derdi, hiçbirimizin çözemediği ve belki de zamanla kendiliğinden çözülecek olan, kısıtlı ve çok değerli zamanını Can ile paylaşmak zorunda kalması..
Her ne olursa olsun kardeşine bakışlarındaki sevgi hiç değişmiyor, hiç kin tutmuyor ya ve hep unutuyor, aynı sevecenlikle başa sarıyor ya, öyle zamanlarda işte artık 5 yaşında ile daha henüz 5 yaşında yanım birbirini yiyor..
Anneliğin bu yanı da ayrı zormuş..
O hatırlamayacak, kendimden biliyorum..
Ama ben içimin cız ettiği bu çekişmeleri hep hatırlayacağım, onu da annemden biliyorum..


3 Temmuz 2013 Çarşamba

Karnı Burnunda Anne Okul Ararken..

Bir rüzgarlı, bir güneşli, bir yağmurlu şu dalgalı havalar öyle iyi geldi ki bana..
Sıcaktan kendimi evin içinde bir köşeden bir köşeye atıyor, klimayı bir açıp bir kapatarak hava ile orta noktada buluşmaya çalışıyordum.

33.haftayı geride bırakırken, bir yandan sıcakla boğuşup, bir yandan ufak tefek hazırlıkları hızlandırırken Arda'nın okul değişimi bomba gibi düştü gündemimize. Oysa ki hiç niyetimiz yoktu böyle bir değişikliğe. Eve bebek gelirken O'nu okulundan alıp başka bir yere vermek aklımızın ucundan geçmiyordu. Memnunduk da halimizden.

Arka arkaya birtakım  değişiklikler oldu okulda. Olmadı, sinmedi içimize.. Bir kaç ay daha izleyelim neler olacak görelim dedik önce ama sonra sene ortası değiştirmek zorunda kalırsak Arda'ya da bize de zor olacağına karar verdik. Üç senedir gittiği okuldan ayrılmak zaten kolay olmayacaktı, bir de sene ortasında olması ihtimalini göze alamadık. Ben de kendimi elimde okul listeleri, bilgisayarın karşısında buluverdim.
Gideceği ilkokulun anasınıfı mı, yoksa özel bir anaokulunun anasınıfı mı, devlet mi, özel mi den başlayan ve gittikçe detaylanan bir sürü soru içinde buldum kendimi.

Bir de zaman kısıtı girdi işin içine. Bebekten önce yapabilirsek bu değişikliği hepimiz için iyi olacak. Bebekten sonrası zaten bir bilinmezlik, bir de yeni okula hepimizin alışması sanki işleri daha da zorlaştıracak.

Hepsini geçtim, araştırıp konuştukça, danıştıkça, darmadağın edilen eğitim sisteminin anne-baba ve çocuğu nasıl bir çıkmaza soktuğunu daha da iyi anlıyor insan. Mevcut ve gelecek nesillerin plansız programsız üzerinde oyuncak gibi oynanan bir eğitim sisteminde salınıp durarak büyüyeceklerini iyice kafama sokmak , belki bir noktada kabullenmek içimi şişirmekten başka bir işe yaramadı.

Çok fazla seçeneğimiz yok. Elde olan seçenekler için de günlük düzenimizde ciddi değişiklikler yapmamız gerekecek. Bir kaç gün içinde karar vermeli, Arda'yı da kendimizi de yeni düzene alıştırmaya başlamalıyız.
Oysa benim hala soracak çok sorum, danışmak istediğim bir kaç kişi daha var. Konu çocuk olunca sorular, soru işaretleri hiç bitmiyor.

Öte yandan yaklaşık iki haftadır evdeyim. 20 li haftaların sonundan beri kendini devamlı hatırlatan sol bacağıma, geçen hafta oldukça şiddetli kasık ağrıları eklendi. Bir önceki geceyi kasıklarımda yüksek bir basınç ve hareket ettikçe canımı acıtan ağrılar ile geçirince dün sabah kontrole gittim. Sıpa oldukça aşağı inmiş, pozisyonunu almış, kafasını sezeryan dikişine dayamış, hissettğim basınç bu yüzdenmiş. Kasıklarımdaki sancılar ise leğen kemiğinin basınç nedeni ile esnemesi sonucu oluyormuş. Az hareket, bol dinlenme ile son haftaları geçirmem gerekiyor. Zaten bu sefer üzerimde kocaman bir ağırlık hissediyorum. Hani derler ya ağırlaştım diye, o ağırlaşmayı iliklerime kadar hissediyorum işte.

O içerde büyüye dursun, ben mecburi işler dışında evde sakin günler geçiredurayım, kafamı okul konusundan daha çok meşgul eden bir şey yok. Konu kendi çocuğun bile olsa, onun adına karar vermek pek zor, üstelik pek yakında kararlarımıza konu olacak kişi sayısı ikiye çıkacak. Tecrübelerimizin bize yol göstereceğini umuyorum :)

