Can etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Can etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2016 Pazartesi

'Eti Senin Kemiği Benim' değil işte

Ben çocuklarını okula iç huzuru ile teslim etmeyi seven, buna ihtiyaç duyan bir anneyim. Hani eskiden derlermiş ya eti senin kemiği benim diye. O kadarını diyemesem de çocuğumu teslim ettiğim kurumun, öğretmenin, ortamın ona doğru anlarda doğru tepkileri vereceğinden emin olmak istiyorum. Aldıkları aksiyonların, benim çocuğum hakkında verdikleri kararların, benim aklıma da yatmasını, güvenilir olmasını bekliyorum.

Belki bir okuldan çok şey bekliyorum ama bekliyorum.

Ayrıca onların okulda olduğu zamanlar benim için değerli. Eğer o zamanları da onları düşünüp endişelenerek geçireceksem ne anlamı var?

Şimdiye kadar da seçimlerimde çok şükür ki yanılmadım. Çocukların gittiği okulları sevdim hatta onlardan daha çok bağlandım. Böyle olunca onlar da güvendiler oralara, annemin içi rahatsa herşey yolunda dediler ve pek sorun yaşamadık. En azından ben öyle olduğuna inanıyorum içten içe..

Ama bu sefer, evin küçük adamını okula başlatırken çuvalladığımızı hissediyorum. Sabah okulun kapısına, o aradığım iç huzuru ile gidemiyorum. Hep birşeyler batıyor gözüme ve hep minicik de olsa bir iç bulandıran olay, emare, bir söz, bir bakış oluyor.. Yada olmuyor, bana öyle geliyor.. Diyorum ya benimki hissiyattan öteye gitmiyor.

Kendisi ufacık ama büyük bir okul topluluğuna bağlı bir Montessori okuluna başladı Can.
Çok mu aradım bu okulu? Hayır. Evime yakındı, sınıf mevcutları azdı, kocaman harika bir bahçesi vardı, temizdi, duyduğum bütün yorumlar iyiydi. Şurada yaşadığımız 3 sene boyunca bütün okulların standartlarının aşağı yukarı birbirine yakın olduğunu gördük zaten. Nasıl bir öğretmenle okul hayatına başlayacağı önemliydi ama nerede olursam olayım onu seçme şansım yoktu. Şansıma güvenmek zorundaydım. Çok düşünmedim.

Bir sene daha evin yakınlarında olsun, öğlen çıksın, öğle uykusu uyusun istedim. Sonrasında zaten Arda ile birlikte onun gittiği okula gidecekti. Azıcık daha büyümüş olacaktı. Yani bahanelerim pek çoktu. Gel gör ki, o bahanelerimin hepsi olmasa da bir kısmı elimde patladı!

Okulda onunla birlikte geçirdiğim bir hafta boyunca, sınıf öğretmenine içim ısınamadı. Çocukların okula uyumuna yardımcı olacak herhangi bir emare, yanına gelip 'tamam ağlama anne burada' demenin ötesinde bir çaba göremedim. Kaldı ki Can zaten alışma sürecinde ağlamadı. Bu durumda Can ile bu cümleyi kuracak kadar bile bir ilişki kuramadı öğretmeni. Bence çok ironik!

Sonrasında onu kapıdan bırakıp ayrıldığım günlerde Can' ın sınıf öğretmeninden çok yardımcı öğretmenlerle daha iyi iletişimde olduğunu gözlemledim. En azından güveneceği birilerini bulmuştu, biraz rahatladım.

Tuvalete gitmeye henüz bir ay önce başlayan bir çocuk olarak, okuldaki klozetlere adaptörü olmadan oturmaya korktu Can. Klozetler küçük ama onun gözüne büyüktü demek ki. Bir hafta boyunca her sabah Can' ın tuvalet adaptörünü almalarını rica ettim. Almadılar. Çünkü bağlı oldukları o büyük okulun kuralları izin vermiyordu. Bir haftanın sonunda Can' ın inadı ile uğraşmak zorlarına gitmiş olmalı ki bari getirin adaptörü dediler! O süre zarfında sabah 8 den öğlen 12' ye kadar kah tuttu çişini hiç kaçırmadı, kah bir kere kaçırıp çok ağladı.

Montessori okulu olmak demek, sadece sınıf içinde çocukların seçtikleri materyallerde serbest olması  mı demek? Hayatın içinde kendi gelişimlerine ve kendi doğal seçimlerine saygı duyulması, doğru seçimler yapmak için önerilerde bulunulması nerede kaldı?

Bu süre zarfında Can'ın , Arda'nın okuluna önümüzdeki sene başlayabilmesi için başvuruda bulunduk. O başvuru esnasında bir iki kere hep birlikte okula gittik. Adım gibi eminim ki benim orada hissettiğim huzur ve güveni farketti Can. Şimdi her sabah abisinin okuluna gitmek için ağlıyor ama ne mutlu ki kendisi 3 yaşında olduğundan ve bahçede oynamak, camlara su fışkırtmak onun için herşeyden daha önemli olduğundan kendi okulunun kapısına gelince, bunların verdiği motivasyonla içeri güle oynaya giriyor.

Her gün  okul çıkışında , beni gittiği okulun çok eğlenceli ve güzel olduğuna inandırmak istercesine, ne güzel oynadım anne biliyor musun diyor. Ben de zaten oranında iyi bir okul olduğuna ve pek çok anne-baba ve çocuğu mutlu ettiğine canı gönülden inanıyorum. Ama bizim elektriğimiz tutmadı be okul, kusura bakma demek geliyor içimden.

Şimdi önümüzdeki seneyi beklemeden ikinci dönem Can' ı , Arda' nın okuluna almak için yer açılmasını bekliyoruz. İçimden bir ses orası da belki tüm beklentilerimi karşılamayacak ama en azından üç senedir velisi olduğum bir okulda doğru insanları bulup derdimi anlatmak daha kolay olacak diyor. Ayrıca beklediğim cevap olsun olmasın, bir cevap alabileceğimi, gelişmelerden haberdar edileceğimi biliyorum.

Sonra aklıma buraya ilk geldiğimiz sene geliyor. Arda'nın tek kelime ingilizce bilmeden birinci sınıfa başlaması, onu kocaman okulda bırakıp gitmenin verdiği zorluk, okul çıkış saatine kadar güm güm atan kalbim. İlk iki ayın ona da bize de ne zor geçtiği.. Ama geçti işte, düzlüğe çıktık, anne-baba-çocuk, herkes kendi yolunu buldu.. Şimdi aynısı tekrar yaşanıyor. Tecrübe ise sadece kalp çarpıntısını azaltmaya yarıyor, asla durdurmuyor.















25 Ağustos 2016 Perşembe

'Bu da burada dursun' postu

Araya altı ay girmeden geri dönmüşüm sevgili blog.

Araya altı ay girmedi ama çoook şeyler girdi. Evden uzakta geçirilen 1.5 ay girdi mesela, bir darbe girişimi girdi, anneanneye, babaanneye doyamadan tatilin bitmesi girdi.. Hasret giderebildiğimiz dostların sevinci, yüzünü göremeden dönüp geldiğimiz arkadaşlarımızın hüznü girdi..

Kürkçü dükkanına döndük sonunda. Geçen yaza kıyasla ne çok anı, ne çok güzel an biriktirip döndüğümüzü de dönünce anladık.

Gelir gelmez de kolları sıvayıp Can'in bezini çıkardık. Eh anca oldu bizde. Geç oldu, güç de oluyor aslına bakarsanız. Arda'nın bana hiç yaşatmadığı tüm zorlukları yaşatıyor bu sıpa, eksik kalma diyor, bak bir de böylesi var diyor. Diyor da diyor..

Çocuğumun da hakkını yemeyeceğim 3 günde çiş mevzuunu çözdü, hatta zaten çözmüştü de o popoyu bezsiz ne lazımlığa ne tuvalete koymak istemiyordu. Az gözyaşlı, az oyunlu hallettik bitti.

Pekiii bu kaka mevzuu ne olacak? Zaten zor yapılan, şimdi bir de tuttuğu, beze dahi yapmak istemediği o kakalar? Var mı fikri olan?

Valla benim yok.