1 Şubat 2013 Cuma

Dilek

Tam da şimdi Music Together minikleri "la la la" derken yazmanın tam sırası..
Hello tınılarını hep sevdim, hiç bıkmadım,,
Hele ki o Music Together dersleri vesile olmadı mı bizim Biranda ile bir araya gelmemize ve yola çıkmamıza.. İşte o zaman birinci yaşımızı kutlama yazısının arka fonunda MT olmasından daha doğal ne olabilir değil mi? :)
Bugün tam bir sene oldu, İyi Cüceler'in anahtarını teslim alalı. Şu bilgisayarın başına hiç birşey bilmez halde dikilip, bir cesaret kollarımızı sıvayalı..
O günden beri her sabah kapıyı açtık..
Şu bir senede çok ama çok şey öğrendik..
Yolumuzu çizdik, sınırlarımızı koyduk.
Ne olduğumuzu, neye hizmet ettiğimizi, nerde durmak istediğimizi ve asıl önemlisi ne olmak istemediğimizi artık çok daha iyi biliyoruz.
Bir senenin sonunda kendimize dönüp bakınca sanırım, ben keskin köşelerim ve yanımdan ayıramadığım mantığımla , Biranda da bitmek tükenmez iyimserliği ve enerjisi ile aslında "mümkün değil olmaz" denebilecek bir beraberlik sağlamış olmanın huzurunu yaşıyoruz.
Bir yılın sonunda kalbim en derinden bu hayalin sonuza kadar sürmesini diliyor..
Her türlü sıkıntıya, zorluğa, bilinmezliğe rağmen, çocuk sesinin, kitapların ve müziğin iyileştirici etkisinden asla mahrum kalmak istemiyor.
2012 bize hayallerimizi getirmişti..
2013' ten de aynı performansı bekliyoruz :)
Hayata geçen düşlerimiz yaşasın, yaşlansın..
İyi Cüceler, ismindeki tınıyı, yüzlere yaydığı gülümsemeyi, kapıdan içeri her girenin hissettiği sıcaklığını hiç kaybetmesin..
Nice yaşlarımız olsun! :)

3 Eylül 2012 Pazartesi

...

Yazın son ayının nasıl geçtiğini anlamadım. Hele ki son on günün..
Hem bir yerimde duramama hali, hem de üzerime çöken bir sıkıntı ile kıpırdamak istememe hali.. Son bir kaçamak yaptık denize doğru, yetti arttı bile hepimize..
Haftaya babanın eğitimi için Londra. Biz de ana- oğul sokak arşınlayacağız heralde.. Yine dönüp dolaşıp Biranda ile aynı tarihlerde aynı yerde olmayı (ve olmamayı) becerdik.
Üzerimdeki sıkıntının bir nedeni yolculuk onu biliyorum, kendime bundan başka olur olmaz sebepler yaratmamak için yoğun çaba gösteriyorum. Kendimi biliyorum çünkü, bu ruh halinde iken herşeyi büyütebilir, karabasan gibi üzerime çökmesine izin verebilirim..
Farkettim ki ne kadar konuşmazsam o kadar daralıyorum aslında, ve ne kadar çok daralırsam o kadar az konuşuyorum. İçinden çıkılmaz bir döngü haline geliyor en sonunda. Bir yerinden kırıp, en yanımdaki yöremdekine anlatmak gerekiyor, ne olursa, havadan sudan, neye sıkılıp neyin kabusunu görüyorsam artık, o anda ne varsa..
Zaman zaman özeniyorum o yüzden, habire konuşan insanlara.. İçinde hiç birşeyi tutmayıp, sabah yediğinden tut da, okuduğu kitaba, evin halinden, telefonda kiminle konuştuğuna kadar anlatıveren, bir çırpıda dökülüveren insanlara..
Bazen bakıyorum, kafamın içinde bir sürü şey dönüyor, daldan dala atlıyor, ben kendi kendime söyleşiyorum da, dışarı bir çıt çıkmıyor.. İnsan neyse o işte, değişmeye uğraşmak da nafile belki ama bir noktada kendine neyin iyi geleceğini de bulmak gerekiyor.
Bugün cücelerin kapısından giren üniversite arkadaşı ne iyi geldi mesela, öyle sevindim ki..
Böyle gel git haldeyken sabah sabah giden 10 canın haberi ile kötü başladı zaten gün.. Kimin iyi başladı ki zaten değil mi? Üç değil beş değil.. Tıka kulaklarını git, duyma, görme, düşünme.. Oluyor mu öyle? Yapabilen var mı? Kendini olan bitenden soyutlayabilen, benden uzak olsun da ne olursa olsun diyebilen ve içinde en ufak bir korku duymayan? Varsa ne mutlu onlara..
Kısacık bir sohbet ve güneşin açması ile güzel bitirmeye çalıştım günü.. İçimdeki kara bulutları azıcık kışkışlayıp evin yolunu tuttum..Şimdi sıpanın lego kutusunun başında dikilip şimdi ne yapsaak ne yapsaaak diye sesli düşünmesini seyrediyorum, bir de geçirdiğimiz renkli 30 Ağustos' un resimlerime bakıyorum uzun uzun..Ha bir de sıpanın anneden uzakta kendi bayramını kutlamasının resimlerine :)
Hepimizin keyifli günleri ve akşamları olsun, bu sonbahar güzel gelsin gülerek gelsin olmaz mı?




4 Ağustos 2012 Cumartesi

Günaydın

Yazın sevilecek çok yanı var. Benim en sevdiğim ise sabahın serin saatleri..
Geceleri herkes yattıktan sonra huzur bulanlar vardır ya, ben de sabah kimse kalkmadan huzur bulanlardanım işte.
Hiç bir işe bulaşmadan bir bardak çay içmek, bir iki satır kitap okumak, hele ki şimdiki gibi mevsim yazsa, balkonda öylece oturup serin havayı solumak..Bir de hiç ses yokken kuşların aslında ne çok konuştuğunu farketmek ve biraz sonra bu sabahki gibi iki küçük ayağın taştaki şap şap ayak seslerini duymak.. Güne güzel başlamak için yeterli değil mi?
Günaydın :)



26 Mayıs 2012 Cumartesi

Gel-Git

Anneannem bu sefer İzmit' te ve tekrar hastanede..
Bu hastane günleri bambaşka şeyler düşünmeme yol açıyor ve biliyorum ki bu düşüncelerin hepsi çok sağlıklı değil..
Bir yandan haftasonlarını sayıyorum.
Sayıyorum çünkü haftasonu yoğun çalışıyoruz ailecek.. Hangi haftasonu bir koşu gidip anneme el verebilirim acaba diye düşünüyorum.
Öbür yanım anneanneme üzülüyor..
Diğer bir ucum diyor ki böyle uzaktan olmaz, biz ne yapıp ne edip yakın olmalıyız birbirimize, mesafe olarak yani..Binbir çare üretip sonra üstünü çiziyorum..
Öte yandan annemin sözleri çınlıyor kulağımda, keşke daha çok kardeş olsaymışız diye..
Demek ne çok yük hissediyor ki omuzunda, dayım dibinde olmasına rağmen, iki kardeş el ele ellerinden geleni yapmalarına rağmen, demek daha fazlasına ihtiyaç duyuyor..
Şimdi düşünüyorum, kendi çekirdek ailemden ötede en güvendiğim omuz kardeşim değil midir?
Bırak yaşlanınca anne babaya bakmayı  - ki zaten bize baksınlar diye doğmuyor ki çocuklar ve hiç binmesin omuzlarına öyle bir yük diye diliyorum bir yandan  - şu son bir senedir bile, her an akıl danıştığım, varlığından güç aldığım kardeşim değil mi?
Sonra kendime dönüyorum..
Bencillik mi olur çocuğumu kardeşsiz bırakmak, ya da geleceğinden çalmak mı olur kardeş sahibi yapmak ? Bunların arasında gidip geliyorum..
Aslında her zaman derinlerde dönüp duran bu düşünceler şimdi su üstüne salınıyorlar, hepsi bu..
Çağlar da ben de farkında olmadan çokça evirip çevirmişiz kafamızda ki bu konuyu, durduk yere bu akşam baktık ki yaşlanınca ne yapar eder de kendimizi kendimizden başka kimseye yük etmeyizi konuşuyoruz. :) Kocamın her zamanki gibi zihni sinir çözümleri de var bu konuda :)
Günlük koşturmaca son hız devam ediyor bir yandan.. Çok şükür ki yaptığım iş şimdi çocuk sesleri ile dolu. Nasıl iyi geliyorlar insana..
Kısacık yaz kapıdan bir bakıyor bir kaçıyor bu arada.
Ne tatil var aklımızda ne de bir mola..Bu yaz mevsiminden tek beklentim, sağlık, ağız tadıyla bir kaç dost buluşması ve Arda' ya okul dışında sağlayabileceğim değişik bir faaliyet. Hepsi budur işte..
Ev aramak, taşınmak bile büyümüyor gözümde şu anda..
Daha başka şeyler büyüyor, ufacık kararlar, küçücük adımlar..


9 Mart 2012 Cuma

Bana da kitap okunsun istiyorum

Hani olur ya, bir kitapçıya girip herşeyi okumak ister insan. İster ki bir anda hepsini hepsini okuyabilsin, dolabilsin.. O hissiyat burada geçer sanmıştım, geçmedi..
Çocuk kitabının yetişkin için ayrı bir çekiciliği var. Kafamın dopdolu olduğu anlarda çocuklar için yazılmış şeyleri okumak, yada bir Hello çalmak iyi geliyor mesela bana. Bu biraz da benim cinsliğimden kaynaklanıyor.
Çok zaman oldu ki, ağlak, hüzünlü, karamsar şeyleri okuyup seyredemiyorum. İçim kaldırmıyor. Daha doğrusu yoruyor beni bunlar.. Eskiden seyrettiğim filmleri seyredemiyorum mesela.. Fazladan kalbim çarpıyor, fazladan üzülüp, fazladan heyecanlanıyorum.. Aynı şey son zamanlarda kitaplara da oluyor.. Bir çırpıda nefes almadan okuduğum kitapları, şimdi konu çıkmaza girdiğinde, karakterin başına hoş olmayan şeyler gelecekse mesela, gidişattan belliyse bu, yok okuyamıyorum..Bir bakıyorum kitap içinde ayracı ile kalmış bir köşede..
Böyle söyleyince garip oluyor ama duygu yoğunluğundan kaçmak denebilir sanki buna..
İyi de hayat her zaman sakin, her zaman durgun, tekdüze de olmuyor ki işte. Öylesi de çekilir miydi bilinmez zaten..
Adrenalin sevmemek de denebilir belki, yada ödleklik. Üzülmekten, heyecanlanmaktan korkmak..
Uzunca bir süredir kaçakları oynuyorum yani..Hafif şeyler okuyup, seyredecek bir şey bulamıyorum.
Okuyasım geldiğinde de burada dükkanın içinde otur, al işte sana milyon tane kitap, hikayesinden romanına, referans kitabına kadar (üstelik öyle içini şişirecek cinsten de değiller), önüne ne gelirse oku gibi bir lüksüm yok. Çalışıyoruz sonuçta :)
O lüksü kullanan kişi, bizim evin cücesi..
Buraya girdiği anda devamlı bize kitap okutturmanın peşinde..Bildiği bilmediği ne varsa, yeter ki ona okuyacak birileri olsun..
Baba, anne, anneanne, dayı, Biranda, Cenk Abi.. Kimi yakalarsa ona okutturma peşinde.. Ve son hamlede böyle İyi Cücelere çocuğu ile gelen bir babaya bile okuttu ki, o babaya müteşekkirim :)
Acaba içinde ayracı ile kenara birikmiş kitaplarımı da bana birisi okusa, bu kaçak halimi atar mıyım üzerimden :)