Okuyorum, soruyorum hep aynı yere geliyorum: Bağırsak çalıştıran şeyler yesin (ki zaten bu çocuk et yemez tavuk yemez, sebze delisi, ona rağmen zor ), zorlamayın isterse bezine yapsın, yeter ki yapsın..

Buraya kadar tamam, yapmak da nispeten kolay. Peki ama 'Madem kakamı beze yapıyorum, çişimi neden yapamam?'  diyen bir çocuğa ne dersiniz?

Halihazırda tek ayak üzerinde onlarca yalan uydurabilen bir anne oldum çıktım. Bir numaraları atmasyonum da 'Kaka bezi o çocuğum ona çiş yapılmıyor!' Olur mu? Olmuyor, olmadı.

Can şimdilik çişini söyleyen, tuvalete yapan, neredeyse hiç altına kaçırmayan ama kakasını da sonuna kadar tutup, beze dahi ağlayarak yapan, 3 yaşında bir erkek çocuğu olarak okula başlayacak.
Ve biliyorum nurtopu gibi onlarca maceramız olacak.

Buraya çocuğumun çiş-kaka notunu da düştüğüme göre, buna da şükür, çok şükür der kaçarım, zira çocuğuma lifli ara öğün hazırlayacağım..:)




10 Aralık 2015 Perşembe

Oturduğum yerden birtakım çıkarımlar filan..

Can haftada iki sabah üçer saat bir oyun grubuna katılıyor.  Haftada iki sabah beni sınıfın kapısında bırakıp içeri giriyor, yaşları iki- üç aralığındaki 8-10 çocuk, bir öğretmen ve bir yardımcı öğretmen eşliğinde vakit geçiriyor.
15 dakikalık şarkılı türkülü bir günaydın faslından sonra oyun alanına gidip önce bir yoruluyorlar. Ardından sınıfa dönüp bildiğimiz sınıf içi aktiviteleri ile vakit geçiriyorlar. 
Bu arada ben de bu üç saat boyunca, geldiğimiz bu oyun alanının kafesinde oturup, okuyorum, yazıyorum..
Çünkü aslında her sabah bu şekilde huzurlu geçmiyor. Zaman zaman sınıftan ağlayarak çıkan minikler oluyor. Ağlayan ve annesini görmek isteyen hiçbir çocuk zorla sınıf içinde tutulmuyor. İstediği anda çıkıp annesini görüp, isterse annesiyle sınıfa dönebiliyor. İşte bu yüzden bana da orada oturup, haftada iki sabah üçer saati okumaya ve yazmaya ayırmaktan başka seçenek kalmıyor. Şikayetçi değilim. 
Can ilk iki hafta beni hiç yanından ayırmamıştı. Şimdilerde eğer sınıfta çok canını sıkan bir durum yoksa yada derdini anlatamadığı bir an olmuyorsa çıkmıyor dışarı. Bu saatlerin bitişinde de gayet keyifli geliyor yanıma. 
Bütün bunların ne orjinal tarafı var derseniz, bana ilginç gelen tarafı şu: 
Dubai'de pek çok başka şehirde olduğu gibi çocuğunuzu yuvaya yazdırmak için birkaç yerde birden sıraya giriyorsunuz ki bir sonraki sene size yer açılırsa onu okula başlatabilin. Sonra bir belki iki sene sıra beklediğiniz bu yuva, kapıdan çocuğu içeri alıp, size hadi gidin diyor. Arkanizdan ağlayan bir çocuğunuz varsa, onu nasıl teskin edecekleri tamamen şansınıza kalmış.
İyi bir öğretmene denk gelirseniz, belki olan biteni sizinle paylaşır, çocuğu kucaklar vs. Aksi durum ise tahmin edilemez bir sürü senaryo ile dolu olabilir. 
İçinizi rahatlatan tek nokta, okulların belli bir standartta olması ve kötü müdahele ihtimalinin yok denecek kadar az  olması. Ben kendi adıma sırf bu yüzden, yani seneye okula başlayacak çocuğuma annesiyle birlikte geçireceği bir ısınma turu şansı verilmeyeceğinden haftada iki sabah üç saatimi burada geçiriyorum. Yeni bir okul yeni bir ortam mutlaka stres yaratacaktır ama önceki kısa tecrübesi, annesiz de bu işi daha önce yapabilmiş olması, alışma süresini kısaltacaktır diye umuyorum. 
Benimle aynı umudu taşıyan bir sürü anne ile de haliyle biraraya geliyorum. İşte bana ilginç gelen şey ise bu noktada ortaya çıkıyor: Bu annelerin arasında avrupalı anne sayısı yok denecek kadar az. 
Burası sınıflarda oyun grupları düzenlerken, aynı zamanda oyun alanına dışarıdan da zaman geçirmek için gelenleri de kabul eden bir yer. 




Avrupalı annelerin çoğu buraya oyun alanını kullanmak için geliyor. Yani yavruları ile birlikte girip, biraz oyun oynayıp zaman zaman da, ben bir kahve içeceğim sen devam et deyip, onları içeride bırakıyorlar. O yavrular da gıkları çıkmadan oyunlarına devam ediyor. 
Peki bizim türk, hintli, arap, uzakdoğulu hadi az daha yanaşayım rus ve doğu avrupalı annelerin yavruları neden böğürerek ağlıyor ve analarının bacağına yapışıyor? Ben ve benim gibi okula kolay alışsın, korkmasın, nefret etmesin, severek gitsin diyerek ön hazırlık yapma ihtiyacı hisseden analar ile diğerlerinin farkı ne?
Sosyolojik ve psikolojik tahminler yapacak nitelikte bulmuyorum kendimi. 
Ama sebep beş çocuklu bir ailenin , ergenden bebeye boy boy bütün çocuklarini yanına alıp, bir restorana gitmesi, sessiz sakin bir şekilde yemeklerini bitirip kalkabilmeleri ve aynı retoranda bizim iki adet çocuğumuzu masada tutabilmek için çeşit çeşit şaklabanlık yapmak zorunda kalmamız ile aynı bence! 
Her bir insan kendinden önceki beş neslin genininden özellikler taşıyor diye okumuştum. Bu bilgiye dayanarak içimden bu farkın sorumluluğunu tamamiyle atalarımıza atmak geliyor. Üstelik bu fikre bir etiyopyalı, bir polonyalı,  bir rus ve bazı sabahlar bizim sohbetimize ortak olan ingiliz bir anadan da destek buluyorum.
Şuraya  gelip ben mi sosyalleşiyorum, çocuk mu belli degil anlayacağınız.
Nacizane fikrim çocuklarımıza gösterdiğimiz iyi niyet, özveri, coşkun sevgimiz, kendimizi paralarcasına didinmelerimiz ne kadar çoksa,  onlara olan güvenimiz da o kadar az! Gözümüzde hep küçük, hep acizler. Üzülmelerinden, kırılmalarından, hırpalanmalarından öyle ürküyoruz ki.. 
Bizim nesil analar bu konuda kendi analarını fersah fersah aşıp, çocuklarını engin denizlere daha rahat salıyor olsalar da, işte o beş nesil önceden gelen gen kırıntıları var ya, onlar yetiyor..
 Kendimize ne kadar çeki düzen verirsek verelim, bir noktada yine doğru bildiğimizi değil,  gördüğümüzü yapıyor, hatta hissediyoruz.
Belki bizden beş nesil sonra, bizim coğrafyamızın anneleri de 'ben bi kahve içeceğim, sen devam et' dediğinde bizim yavrular da kafalarını çevirip devam edecek işlerine, annelerinin onlara olan sonsuz güvenini hissedecekler. 
Sonuç olarak bunca laftan sonra hala halimden memnunum..
Burada oturup okuyorum, arada çıkıp koşarak ve hatta genellikle zırlayarak gelen sıpamla gidip iki boya filan yapıyorum. Arada da böyle diğer annelerle lafa dalıp bir takım çıkarımlara varıyorum. Ne de olsa menşeinden bağımsız ortak annelik dili diye birşey var !:)


Sent from my iPhone

6 Eylül 2015 Pazar

Bir Devrin Sonu: Ben Artık Emziren Bir Anne Değilim, O da Meme Emen Bebek Değil..

Birden fazla çocuğu varsa insanın iki ayrı anne oluyor bazen..
Zaman, mekan, yaşanmış her olay, gün be gün değiştiriyor anneliğini.. Arda'nın anne sütünü bırakma sürecindeki kaygım, huzursuzluğum, binbir plan yapıp uymaya çalışmalarım şimdi yerini 'çabuk ve acısız bitirelim şu işi haydi' havasına bir söyleme dönüşmüş durumda.
Niye? Ben ikinci çocuğumu daha mı az seviyorum?
İlgisi alakası yok!
Tek fark ben de anneliğim de büyüdü, üstelik iki çocuk aynı değil, aynı ben aynı anne olmadığım gibi.
Eminim ikisi de bir gün büyüdüklerinde benim anneliğimi kendilerince farklı anlatacaklar, nasıl ki ben onların çocukluklarına ait farklı anılar biriktiriyorsam..


İki aylık anne ve oğullarının yapışık gezdiği uzun bir yaz tatilinden evimize döndük. Dönüşümüz itibari ile Can 25 aylık. Doğduğu günden beri tek bir gece ayrı kalmadık, tek bir günü hiç meme emmeden geçirmedi gibi bir sürü etkenin yanında, geçirdiğimiz son iki ayda bir sürü değişik evde kaldık, anneanne, babaanne, dayı, hala derken, yattığımız yerler, alışkanlıklarımız hepsi karman çorman oldu haliyle.. Birlikte uyumaya, uyanmaya, oynamaya, gezmeye ve en önemlisi her canı çektiğinde meme emmeye çok alıştık.. İkimiz de..
Ama iki senenin sonunda benim motivasyonum bitti, yorgunluğum arttı, artık canım yanıyordu, o sadece keyif için emiyordu, üstelik artık insanın canı ne isterse onu giymek istiyordu..
Eve dönünce memeyi keseceğim için öncesinden sürekli konuşuyordum, eve gidince yatağına yatacaksın, şarkı söyleyip uyuyacağız, artık süt bitti, meme yok vs..
Bu söylem Arda zamanında bir haftada iş görmüş, bir iki mızırtılı gece sonrası düze çıkmıştık.
Can' da aynısını yaşadığımızı maalesef söyleyemeyeceğim.
Kafamda kademeli şekilde bırakırım heralde dediğim süreci, Dubai'nin sıcak gecesinde bir anda ya şimdi ya hiç diyerek başlattım. Kendisi uykudaydı anlamadı:) Nitekim ilk gece ona meme vermemiş oluşum uykusunun arasında bir iki mizirdanmayla güme gitti, uyudu..
Ertesi gün gündüz oyalandık, oynadık vs. Öğle uykusu civarı ben dışardaydım, evdeki teyze ile uyudu ki zaten ben yoksam uyku pek kolay nedense!!:)
Asıl kıyamet gece koptu. Akşam uykusuna geçemedi, oynayacak oyunlar tükendi, uyku çağrıştıran her hareketimiz olay oldu. En son gecenin geç saatlerinde Çağlar sana da ona da yazık deyip attı Can'ı arabaya götürdü, uyuttu, getirdi.. Bir iki saat sonra uyanıp meme isteyip de bulamayınca başladık evde dolanmaya, dolaptan süt aradık, su içtik, oyun oynadık, şarkı söyledik, uyuyan herkesi saydık, yanyana yattık, omuzda dolaştık, aklıma gelen herşeyi ama herşeyi denedik .. Fakat olmadı uyuyamadı.. Sabah beşbuçukta ikimizde sızdık.
Üçüncü gün yardımcı teyzemiz , ki kendisi 4 çocuk annesi, beni evden postaladı. Hadi dedi yok ol, aksam uykusuna da ben yatıracağım bir tek gece sana kalır, boşuna eziyet çekmeyin. Nitekim beni görmeden pek rahat hem öğle uykusuna hem gece uykusuna geçti, gece ise bir iki dolandık ama bir önceki gecenin ağlamaları, yumruk ve tekmeleri yoktu en azından.
Dördüncü gün ise bu iş bitti dediğim gün oldu. Uykulara çok kısa sürede memesiz geçti, keyfi yerine geldi. En önemlisi ise gece uyanmaları sona erdi.
Nitekim acılı kısım dört günde bitti.
Şimdi sıra 'meme yok peki anne burada mı hala' sorusunun kafasından silinmesi için bol bol yapışık gezilecek günlerde..
İkimiz de biraz zorlanmıyoruz desem yalan olur..
Canı yandığında, üzüldüğünde onun sığındığı benim de kolay yoldan onu sakinleştirdiğim bir araç artık yok.. Dışarıda hadi hop uyusun diye verdiğim anne sütü, bazen sırf iki dakika oturayım diye kucağıma yatırdığım anlar bitti gitti. İkimiz de kendimize yeni yollar buluyoruz. Daha çok konuşuyorum, canı yandığında, huzursuzlandığında ten temasını kesmeyip, bir yandan da olayı kelimelere dökmeye çalışıyorum.
Bazı anlar öyle ağır ve zor geliyor ki şeytan diyor çıkar memeyi ver ağzına! Yapmıyorum tabii..
Ben bu filmi daha önce görmüştüm demek isterdim ama görmüşsem bile bu denli anlayamamışım ve belki de Arda'nın memenin boşluğunu doldurma ihtiyacını bu denli karşılayamamış olabilirim. Şimdi sanki herşey daha net, daha kolay anlaşılır..
Dedim ya içim acıyıp gözlerim filan dolmadı bu sefer , aşmamız gereken bir süreç ve bir gereklilik olduğuna, doğru zamanın geldiğine inanıyordum.  Çocuklar büyüyor, ihtiyaçları değişiyor, annelik dediğin karmakarışık şey de gün be gün eviriliyor…
Sonuçta bizim evde güzel hatırlayacağım, tadını doya doya çıkardığım, kocaman bir devir bitti..
Şimdi yeni anılar biriktirme zamanı..



13 Ocak 2015 Salı

Özü sözü bir anne-baba olabilmek..

Büyük konuşmayacaksın.
Hele ki konu çocuksa hiç büyük konuşmayacaksın. Hatta susup oturacaksın bi zahmet.
Ben büyük konuşmayı bırakalı çook oldu gerçekten.
Oldu olmasına da bu ne allah aşkına?


Salyası sümüğü kaldırıma bulaştı yemin ederim!
Yoldan yürüyecekmiş, hem de tam ortasından! Arada bamplar var, mahalle arası sokak olduğundan, hem de böyle kocaman, yüksek bamplar.. Onların üstüne çıkmak asıl derdi ve inmek tabii ki..

Derdi ne olursa olsun oradan neden yürüyemeyeceğini anlamasına da bence en az bir altı ay var..

Ve hala asıl konuya gelemedim, konu şu ki:
Bu yoldan yürüme işini başlatan bizzat bizim kendi babamız!  İlk seferinde uyardım, tekrar isteyecek, olmaz dediğinde kıyametler kopacak, orası yol ve hiç bir şekilde orada yürünmeyeceğini bilmeli, izlemeli, görmeli diye..
Merak ediyor, merakı gitsin, izin vermediğimizde vermeyiz dedi.
Buyrun ben bugün izin vermedim!

Biz genelde aynı fikirde, sözde ve duruşta bir anne-babayız. Bu tip durumlar hemen hemen hiç olmaz. Ya birbirimizi ikna ederiz, yada saygı gösterir diğerine uyarız. Bu sefer benim de uzatmayacağım tuttu. Sen bilirsin dedim. Sen de babasısın sonuçta.
Ama işte bu durumda bu sabah yürüyüşe çıkan ben değil babası olmalıydı, değil mi ya?

Yaptık bir hata şimdi o salyaları kaldırımlardan temizleye temizleye düzelteceğiz başka yolu yok!

Peki neden hata yaptık? Hele ki elimizde bir adet büyümüşü varken ve onu büyütürken ve hala ikimiz dimdik, tek el, tek yürek durabilirken, iş evin cücesine gelince neden çuvalladık?