27 Şubat 2012 Pazartesi

Telkin

 ( Üç adet tshirt seçti kendine, hepsi de böyle cırtlak renklerde, cıngıllı..Baba tshirtuymuş bunlar..Tek kelime etmedim sadece bedenlerini bulum onun için, ama küçük almışım hepsinin boyu kısa ..Üçüncüyü de seçince tamam dedi şimdi gidebiliriz, bunları alalım..Öyle kararlı ve seçimlerinden öyle gururluydu ki eve gelip de deneyince değiştirelim diyemedim,, Kısa kısa giyiyor göbek fora..)

Biz şu Harvey Karp' ın akıllı köylü mertebesine ulaştık ulaşacağız gibi geliyor bazen..
Bazen de yok yoook daha çok var oraya, bu elimdeki kendini bilmez bir mağara cücesi diyorum..
Hep kocaman kocaman konuştu da biz onu kocaman sandık zaman zaman, sonra silkindik, kendimize geldik..
Oldu böyle şeyler..
Ama şimdi daha bir kocaman konuşuyor.
Halleri, tavırları da öyle,,
Sevgisi, kızgınlığı, üzüntüsü daha net..Seviniyorum bu hallerine aslında.
Bir de bunları kelimelere dökebilmesine,,
İnatçılık konusunda artık dişlerimi sıkıp ya sabır çekme noktasından biraz daha uzaklaştım.
Hala çok inatçı, hele ki duymak, yada yapmak istemediği bir şey olduğunda karşımda bir duvar olması çok sinir bozucu. Kelimelerimin havada uçuşup yok olması, duymazdan gelmesi,,Canının istemediği konuda cevap vermemesi,, Derin nefesler alıp devam ediyorum genelde,,
Son zamanlarda kendimi onu çok fazla telkin ederken buluyorum,,
Yapmamalıyım susmalıyım,,
O büyük büyük laflar ediyor ya ben de telkinle, konuşma ile anlatma yoluna gidiyorum ama işlemiyor tabii,,
Ne de olsa çocuk, hem de henüz 3 yaşında,,
Konuştuklarım bir yerlerde tortu bıraksa da fiilden daha çok anlıyor, fiili örnek alıyor,,
Ben istediğim kadar konuşayım, O yine bana bakarak, etrafına bakarak, taklit ederek öğreniyor,,
Haftasonu Ela- Aknur- Mehmet İstanbul'daydı.
Çocukları uyutup pijama sohbetine daldığımızda Aknur öyle güzel özetledi ki bana bu durumu.. Aslında konuştuklarımız çocuklar değildi o anda, daha çok biz büyükleri konuşuyorduk da, o anlatırken ben birden kendimi gördüm zihnimde.
Önemsiz olayları çok konuşarak, dillendirerek büyütüyoruz aslında, hem kendi kafamızda hem de kime anlatıyorsak onun kafasında dedi.
Kırmızı ışıkta durulur değil mi? dedi Aknur.
Evet kırmızı ışıkta durulur. Bunu biliriz ama konuşmayız,anlatmayız sadece dururuz. Bir yerde öğrenmişizdir, yada herkes duruyordur. Birisi her gün sana aman ha kırmızı ışıkta durmayı unutma, sakın sakın diye telkinde bulunsa, her kırmızı ışık gördüğünde gerilmez misin? dedi.
İşte orada kendime geldim.
Ne çok konuşuyorum ben bu çocuğa? Ne gerek var?
Dur kırmızı ışıkta o da görsün,, Hepsi bu aslında,,
Şimdi yazdıklarımı okuyunca şikayet eder gibi olmuşum biraz ama değil,, Şikayetim kendimden yana daha çok.
Yazıp, sonra da kendi kendime okuyup, kendimi hizaya sokma isteği aslında,,
-me/-ma eklerini -meli/-malı ile biten kelimeleri biraz uzak tutma, hatta unutma isteği,,
Ya kelimesini çöpe attık anne diyor ya bana bazen, ben de bu Pazartesi diyete başlar gibi hani :) şu malum ekleri çöpe atıp öyle başlıyorum haftaya, kendime duyurulur ! 