Anlatayım şundan:

İkinci çocuk bence pek kolay büyümüyor.
Hep biraz küçük kalıyor gözünüzde. Daha dün düşündüm, Arda 22 aylıktı yuvaya başladığında.
Can Mayıs' ta 22 aylık olacak ve bence ben onu yuvayı bırakın belki yarım günlük oyun grubuna bile veremeyeceğim. Hala çok bebek benim gözümde..
Evin küçüğünün de büyüdüğünü görmek, ona göre kendimize çeki düzen vermek gerekiyor.
Ve o oyun grubunu bulmak :)

İlk çocukta hem daha dikkatlisin hem daha idealist.
Tecrüben de yok, ne yapıyorsun? Oku, sor soruştur ve doğruları yapmaya çalış şeklinde büyütüyorsun onu. Kendin de çok yontulup çok ödün veriyorsun ama sonuçta bir anne- baba duruşu ediniyorsun. Sanıyorsun ki bundan sonra gelen çocuğum için de aynı duruşu sergileyebileceğim.
En azından ben öyle sanıyordum… Yok ama işler öyle yürümüyor.

Bir kere zamanın daha az. Sonra ilk çocuğunu büyütürken kendine hiç ayıramadığın o vakitler sana nasıl yükler bırakmıştı geriye? Bu sefer az daha sakin, az daha geniş olmalıyım diyorsun.
İçin de daha rahat bu sefer hem, gereksiz endişelerin yok,  ağlamasının gülmesinin tadını çıkarıyorsun. Hoşuna gidiyor bu his bir yandan.. Bir yandan da zaten mecburen daha rahat oluyorsun. Çünkü bir bakmışsın evdeki büyük çocuk elindeki dondurmayı minnağın ağzına sokuvermiş bile!

Nitekim ilkinde koyduğun katı kurallar ve o kurallar çerçevesinde kurduğun günlük rutin elinde olmadan sarsılıyor, gevşiyor.

Ee bir de işte senin gözünde hala küçükse evin iki numarası, nasılsa yaparım, nasılsa öğrenir dediğin anlar artıyor. Sonra da böyle kendisini kaldırımdan topluyorsun..

Can bir yaşına bastığından bu yana ben böyle böyle çok silkinmeler yaşadım kendi kendime.. Bu da bir başkası oldu işte.. Daha da olacak biliyorum.

İkinci çocuğu daha sakin, daha az endişeli, daha rahat büyütmenin keyfi gerçekten başka ama benim de Çağlar'ın da zaman zaman silkinip çocuğumuzun büyüdüğünü görmemiz, abiye takındığımız tutarlı hali ve tavrı ona da göstererek, hiç birşey olmasa bile ikisi arasında eşit olmayı başarabilmemiz lazım.

Hadi kolay gelsin.. :)









30 Ocak 2014 Perşembe

Parçalı Bulutlu Kardeşli Hayat Seyiri

Can oldu 6 aylık.
Yarı yaşında artık.
Bugün IG de bir arkadaşım Can'ın resminin altına 6 ay bence milattır yazmıştı, evet bence de..Bayağı adam oldu. Gözle görülür değişiklikler gösterdi son bir ayın içinde.
Etrafındakiler, onlarla ilişkisi, anne ile arasındaki mesafe, babaya tepkisi, gözlerini bir an olsun ayırmadığı abi ile iletişime geçme denemeleri, ilk gördüklerine karşı takındığı temkinli tavır..Fiziken kendini deneme sayısındaki gözle görülür artış.. Oldu işe,yarı adam oldu bir anda.
Ve Can'ın son bir ayda bir birey olup ortaya çıkışı ile evdeki sakin giden dengeler de alt üst oldu.
Can bebekti, anlamıyordu, arada bir ağlıyordu ,meme emiyor, uyuyordu. Anne onu yatağına bıraktığında oyalanıyordu, anne de Arda ile 10 dakika da olsa vakit geçiriyordu.
Şimdi yatağında durmayan, yemek masalarına yanaşan, yerdeki oyuncaklara sulanan, abisini dikkatle izleyen, abisi sadece konuşsa bile gülen ve tabii ki elde olmadan ilgiyi üstüne toplayan bir çocuk daha var evde.
Ben hamileyken Arda tırnak yemeye başlamıştı ufaktan. Üstüne düşmüyor, görmezden geliyorduk. Okulun da desteği ile çok çok azaldı ama bambaşka şeyler başgösterdi bir anda.
İçine içine doldurdukları anlayamadığımız şekillerde ortaya çıktılar. Benimle bir anlaşmazlığa düştüğü anda dudaklarını kemirmeye başladı mesela.. Evdeki eski yeni hiçbirşeyin değişmemesi , atılmaması için ciddi direnç göstermeye başladı.
Bütün bunların yerine, ağlasaydı mesela, kardeşine yada bize karşı bir tepki verseydi, ne bileyim ona bakmayın, onu sevmeyin vs deseydi.. Yok hiç birini demedi.. Aksine benim bir erkek kardeşim var diye böbürlendi dışarılarda. Servisten iner inmez ilk sorduğu sen Can'ı nasıl evde bırakıp indin, ya bir şey olursa oldu.
İlgilenmez gözüktü ama aralarda öptü kokladı çaktırmadan.
Doktor amca hastalanır dediği için göbeğinden yukarısını öpmemek için azami dikkat gösterdi, gösteriyor..
Ama işte ne zaman ki Can ben varım demeye başladı, ipler gerildi orada.
Anneanne- babaanne bizde iken iyice cozuttu. Olur olmaz şeylerden arızalar çıkardı, çıkarıyor. Biz yalnızken ben çok daha kolay idare edebiliyorum onu, hatta pek de keyifli vakit geçiriyoruz biraz özen ve dikkat ile. Ama başkaları varsa işler zorlaşıyor birden.
Arda özünde zor bir çocuk zaten.
Çok inatçı, asla dediğinden geri adım atmayan, iknası çok zor hatta imkansız.. Dikkatini istemediği yada ilgilenmediği bir şeye asla çekemediğin, sevdiği şeyi dibine kadar yapmak için direnen, üstüne bir de karşısındakine sevdirmek için didinen hatta zorlayan bir çocuk.
Elbet kendine özel ve çok güzel başka özellikleri de var ama şu anda konumuz iyi özellikler değil :)
Tüm bunlar kardeşten önce de bizim için zorlayıcı özellikler idi. İnat ettiği yerde kendi haline bırakıp, yaptığı davranışın olumsuz sonucu ile karşılaşmasını beklemek, kendi kendine doğru yolu bulması için sabır göstermek gerekiyordu. Hep böyle oldu.
Ama şimdi iş arıza çıkarmaya gelince, ortada da sebep olmayınca , nerden tutacağını şaşırıyor. Bir anda yemek yemeyeceğim, yada üstümdekiler pijama değil elbise diye diretmeye başlayabiliyor mesela.
İkna etmek filan söz konusu değil. Zaten ikna edilecek bir şey de yok, o bilmiyor mu üstündekilerin ne olduğunu? Biliyor tabii de işte nerden bulsun çocuğum bir anda olay çıkaracak malzemeyi? :)
Zor mizacının üstüne altı aydır birikenler geliyor. İşin içinden çıkılmaz bir hal alıyor bazen.
Şikayetim yok, bir yerden ne çıkacak diye bekliyordum zaten. Herşey bu kadar sessiz ve sakin gidemezdi..
Bol öpücük, bol kucak, bol koklaşma ve bol çok bol sabır bir noktada herşeyi çözüyor.
Ama tabii gönül istiyor ki öyle bir şey yapayım ki yüreğindeki bütün fırtınaları bir anda söndüreyim. Olmuyor tabii, bazen alevleniyor, bazen sönmeye yüz tutuyor. Dalgalı, parçalı bulutlu bir hava geziyor evin içinde nicedir.
Ben sağlamsam eğer, sinirlerim sağlamsa, fiziken iyi hissediyorsam kazasız atlatıyor, O'nu da kendimi de huzurla uykuya teslim edebiliyorum akşamları.
Ama ben yorgunsam, elim kolum, başım, yüreğim kaldırmıyorsa yemek, boya, pijama, oyuncak , kitap,-konu her neyse -o savaşı, o zaman yanımda kim varsa Can'ı devrediyorum hemen. Derin bir nefes alıp Arda'nın dolandığı semalara gitmeye çalışıyorum. Enerjimin son kırıntılarını oralarda harcıyorum. Bazen başarılı oluyorum, bazen olamıyorum, inadı ve karşı koyuşu ile başbaşa bırakıyorum onu mecburen.
Her türlü kemirgenlik hali ve değişikliğe direnç ile ilgili uzman yardımı alacağım, hemen bir iki gün içinde hem de. Çünkü bu yarıyıl tatilini bir fırsat olarak görüyorum aslen. Yanımda olması, tüm günü evde yada dışarıda bir arada geçiriyor olmak, arada ben nefessiz kalsam da ona iyi geliyor. Şu aralar atacağımız her doğru adımın, kısa sürede geri dönüşü olacakmış gibi geliyor bana..
Başka konularımız var ayrıca elimizde, içinde yaşadığı yaşattığı, ne kadar beslesek de doyuramadığımız müzik gibi, tiyatro gibi, dekor gibi kostum gibi, bir anda sökülüveren okuma yazma gibi,kağıtlara, resimlere, notalara balıklama dalıp oynamak istemediği oyuncaklar, ilgilenirken sıkılıyorum dediği başka bir sürü şey gibi.. Soyut kavramları anlamak için gösterdiği büyük çaba, bizim anlatmak için çok zorlanmamız gibi..
Böyle yazıyorum, sonra okuyunca amma karamsar bir tablo çizmişim diyorum. Öyle ağlak bağırış çağırış bir halimiz yok genelde. Benim yüreğime yük bunlar daha çok. Arada derede gördüklerim. Bir de O'nun ansızın ortaya çıkardığı arıza halleri..
Bunlar haricinde kesiyor, boyuyor, pişiriyoruz. Şarkı söylüyoruz bol bol. Scrabble oynadık bugün. Biraz Arda'ca biraz annece ama olsun:) Can çok gülüyor Arda' ya, o güldükçe bu coşuyor. Saçlarını salladıkça Can kahkahalara boğuluyor, bizimki sallabaş oluyor ortalıkta mesela..
Kitap okuduk çok çok.. Çoraptan kardanadam yaptık. Tüm bunlar olurken Can ya kucağımda , ya yerde dibimizde yada uykudaydı haliyle.
Evde babaanne ve dede var ama bir tanesi de onlarla oyalanmıyor, ikisi de benim tepemde:)
Buna da şükür, çok şükür..Gün gelecek hepsi geçeçek ve ufacık anılar olarak kalacaklar bende, bunu bilmenin rahatlığı var biraz da üzerimde.