3 Şubat 2012 Cuma

Hikaye

Nerden başlasam nasıl anlatsam..
Hızla geçip giden bir kaç ay içinde olan bitenin detaylarını daha şimdiden kaybetmeye başladığımı farkettim. O zaman not alma zamanıdır..
Bugüne kadar yaz sonunda filizlenen bir fikrin peşinden koştuk. Benim dillendiremediğim, Biranda' nın ateşlediği, hadi hadi hadilerle aile boyu içine düştüğümüz bir koşturmaca, bir heyecan vardı..
İşini gücünü bırakmış iki kadın ne yapardı? İki de cüce varsa ortalıkta, her anne gibi, herkes gibi hatta çocukları da içine katacağı bir şeylerin peşine düşerdi.. Biz de öyle yaptık..
Bir kitabevini kotarabilir miyiz dedik. Sanki yapabilirmişiz gibi de geldi hani..
O kadar çok hazırlandık ki, ismimiz, logomuz, sipariş listelerimiz, etkinlik fikirlerimiz ve hatta kontaklarımız bile hazırdı..
Bu süreçte emlak piyasası ve emlakçılarla ilgili tonla deneyime sahip olduk. Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik derken yer bulmak problem oldu.
Şaşırdık, şaşırtıldık..
Hayatımızda umuyorum ki bir daha karşılaşmayacağımız garip insanlarla karşılaştık ve aynı zamanda bir sürü güzel insanla da tanıştık..
Haliyle duyulduk da..
Bir ara işler o kadar sarpa sardı ki 'ortada kitapçı açacağız diye dolaşan iki kadın var' diye konuşulduğu konusunda kendi kendimize espriler yapar hale geldik ve bir miktar doğruydu da belki :))
Öte yandan önümüzde bu işi çok güzel yapan, istikrarlı bir çizgide giden, örnek ve feyz aldığımız 'İyi Cüceler' ve 'Gönül' vardı.
Biz ona ha gittik ha gideceğiz, tanışacağız derken bir gün o bizi arayıverdi..
Bir anda kendimizi bu huzurlu kitabevinin içinde enerjimizi buraya harcarken bulduk..
Halen geçiş aşamasındayız, yapılacaklar listelerimiz var uzun uzun, önümüzde..
Hayat garip demiştim ya, bir kapı kapanırken ötekinin açılmasına vesile olurmuş hani.. Bu hikaye en güzel örnek bana, bize..
Her yeni güne karşımıza ne çıkacağını bilmeden başlıyoruz.
Önemli olan yeni günün güzellikler, bambaşka yerlere açılan kapılar getireceğine inanmak ve inanmak..
İyi olacağına, çok ama çok güzel olacağına inancım tam..
Galiba sonuna geldik derken bugün farkediyorum ki asıl hikaye şimdi başlıyor, iyi ki başlıyor..
Yaşasın yaşasın! :)



27 Ocak 2012 Cuma

Karlı, heyecanlı..

Ne zaman bitecek / geçecek bu uçak fobik halim benim?
Hiç bir şey yapmazsam, hiçbir zaman geçmeyecek sanırım. Bu fobik hal başlıbaşına bir post konusu.
Dün akşam bir yandan Çağlar indi inecek derken ( uzaktan gelmiyor ha, hepi topu Ankara'dan geliyor), bir yandan Arda bir yattı , bir kalktı en sonunda babasını beklemeye karar verdi derken, bu arada toplu iğne başı kadar kesilen parmağım anlamsızca yaklaşık 40 dk kadar kanarken ve elimde kağıt mendil, pamuk, buz torbası türevleri ile düdük kadar kesiğin kanamasına dur demeye çalışırken nasıl gerildiysem, herkes evine yatağına girdiğinde öyle derin uyumuşum ki sabahın köründe karlı sabaha dikiliverdim.
Servisi azad edip, arabayı elbirliği ile temizledik, geç kalkan sıpayı pek kısa bir süreliğine okula bıraktık, sonra da Çağlar'la karlı sabahtan bir kahvaltı çaldık.
İyi ki de çalmışız günün gerisi pek hareketli geldi.
Çağlar günün çoğunu Arda ile beni bekleyerek geçirirken ben neye niyet neye kısmet dedirten türde bir başlangıca imza atıyordum.
Düşündükçe heyecanlandığım, heyecanlandıkça ürktüğüm ama iyi olacağına bir o kadar da inandığım çok sürpriz bir adım..
Hayat çok garip,,
Şimdi tek dileğim, sonu iyi gelsin, utanmayalım..





19 Aralık 2011 Pazartesi

Barıştık

Bir heyecan, bir koşturmaca ve bilinmeyenlerin getirdiği hafif bir gerginlikle karışık kalp çarpıntısı var bugünlerde evimizde..
Akşamları ucu hayallere açılan hararetli konuşmalarımızın sonu gelmiyor..
Arda her zaman gördüğünden ve duyduğundan fazlasını hisseder, sanırım tüm çocuklar da böyledir..
Onun topladığı hislerini kocaman kabına doldurduğunu düşünürüm bazen. İçlerinden sevmediklerini ilerleyen bir zamanda ayıklamak ve atmak üzere..
Yorumsuz kaldığı her konuda, cevap vermediği sorularda içeride bir evirip çeviriyordur durumu.. Bir süre, bazen bir kaç gün sonra ya yorumu dile gelir yada süzüp ulaştığı sonucu açıklar birdenbire..
Ama iki hafta önce hiç yapmadığı bir şey yaptı, durduk yere ama gerçekten durduk yere ağladı.
Aynı gün içinde bir tanesi uydurma bir sebep göstererek olmak üzere, bir kaç defa, sebepsiz ve apansız..
Şaşırdım (k), arkadaşlarımız şahittir ki ilk anda anlamadık ama aynı günün akşamı açıklaması kendi ağzından geldi:
 ' Anne hani ben çok ağladım ya bugün, siz hep konuşuyorsunuz, benimle ilgilenmiyorsunuz , öyle diye ağladım!'
Onunla ilgilenmemek? Mümkün mü bu?
Her sorusuna cevap vermek, davet ettiği oyunlara iştirak ediyor olmak, sohbet etmek.. Bunların hiç biri ilgilenmek olarak algılanmamıştı demekki. Günlük temel ihtiyaçlarını tabii ki saymıyorum.
Oyunlara iştirak ediyoruz tabii ama kafamız orda mı?
Ona cevap verirken aklımız uçuş uçuş başka yerlerde değil mi?
İsteklerini yerine getirirken aynı zamanda binbir türlü tilkiyi dilimizde ve kafamızda dolaştırmıyor muyuz?
Evet bunların hepsini yaptık ve o küçücük haliyle buna içerlemiş, bir de sonra toparlamış ve açıklama getirmişti..
İstediğimiz kadar anlatalım, paylaşalım, sarılalım, öpelim, mıncıralım, oynayalım o içeride az biraz hızlı atan kalbimizi hissediyor işte..
Yaptığı açıklamadan sonra özür diledik kendisinden. Zaman zaman anne babaların konuşması gereken yada ilgilenmesi gereken bazı konular olabilir ama bundan sonra bu konuşmaları onun oyun saatinde yapmayacağımızı söyledik, bize sabrettiği için de teşekkür ettik.
O günden bugüne elimizden geldiğince ona ait zamanlardan kendimize çalmadık..Bizim heyecanımızı kafasında somutlaştırması için gereken malzemeleri sağlamaya çalıştık..
Ve sanırım barıştık ..  :)
Bu ay Meraklı Minik' in girdiği her evde yapıldığı gibi bizde de geyikli kurabiyeler yapıldı ama yenmedi..


22 Kasım 2011 Salı

Bir Kahve

Hava buz gibiydi, puseti arnavut kaldırımda itmekten yorulmuştuk, bir de yürümekten,,
Pusetin taşların üzerinde zangır zangır sallanması beşik etkisi yapmış Arda uyumuştu,,
Saat de öyle fenaydı ki, hani uyumasa iyiydi aslında ama o anda uyumasını da istiyordum bir yandan,,
Hava karardı kararacak ama incik boncukçular hala açık,,
Tur otobüsleri gitmiş geriye kendi arabası ile gelenler ve yerliler kalmış sadece,,
Bir ısınsak diyoruz, bir çay, bir kahve deyip oturmadan geçemediğimiz Arasta Cafe' ye giriyoruz, çünkü canımız eve de girmek istemiyor, hava güzel, soğuk ve güzel,,
Sütlü nescafe istiyorum, bir yandan da şimdi sıcak suya süt damlatıp getirecekler çay mı içseydim diye düşünürken bu tepsi önüme konuveriyor,,
Hazine bulmuş gibi seviniyorum!
Daha fazla keyif isteme hakkım yok, zaten daha fazlasına da gerek yok,, Buz gibi havada, yorgunluğun üstüne nasıl iyi geliyor o kahve,,
İşte şimdi de kendime öyle güzel bir kahve yapacağım, kırmızı dalım yok ama komik çubuklarım var kahve karıştırmalık, onlardan birini de içine atacağım,,
Ve dileyeceğim: o kahve öyle iyi gelsin ki bana , yapılacakları bir çırpıda sıraya dizivereyim, bir dee hani o habire aradığım daldan dala uçtuğum da bir tülü konamadığım durağı hemencecik buluvereyim, olmaz mı? :)
Hadi bakalım..


14 Kasım 2011 Pazartesi

Boş Ev

99 depreminden sonra yurdun camlarındaki demir parmaklıklar üstüme üstüme gelince, sanırım bir daha asla oturamayacağım güzellikte bir öğrenci evim olmuştu. Anadolu Hisarının tepesinde, mahalle içinde, üstelik bahçeli, kocaman balkonlu, köpekli kedili, hem de manzaralı..
O evin kirasının nelerle ödendiği, annemle babamın bir yandan deprem anısı, diğer yandan çocuklarını kocaman bir şehirde, tek başına oturtmanın verdiği iç huzursuzlukları ile nasıl başa çıktıkları başka başka hikayeler..
O evdeki ilk kışımda hiç yalnız kalmadım ben..
Kızların biri yoksa biri gelirdi..Yalnızlıktan ürktüğümü, uykularımın aylar sonra hala bölündüğünü bilirlerdi, hiç ses etmezler sanki zaten orada yaşıyormuş gibi damlarlardı eve.. Onların varlığı çok iyileştirdi beni o sene..O evde okuduk, eğlendik, sıkıldık, misafir ağırladık, yeni yıllar kutladık, bahçedeki azgın ve kızgın köpeğin elinden kıl payı kurtulduk defalarca..O zamandan sonra evim hiç boş kalmadı. Daha sonra Canan' la birlikte oturduğumuz bekar yıllarımızda, yine dolar taşardı evimiz..Kardeşler, sevgililer, arkadaşlar, eş dost, kediler..
Zamanla hepimiz yalnızlaştık, küçük ailelerimiz minik arkadaş gruplarımız oldu.. Hepsini çok sevdik, öyle de mutlu olduk, hem de çok.. Ama son haftalarda kapımızın çokça çalınması, evin bir dolup bir boşalması, araya bir de bayram girmesi, büyükler küçükler herkesin ister istemez bir araya toplanması o günlere götürdü beni..Bayram dönüşü biraz dinlenip Canan- Ozan- Deniz üçlüsünü beklerken, aradığım arkadaşlarımın hiç biri nerede buluşuyoruz demedi, herkes evin yolunu biliyordu ve zaten hep buraya gelinirdi..
Bir hafta önceki doğumgünü toplaşmasından sonra da böyle güzel bir his kalmıştı içimde, evet bu aynı histi işte..
Hızlı bir yemek organizasyonu yaptık ailecek ve sanırım yıkadığı brokolilerin, rendelediği kerevizlerin, tencereye attığı barbunyaların arkadaşlarımız için olduğunun farkındaydı cüce, pek hummalı çalıştı..
Evrim - Demir ikilisinden her zamanki gibi bomba bir oyuncak seçimi kalabalık evde uykuya direnme saatlerinin acısını azalttı..Kulakları bol bol çınladı :)
Bu sabah boşaldı tüm ev.. 
Babalar işe, sıpalar okula, bu yamuk emzikli gülen surat anneannesine yol aldı..
İşte şimdi üstüme yıkılıyor duvarlar..
Yaşlandıkça annesine benziyor insan, birileri gittikten sonra içime çöreklenen boşluk hissini biz evden çıkarken annemin yüzünde de görürüm hep.. Bu his o his işte..
Ama olsun evimizi dolduracak kadar çoklar ya varsın olsun onlar gittikten sonra ben bomboş kalayım :)