27 Aralık 2013 Cuma

Sessizlik diye birşey var mı gerçekten?

Uyku önemli şeymiş..
Bizim gibi uyutmaya değil de uyandırmaya alışık bir anne baba için, evin içinde parmak ucunda yürümek, aman da çıt çıkmasın diye terliklerimizi çıkarıp dolaşmak filan zor iş..
Zaten sessizlik dediğin şey sen dikkat ettikçe bozuluyor, inadına daha çok ses çıkıyor.. Hem de ne ses!
Küçük sıpa zor uyuyor, kolay uyanıyor..
Nasıl uyuduğu, pozisyonu, ağzında emzik var mı yok mu hepsi pek önemli.. Uyanmaması için o kadar çok parametre var ki, neresinden tutsan elinde kalıyor.
Sırtüstü uyumaz.
Yüzüstü güzel uyuyordu, son bir iki gündür ona da kıl.
Yan yatırırsın elini sallar kafasına geçirir, olmadı bütün parmakları ağzına sokar emerken kendi parmak corklatmasına uyanır.
Emziği ağzındaysa ağzından düşünce, ağzında değilse neden ağzında değil diye uyanır..
Uyanır da uyanır işte..
Biz Çağlar ile birbirimize devamlı şşşş demekle meşgulüz. Sessiz ol çocuum lafını en az duyan Arda, yavrum zaten kaç saat evde..
Oynayacak, koşacak, şarkı söyleyecek sonuçta. Bir de arkadaşı geldiyse eve o zaman Can' a sen bu akşam uykuyu unut deyip atıyoruz omuzumuza, büyüklerin oyunu bitene kadar takılıyoruz. Aksi hal işkence çünkü.
Can'ı çocukların sesleri eşliğinde uyutmaya çalışmak ayrı işkence, uyuduktan sonra uykuda kalmasını sağlamak ayrı işkence. Onun yerine arada bir abisi keyifle oynarken otursun birşeycik olmaz deyip devam ediyoruz güne.
Sessiz olmaya gelince..
Yok kardeşim olmuyor.
Sessiz olmak için çocuk uyurken put olup oturacaksın, kitap filan okuyacaksın.
Az evde işimi halledeyim filan dedin mi sessiz kalmak imkansız. Sen parmağımın ucunda yürürken o güne kadar çıtı çıkmayan kapı gacııırrr diye gıcırdar mesela..
Bir bardak su içmeye çalışırsın, bardak ayrı çarpar tezgaha, dolap kapağı elinden kaçar bammm diye çarpıverir.. Şansına hep de boştur sürahi, onu doldurmaya çalışırken damacana fokur fokur fokurdar..
Hadi yemek yapayım, ne sesim çıkacak dediğin anda ise, kesin buzdolabında bir şey devrilir, ihtiyacın olan bıçak diğer bıçakların en altında kalmıştır, tencere dolabı ise yaklaşılmaması gereken en korkunç yerdir.
Bir de Arda'nın odasını toplama mevzuu var ki sanki evin bütün ses çıkaran aletleri orada toplanmış gibidir.  (Evet ben topluyorum odasını. Sabah yatağını azimle toplatıyorum ama odanın geri kalanı savaş alanı halinde kalıyor. 5 yaşında olan ve odasını güzel toplayan çocuk varsa bize de gönderilsin bi zahmet..)
Lego kutusuna takıldın mı zaten daha da fazla uğraşmaya gerek yok.
Ne kadar gürültücü bir oyuncak lego. Eskaza yere filan dökülmeyegörsün, o nasıl bir gümbürtüdür!
Masanın üzerine herşeyi öyle üstüste istifemiştir ki birini alsan geri kalanlar yeri boylar..
Nitekim sessiz olmaya çalışmak, sessizliğin baş düşmanıdır kanımca.
Çocuk uyuken sen de uyuyacaksın, en güzeli.. Sessiz olayım ama bir yandan da şunu yapayım demeyeceksin, nafile çaba..
Uyansın, al yanına, ister tencere çal ister tava .. Mis..
Anne- baba kişisi böyle sessiz olmaya uğraşadursun, çocuğu bir kaç saatliğine bıraktığın anneanne/babaanne evinde mesela televizyon sesi son noktadadır. Yok bu burda hayatta uyumaz dersin, dönersin ki sen gittiğinden beri uyumuş hala kalkmamıştır.
Ya da evdeki büyük çocuk tam da oda kapısının önünden geçerken elindeki oyuncağı bammm diye düşürür yere, veya bando kuruverir mesela bir anda. Sen yerinden fırlayıp da aman evladım, gel başka şey oynayalım demeye koşarsın ama bir bakarsın ki sıpanın umrunda değil uyanmamıştır.
Ohh dalmış deyip terliğinle parkede çıtırdadığın an  kalkar!
Sonuçta bütün evi uykuya yatırmadığın sürece sessizlik diye bir şey yok ama el kadar bebenin uyumak için talep ettiği şeyler pek çok..
En iyisi sal gitsin, kovaladıkça kaçan misali, kovalamazsan o kendisi gelir belki..


22 Aralık 2013 Pazar

Bak sen geldiğimiz yere..