27 Ekim 2011 Perşembe

Deprem

Düşündüm de;
İki gün boyunca evin içinde televizyon -  internet arasında git gel yaparken döktüğüm gözyaşını 99 depreminde çadır içinde yaşarken döktüm mü?
Dün Evrim' le konuşurken bir fotoğrafı hatırladık birlikte. Günlerdir arıyorum bulamadım o fotoğrafı ama tüm ayrıntıları gözümün önünde...
Ben ve Canan çadırın içinde kafa kafaya vermişiz, çadır da çirkin gri renkte, muşamba bir çadır.. Tüm dişlerimiz ortada, gülmüşüz..
Evrim haklı olarak bana garip gelmişti o fotoğrafınız dedi, siz orada gülerken muhtemel biz annemle tv karşısında ağlıyorduk dedi.
Haklıydı.. O çaresizliğin içinde gülmek..Garipti dışardan bakınca..
Ama düşününce,
depremi yaşayıp adımınızı toprağa attığınızda, hele ki bizim gibi görece iyi durumda iseniz,
eviniz yıkılmamışsa ama tek bir sağlam eşyanız da kalmamışsa,
televizyon yoksa,
elektrik yoksa,
telefon yoksa,
cep telefonları hepten çalışmıyorsa,
eşinizin dostunuzun arkadaşınızın haberlerini ya kalbiniz ağzınızda evine doğru yürüyüp , apartmanı en azından ayakta duruyor gördüğünüzde bir oh çekerek,
yada apartmanı göremediğinizde, o anda gözyaşı dökerek, alabiliyorsanız,
bildiğiniz kurtuluş yada kayıp hikayeleri o şartlarda elinizin, kolunuzun, arabanızın ulaşabileceği mesafedekilerle sınır ise,
kendinize ait öncelikli derdiniz barınacak yer, su, hatta tuvalet bulmak ise,
20 li yaşlarındaki iki yakın arkadaş, sağsalim birbine sarılabilmişse,
ve kendilerini ancak o muşamba çadırın altında güvende hissedebiliyorlarsa,
o zaman gülmekten daha doğal bir şey olmuyor..
O gülümsemeye hatta bazen kahkahaya ihtiyacınız oluyor..
Sonradan, çok sonradan, sizin için hayat eskisi gibi olmasa da normale yakın bir hale geldiğinde, acının aslında sizin gördüğünüzden kat kat fazlası olarak yaşandığını, sizinkine benzeyen benzemeyen binlerce hikayenin olduğunu o zaman anlıyorsunuz..
Siz sallanan yer kabuğunun üzerindeyken, kendinize acımıyor, canla başla ayakta durmaya, moral bulmaya çalışıyorsunuz..
Bu sefer ben TV başında daha çok yıkıldım..Tüm hikayeler, hepsi ama hepsi gözümün önündeydi çünkü..
O zaman anladım, bize bizden çok ağlayan insanların neden o kadar dağıldığını, korktuklarını..
Teknolojinin hızını yakalamakta zorlandığımız, mesafelerin yok olduğu zamanımızda, söylemek istediğim şey tvler bunları bize göstermesin demek filan değil.. Gösterdikleri için bu kadar çabuk organize olabildik, duyulup görüldüğü için bunca yardım çabucak derlendi toplandı gitti..Ve hatta evimin salonunda dizilmiş kolileri kabul eden yer bulamayacağım kadar hızlı oldu bitti herşey..
Yine de ajitasyon yapan, devamlı depremden kurtulmuş yaralı insanlarla konuşmaya çalışan, abartılı ağlak konuşmalardan başka elle tutulur haber vermeyen kanalları geçiyorum ben.
Şimdi dik durmanın, moral vermenin hatta enkaz başında yakınını bekleyen o insanların dimdik ve mağrur duruşu gibi , acımadan yanlarında olma zamanı..
Daha da önemlisi tekrarı olmaması için çalışmanın, bilinçlenmenin, unutulmasına izin vermemenin zamanı..