İlk çocukta anne olarak çok fazla fedakarlık yapıyor insan.
Uyumayayım uyusun, kimselere bırakmayayım hep ben bakayım, şimdi yemesem de olur, o kahveyi içmesem de olurlarla geçiyor upuzun zamanlar.
Hele de anne çalışıyorsa, o zaman vicdanı herşeye üstün geliyor. Elinde kalan parça buçuk her türlü zamanı kendine değil çocuğuna ayırıyor. Paylaştırmayı düşünmüyor bile..
Dayanabildiğin yere kadar güzel de, peki ya sonrası?
Sonrasında ben işi gücü bıraktım!
İşi bırakma nedenim yine kendime değil Arda'ya daha fazla vakit ayırmaktı belki ama evde olunca ister istemez bana kalan zamanlar da arttı. Ancak bu şekilde kendim için birşeyler yapmanın terapisinin çocuğa da iyi geldiğini anlayabildim.
Bunu çalışırken farketseydim yada şu son bir kaç ayda anladıklarımı o zaman içime sindirebilmiş olsaydım işimi bırakır mıydım bilmiyorum.
Pişman mıyım? Hayır.
O karar bana çocuğumla kocaman saatler, İyi Cüceler ile birlikte yepyeni bir yaşam ve yepyeni dostluklar, bambaşka bir hayat ve hatta Can'ı getirdi.
Gün gelir eski düzene dönmek gerekir, yeniden sabit düzende çalışan bir anne olurum, bilinmez.
Ama zaten şu anda konu da bu değil.
Şimdi İyi Cüceler'e hiç gidemeyen,etrafında anneanne,babaanne yada aileden herhangi biri olmayan, bütün haftayı iki çocuğun programına göre düzenleyen,  yine de zaman zaman sıkışan, yetişemeyen bir yerdeyim.
En en basitinden akşam üstleri Arda geliyor ve ben bir kaç dakikalığına aşağı inip onu servisten alıyorum. Öyle akşamlar oluyor ki, Can ne yatmaya, ne bırakılmaya geliyor, üstüne bir şey atıp onu da kucaklayıp aşağı inmeye çalıştığımda çığlık kıyamet ağladığı oluyor. Yağmur oluyor, kar oluyor. Oluyor işte birşeyler.. Ağlar halde yatağında bırakıp aşağı koştuğumda oluyor, karşı komşumun zilini çalıp Can'ı eline tutuşturduğum da..
Bazı sabahlar oluyor ki Arda'yı okula bırakmam gerekiyor. Sabahın soğuğunda iki çocukla çıkmak yerine Can'ı iki sefer Duygu'ya bıraktım. Uyudu teyzesinin kucağında..
Pazartesi günleri Arda piyano dersine gidiyor. Can ile önce okula gidip Arda'yı alıyoruz, sonra derse gidiyoruz, Arda'yı bekleyip ders çıkışı alıp geri dönüyoruz. İki defa araba sevmeyen Can krize girdi bu uzun tur esnasında. Sonrasında ya halama ya bize yardıma gelen teyzeye bıraktım Can'ı.
Pek de vicdan yaptığım söylenemez hani..
Hadi bu kadar planlı programlı işlere gerek yok.
Günlük düzende  mesela eve girince önce ben üstümü başımı değiştiriyorum, sonra onu alıyorum. Önce kendi kahvemi bitiriyor, sonra ona ne yapacaksam yapıyorum.
Ay uykusu geldi şimdi deyip iki çift sohbet etmeye çağıran arkadaşımı bekletmiyorum. Sırtlıyorum Can'ı, ben konuşayım, kendime geleyim de o da bugün uykusunu azıcık geç uyusun yada her nerede isem orada uyusun diyorum. Uyumuyorsa da dert etmiyorum.
Etmiyorum etmesine de bütün bunları da bilerek yapmadığımı farkettim asıl.
Geçen zamanda önceliğim çocuk/lar mutlu olsundan, hepimiz mutlu olalıma dönüşmüştü.
İki çocukla yaşam düzenimizde zaten hiçbirşey dakikası dakikasına olmuyor. Can mesela Arda bebekken olduğu gibi her akşam yıkanamıyor en basitinden :) Güne ve o ana göre şekileniyor zaman zaman yaptıklarımız ve sırası. Eğer hiç birinin düzeni bozulmasın, aman da ikisinin rutini yerli yerinde dursun dediğim anda ben normal bir insan olamıyorum artık. Çünkü herşeyi vaktinde ve tam yapabilmem için insan üstü bir çaba göstermem gerekiyor. O yüzden bazen biri bazen diğeri bekliyor sırasını, bazen de biz sıramızı bekliyoruz onları öne alıp. Ama hep biz beklemiyoruz artık orası kesin.
Arda bebekken kaç öğün atladığımı, ufacık kaçamakları bile kendime çok gördüğüm zamanları bilirim. O zaman öyle huzur buluyormuş yüreğim demek ki.
Şimdi biraz daha kendime yontuyorum sanki :) Ama ne zaman ben mutluyum, onlar da mutlu..
Can'ın komşu teyze kucağında ezildiğini, yada her akşam banyo yapamadığı için mikroplara bulandığını sanmıyorum. Nasıl ki ben Can ile ilgilenirken Arda yalnız oynamak zorunda kalıyorsa  , Can da abi derse giderken anne harici biri ile bekleyebilir. Haftada bir iki öğününü sağılmış süt ile geçirebilir ve zaman zaman anne çayını bitirsin, totosu yer görsün diye kucağa alınmadan önce biraz emzikle oyalanabilir.
Kimsenin incisi dökülmüyor, kimse örselenmiyor.
Peki ben bütün bunlara nereden geldim? İşte şuradan:


Hasbel kader kanguruda uyuya kalan çocuğu kendi keyfimden uzunca bir süre indirmedim kucağımdan. Beş sene önce olsaydı, aman akşam uykusuna yatağında geçsin, aman ışıkta uyuya kalmasın diyerek her türlü önlemi almış, zaten onun da akşam uykusuna kanguruda geçmesine izin vermemiş olurdum.
Keyfini çıkarıyorum arkadaş bu sefer, uyumasının, gülmesinin, ağlamasının ve daha da önemlisi ayakları totosuna vuran iki çocuklu anne olmanın..

6 Aralık 2013 Cuma

İlk 4 Ayda İşimize Yarayan Ürünler

Can 4 aylık oldu.
4. ayının bitmesiyle biraz değişti.
Daha seyrek emer, daha çok ayık kalır, daha çok güler , konuşur oldu. Yatmaya ve yüzüstü bırakılmaya pek tahammülü olmayan,sırtını bize dayamışken kafasıyla kendini öne itip oturmaya çalışan bir hal aldı son günlerde.
O değişince ihtiyaçlar, kullandığımız eşyalar da değişiyor yavaş yavaş.
Şöyle bir bakınca artık yakın zamanda kullanımdan çıkaracak olduğumuz ama şimdiye kadar işimize yaramış eşyaları paylaşmak istedim.

Portbebe

Çoktan modası geçmiş, bu hantal ve büyük alet Arda'dan kalma bizde.
Arda doğduğu zaman oturduğumuz evde yatak odamıza bebek yatağı sığmıyordu. Portbebeyi pusetin üstüne takıp yatağın yanına çekiyorduk. Böylece gece burnumun dibinde yatmış oluyordu. Arda minik de bir bebek olduğundan hemen hemen 4 aylık olana kadar sığmıştı onun içine.
Can'da ise karyolasını yatak odasına koyduk. İlla odasında yatsın gibi bir diretmemiz de olmayınca  oda bile yapmadık yavrucağa ilk anda :) Hatta şundan çok aradım, o zaman bulamadım. Bulsaydım hiç düşünmez alırdım.
Sonra hastaneden eve gelince baktım bu portbebe yine de evin içinde işe yarayacak gibi duruyor. Yine pusetin üstüne takıp evin içinde odalar arası götürdük. Geceleri yatağa yanaştırıp bir süre beşik gibi kullandık. Ama bu sefer ömrü çok uzun sürmedi. 2 ayı dolmadan Can'ı yatağına aldık,çünkü portbebenin içinde rahat edememeye başladı geceleri.
Ve evimize geldiği günden beri yani neredeyse 6 senedir sadece bir kere sokağa çıktık bununla. Onda da Can henüz gerçekten minikti ve kahvaltıya gittiğimiz yerde ağaç altında rahat rahat yatağında gibi uyumuştu içinde.
Diyeceğim o ki edinilmesi gerekmeyen aksine çok yer kaplayan ama bunca gereksizliğine karşın bizde iki sefer kullanım yeri bulan bir eşya oldu portbebe. Yine de ilk fırsatta evden gönderilecek listenin başında kendisi artık :)

Sling

Bu da ilk çocuktan içimde ukte kalmış olsa gerek :)
Evde bir adet Ergo kanguru olmasına rağmen heves edip aldığım ve asla pişman olmadığım bir bebek eşyası oldu.
İlk önce bağlamasından gözüm korktuğu için Neko'nun  bağlanmış wrap slingini aldım.
Bir arkadaşım da benim aldığımdan habersiz klasik slingini getirdi. Oldu mu sana evde iki adet sling? Seç beğen bağla tospayı..
Can üç ayını doldurana kadar ikisini de tepe tepe kullandım diyebilirim. Bağlanmış olanı genelde sokakta kullandım. Daha az esnediğini ve bebeğin daha sıkı ve yukarıda durduğunu hissettiğim için. Ama bu benim hissiyatım, klasik slingle de çok rahat edenler var. Bağlanmış slingin tek dezavantajı  bana göre sırtınıza denk gelen fermuarların fazladan kalınlık yapması.
Diğerini ise genelde evde ve gece uyanmalarında kullandık.
İlk üç ayda uyunamayan bütün uykular, gaz sancıları, sadece kucak istemekten başka derdi olmadığı mızmız saatler, Arda'nın ilgi istediği Can'ın hayatta yatmam dediği saatler, hepsi slinglerin içinde geçti.
Ekim ayında 2 aylık bebeğimizle bir de tatil planlayınca, Can bütün akşam uykularını dışarıda slingin içinde uyudu. Son günlerde pek sık kullanmıyordum ki bugün bir kere daha işlevini kanıtladı. Can ile hızlı bir ikea turu yapmamız gerekiyordu. Karnı tok, altı temizdi, biraz uykusu gelmişti ve pusetin içinde mızmızlanmaya başlamıştı. İkea' ya girmeden önce uzunca bir süre açıkhavada güneş aldığımızdan normalde dışarıda çok zor uyumasına rağmen slingi taktığımda uyuyacağını düşündüm. Hemen orada reyonun orta yerinde Can'ı üstüme sarıverdim. Ağzına da emziğini verdim vee çocuk bir anda canlandı.Yine uyumadı yani:) Ama mızırdayan çocuk gitti, anne kucağından etrafa cin cin bakan, gelene geçene emzik altından gülücükler atan bir çocuk geldi. Bu bana epey vakit kazandırdı. Kasaya geldiğimizde, anne kucağına ve bol uyarana doyduğu için pusetine koyunca hiç sorun çıkarmadı ve sessiz sedasız eve kadar geldik.
Ergo'da da aynı huzuru yakalayacağımızı düşünüyorum. İlk Ergo denemesini benim yanlış bir zamanlamada yapmamdan dolayı istememişti. Ama dün sabah Arda'yı okula götürmek için Can'ı Duygu'ya bırakmam gerekti. ve döndüğümde Duygu'nun Barış küçükken tepe tepe kullandığı, atmaya, vermeye kıyamadığı ergosunun içinde mışıl mışıl uyuyordu..
Diyeceğim o ki, çocuğu ve anneyi rahat ettiren ve tabii ki ikisinin de kas ve kemik sağlığını koruyan kangurular candır. Kullanınca pişman olmazsınız..

Sling - Puset Örtüsü
x
 
Ekim'in ikinci yarısı sıcak bir yere tatile gitmemize rağmen akşamları sling içinde uyuyacağını tahmin ettiğim sıpayı neye nasıl sararım diye düşünüp bu Neko sling örtüsünü aldım. İçi peluş, dışı su geçirmez malzeme, kapüşonu var, üstelik cepli daha ne olsun..derkeen bir baktık ki bu örtü bizim Chicco anakucağına da Mothercare'in baston pusetine uydu.Ve sanırım boyun kısmındaki uzatılabilen kemeri ve ayak kısmındaki lastikleri ile her türlü pusete ana kucağına da uyacaktır.
Şimdi dışarı çıkarken olmazsa olmaz bir parça benim için. Bu fotoğraf geçtiğimiz hafta çok soğuk bir günde çekildi. Ama bugün Can'ı sadece tulumu ile bu örtünün altında gezdirdim. Başka hiç bir örtüye de ihtiyaç duymadık.

Mothercare Müslin Bez


Mothercare'in Türkiye sayfasındaki ürünlerin arasında yok bu bezler ama mağazalarında var.
Arda doğduğunda tanışmış o zaman 7'li bir paket almıştım. O bezleri banyo sonrası kurulama bezi olarak-çok güzel su çekiyor- yatıracağım yere altına sermek için, sıcak günlerde üstünü örtmek için,yeri geldiğinde omuz bezi olarak, puset örtüsü olarak, biraz büyüdüğünde sadece saçlarını kurulamak için ve daha pek çok amaçla kullandık.
Son son Arda onlardan kendine pelerin ve sakal yaparak ömürlerine ömür kattı bizim evde. Yanlış bilmiyorsam 90x90 cm büyüklüğündeler. Renklileri, desenlileri, düz beyazları var.
Can doğmadan önce gidip bir set daha aldım. Evde müslin bezden geçilmiyor ama gerçekten çok ama çok kullanıyorum.


Ev Tipi Anakucağı


Bunu Can doğduktan sonra ihtiyaç hissettiğim için aldım. Alırken de FisherPrice'ın en basit ve en ucuz modelini seçtim. Gerçekten üzerine binbir oyuncak ve özellik ekleyerek çok detaylı modeller yapmışlar.
Bana evin içinde rahat hareket ettirebileceğim, hafif, çocuğu çok azıcık dik tutan bir şey gerekiyordu. Can hem çok kucak seviyordu, hem de kusmamasına rağmen sürekli midesinden ağzına az miktarda süt geliyor ve onu devamlı rahatsız ediyordu. Bundan kaçış için ya uzun sürelerle kucağımızda dik tutmamız yada biraz dik bir pozisyonda yatırmamız gerekiyordu.
Gaz sancılarının olduğu dönemde sallanmak da bir süre çözüm oluyordu. Omuzumda saatler boyu sallanarak dolaşmak zaman zaman çok yorucu oluyordu. Tüm bunlar yüzünden acaba anakucağı beni biraz rahat ettirirmi diyerek çok düşünmeden- bir nevi can havli ile :))- internetten sipariş verdim.
Çok kullandık hala da kullanıyoruz.
Tepesine takılan sesi ve ışığı olmayan sadece sallanan oyuncakları Can'ın ilk oyuncakları oldu. Hala da o zebraya duyduğu aşkı bana duyduğunu sanmıyorum :) Bunun içinde sallamaya ihtiyaç duymadık, çünkü çocuk hareket ettiğinde kendisi zaten hafif hafif sallanıyor, bu da ona yetiyor.
Artık yukarıda saydıklarımın pek çoğu geçerli değil ama şimdi sabahları abi hazırlanırken onu da buna oturtup yanımıza alıyoruz. Yemeklerde bize anakucağının içinde eşlik ediyor. Bana mutfakta anakucağının içinde ahbaplık ediyor.
Bazen içine koyup Arda'nın odasına götürüyorum. Arda oynarken hayran hayran seyderiyor.
Ama yavaş yavaş ömrünü dolduruyor sanki. Çünkü bebek hareketlendikçe anakucağını da şiddetle sallayabiliyor. Mutlaka yere koymak gerekiyor, koltuk vs üstünde asla cesaret edemiyorum bırakmaya. Bir de bebek ağırlaştıkça bebeği dik tutma fonksiyonunu yerine getiremiyor haliyle.
Yine de ilk 4 ayda evde yalnızken özellikle çok işime yaradı.



21 Kasım 2013 Perşembe

Can uyurken,biraz ondan biraz bundan..