** Ekim ayı başında Kızılay haftası kutlayan ve okulunda kızılay çadırı kurulan cüce, kapıda, bakkalda koliler ve toplananlarla ilgili konuşmalara şahit olunca, evlerden çıkan torbaları görünce, önce 'Kızılay orada şimdi amaa'  diyerek hani siz neden debeleniyorsunuz demeye getirdi. Biz de dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştık bu sefer de 'o zaman ben de Kızılaydaki doktorlara yardım edeceğim' deyip , çoraplarını ve oyun hamurlarını torba yaptı getirdi, bu çoraplar ne kıymetli idi halbuki.. :)) **

22 Ekim 2011 Cumartesi

Her yaş dönümünde aynı gaflet ve dalalet.

Yaş dönümlerine denk gelen zorlu anlar..
Geriye dönüp baktım biraz, tarihleri hatırlamaya çalışarak ve fark ettim ki, anne olarak kendimi en zorda hissettiğim zamanlar Arda' nın yaş dönümleri olmuş,,
Ve bu dönemlerdeki halimiz tavrımız örnek olmamız yada olamamamız onda daha kalıcı olmuş,,
2 yaş, sonra en azaplı geçeni 2, 5 yaş,,
Şimdi de çok daha yumuşak ama daha büyük dalgalar halinde kapımızı çalan 3 yaş,,
Büyük bir çocuk olmak için çok çabaladığı , bebeklikle abilik arasında sıkıştığı ve zaman zaman bizi de sıkıştırdığı zamanlar şimdi,,
Bazı şeyleri yapabilecek kadar büyük ama bazılarını hala yapamayacak kadar küçük olmak yoruyor onu,,
Bizi de,,
Her ne kadar sen abisin yada sen büyüdün dememek için çabalasak da, o bunlara çok takmış durumda,,
Okulda iki Arda olması ve zaman zaman ayırmak için ona 'Küçük Arda' demeleri mesela, ki sanıyorum bu söylem uyarımız sonucu bitti aslında,,
Parkta bir çocuk ola ki ona sen bebeksin dedi,, Günlerce sürüyor bunun irdelemesi,,
Ben bebek değilim diye cevabı verdikten sonra hiç ilgisi olmayan bir zamanda, ama anne ben şimdi büyüdüm ya, bebek değilim ya, o zaman neden hala ayaklarım yetişmiyor pedallara diyebiliyor,,
Bana neden bebek dedi o arkadaş? Ama ben bebek değilim ki?
Yada evde bizi bebek yapıp, kendisi baba rollerine bürünüyor,,
Ne zor ona pedallara yetişmek için daha çook yılların geçmesi gerektiğini anlatmak hele ki henüz dün - bugün - yarın kavramları arasına sıkışmışken, içinden çıkmak için debelendiği günlerde,,
Bazen çok yükleniyorum, farkındayım,,
Grisi olmayan bir çocuk büyütmek diyorum, ne zor,,
Onun için ya beyaz ya siyah her şey,,
İstediği mükemmelikte olmayan hiç bir şey için esnemeye yanaşmaması diyorum,,
Bir kere hayır dedikten sonra asla geri adım atmaması, kanmaması,,
'İstiyorum' yada ' İstemiyorum' ların ardında bu kadar dik durması,,
Bazen istemediğimiz şeyleri de yapmamız gerektiğini nasıl anlatırsınız bir çocuğa?
Söyleniyorum da söyleniyorum içimden,,
Beş dakika peşimizi bırakmıyor, her an onunla bir oyun oynama halinde olmak yorucu derken,,
Sadece gözünün önünde olmamızı istediğini kaçırıyorum,,
Haksızlık ediyorum diyorum,,
Bu kadar söylenirken bazen, onun hayallerini kaçırdığımı fark ediyorum,,
Bugün kısacık sabah diliminde neden- nasıl ve ama ları ile, bitmek tükenmek bilmeyen itirazları, imkansızı istemeleri ile sık sık derin nefes almama sebep olan cüce, daha dün kahvemi boğazıma dizmeden içmeme izin verip, beni azad edip oynamadı mı açık havada?
'Anne parka gerek yok, sadece koşmak istiyorum' diye net bir açıklamanın ardından, gerçekten de uzuun uzun koşarak, hatta arada geri koşup ileride gördüğünü anlatarak, annesini güneşin altında dinlendirmedi mi?
Zaten zamanı gelince olacak şeyleri, zamanından önce beklemek anneye de çocuğa da yük,,
Ben bu hataya düşüyorum işte zaman zaman, özellikle de yaş dönümlerinde,,
Şaşı  :)
Konuşuyor olması, hissetiklerini anlatabiliyor olması demek değil uyarısını kafamda döndürüp duruyorum son günlerde,,
Giderek daha arkadaş oluyor bana, babasına,,
Soruları daha anlamlı ve daha zor artık,,
Dünyanın ne kadar büyük olduğunu anlatmakta zorlandık ama beni de çekin ben de öyle oyniyim ekranda deyince çok zorlanmadık mesela:)
Buyrun ekranda oynayan Arda :)


Untitled from Zeynep Kara on Vimeo.










LinkWithin

Related Posts with Thumbnails