İçeride çiçek kurabiyeler pişiyor. En zorlandığım günlerden biri öğretmenler günü. Hele ki şimdi yeni bir okul ve yeni öğretmenler.. Üstelik bir tane de değil..
Çiçek kurabiyeler yaptım. Hamurdan da ayırdım, akşam Arda gelince kendi de yapsın birkaç tane diye. Onları alsın götürsün öğretmenlerine, yesinler birlikte..
Bir yandan da son günlerde delirmiş gibi çektiğim fotoğrafları bilgisayara atmaya çalışıyorum.
Cep telefonum artık fotoğraf çekme yer kalmadı diye alarm verdi :)
Bir süre önce farkettim ki Can'ın ilk doğduğu halleri bile ne kadar uzak geliyor gözüme. Saçları varmış yahu.. Şimdi baya keltoş :)
Hele dönüp resimlere bakınca ohooo dedim insan ne çabuk unutuyor.
Bundan bir sene sonra Can'ın bu ayları, Arda'nın 5 yaşı da mazi olacak. Daha çok çekmek daha çok kaydetmek lazım.
Kokularını saklayamıyorsam seslerini ve görüntülerini saklayayım o zaman diyerek, devamlı bir şeyler çekiyorum..
Arda ile doğumgünü öncesinde yaşadığımız çekişmeli haller duruluyor yavaş yavaş.
Aslında düşününce Arda'yı Can için ne kadar erteliyorsam, Can'ı da Arda için o kadar erteliyorum. Tek fark biri henüz bebek ve emzik, dönence yada tek elimle ona salladığım çıngırakla bayağı bir oyalanıyor. Yada babasının kucağında beni beklemeye çok da bir itirazı olmuyor.
Hele ki son günlerde arka arkaya gelen veli görüşmesi, Arda'yı okula bırakmam gereken sabahlar derken, Can bir sabahını komşu teyzede, bir sabahını eve yardıma gelen ablanın kucağında geçirerek, annesini bol bol abisiyle paylaşıyor.
Geçen postta da aynı noktaya varmıştım sanırım. Onlara değil bana dert oluyor daha çok bu durumlar.
Ama ilk başlardaki kadar kötü hissetmiyorum. İkisi de birbirini bekleyecek, başka çaresi yok. Birini diğeri için çokça ihmal etmediğim sürece ve anne de bir tane olduğuna göre anneyi paylaşacaklar..
Ve 3 ayın sonunda beynim ancak dış dünyaya açılmaya başladı.
Çocuklar ve evden başka şeyleri de düşünebilir hale geldiğimi farkediyorum yavaş yavaş. Tabii ki bu hisle birlikte yapmak istediklerime zaman bulmaya çalışan bir his de çörekleniyor içime. Öyle büyük şeyler, işe gideyim filan değil ha istediklerim, kitaplar, bir kaç boyama filan.. Boyama da bildiğin boyama, Arda'nın boyamalarına daldım bu ara:)) Ver elime boyama kitabı boyayayım:) 
Can'ın uyumasından istifade daldan dala atladığım bir yazı oldu bu da..
Bunlar da girizahdaki kurabiyeler :)

24 Eylül 2013 Salı

Meme Savaşları

Evet! Tam da başlıktaki gibi savaş halindeyiz..
Ben ki emizrmeyi seven bir anneyim. Emzirmek terapi gibi, sakinleşme, totomu yere koyma ve dinlenme anı. Keyif..
Emzirirken birşeyler içtiğim, kitap okuduğum çoktur. 
Yok açmış gözlerini bana bakıyorsa onun da keyfi başkadır. Bakışırsın, konuşursun, bir nevi tanışır, birbirine alışırsın. 
Hele ki uzun uzun emer de bir de memede uyursa misss.. 
Memede uyumasın denir ama bana memede uyutmak çok kolay ve sancısız geliyor. Başka türlüsünü de bilmiyor(d)um. Arda hep memede uyudu. Memeyi bırakınca da öyle uyumak için çok sancı çekmedi. 
Ben de 6 -7 aylıktı memede uyumasın diye bir dönem savaşıp sonra salmıştım. Salış o salış, 2 yaşına kadar memede uyudu. 
O yüzden ben sanıyorum ki bebek dediğin uzun uzun emer, anne de kendi de bu işten keyif alır, üstüne bir de memede uyur..
Can efendiden çok öğrenecğim şey varmış meğer..
Can'ın ve dolayısı ile benim savaşım 20. günden sonra başladı.
Karnındaki gazı, midesindeki havayı daha net hissetmeye başlayınca hem emmek isteyip hem hem de gaz ağrısı çekme anları biraraya gelmeye başladı. 
Uyurken yada uyku mahmuru iken memeyi alıp, dibini görene kadar emen çocuk, uyanıkken, özellikle de akşam uykusuna yatmadan önce meme ile savaşmaya başladı. 
İki yudum al, sonra bırak, bu arada bağır, sonra anne seni alsın omuzuna yatırsın veee içinde kalsa onu havaya uçuracak kadar büyük bir gaz baloncuğu, kocaman bir gooorrrkkk sesi ile çıksın gitsin. Sonra tekrar iki yudum ve tekrar bırak ve bağır ve kalk.. 
Bu böyle bitmek bilmez bir döngü haline geliyor bir süre sonra. 
En fenası o iki yudumdan sonra inat edip memeyi bırakmazsa oluyor. Hem kızıyor, hem tepiniyor hem emiyor ve tabii bolca hava yutuyor. 
Hooop sil baştan..
Birisi emzirme keyfinden mi bahsetmişti??
Nadir anlarda , olur da karnı rahatsa, midesi boşsa uzun ve sakin emzirme seansları yaşanabiliyor bizim evde ama pek nadir işte..
Bu sıpa bana bildiklerimi baştan, başka şekillerde öğretiyor.
Önceleri yenidoğan her bebek gibi çok uyuduğundan, uykusundan ayılmadan emzirip, tepişmekten kurtarıyordum. Ama şimdilerde daha uzun uyanık kalıyor haliyle ve yeniden uyumadan önce meme istiyor. Memede uyumak diye birşey anlattığım sebepten mümkün değil zaten ve dans başlıyor..
Bu en çok akşam uykusuna yatmadan önce olunca ben de anne sütünü biberonda vermeyi denedim. Ağzı çok dar, o çekmeden akıtmayan bir biberon şimdilik ikimizi de rahatlattı. 
Çünkü bu savaş sırasında bir de sütün çok gelmesi, onun hem midesi hem de ağzına kontrolü dışında dolan sütle başedememesi de var. 
40'ı çıkana kadar çok şiddetli devam eden meme savaşları, şimdilerde daha az ve sakin yaşanıyor. Yada ben alıştım! 
Çok didiklemiyorum. 
Gazı ile başetmeyi öğrendiğinde daha keyifli emecek biliyorum. Doyduğunu anlayacak en azından. Bu şekilde savaşırken onu da anladığından emin değilim. 
Şimdilik uykusu açılmadan emzirerek, akşam çok uzun sürerse bu kavga biberon vererek günü kurtarıyorum. Yeterince kilo  alıyor, kusmuyor. Geriye bir tek benim keyfini süremediğim emzirme anları kalıyor ama olsun. Bu cüce de böyle deyip geçiyorum. Sanırım tecrübe biraz da rahatlık demekmiş.
İki ayının dolmasına günler kala çok da stabil bir düzene geçemedi. Geceleri güzel uyumasına rağmen, gündüz ne zaman uyur, ne zaman emer diye sorsa biri kafasına göre derim.
Çok başına buyruk, emrinde de kölesi ne de olsa..:)
Bu aralar biraz da kendi derdime düştüm. İllet bir diş ağrısı ve bitmesini beklediğim antibiyotik hayat kalitemi, enerjimi çok düşürdü. 
Can'ın memeyle savaşmaya takati var ama benim onunla savaşmaya takatim yok.
Yarın dişimdeki sorunu ( umarım) çözüp, daha sonra da bu sıpanın düzensiz günlerini düzene koymak istiyorum. 
Meme emme aralıklarını uzatarak, onun gaz ile başetmesine yardım etmek ve meme savaşlarını da bu şekilde hafifletmek gibi amaçlarım var. Bunu yapmak demek, emmek isteyen 2 aylık bir bebeği oyalamak için, kucakta gezdirmek, bol bol konuşmak filan demek ki, kafamın yarısı sürekli ağrır 
iken yapabileceğim iş değil.
En kısa zamanda Can , ben ve meme arasında barış imzalamış olarak geri dönmek üzere iyi günler dilerim.



29 Ağustos 2013 Perşembe

Ve CanCan doğar - 2

İlk yazı burada

Evet aklım Arda'da kalmıştı.
Pazartesi sabahı doğuma gireceğim belli olmadan bir iki gün önce Arda' ya laf arasında "Bebeğin doğmasına çok az kaldı. Doğacağı gün uyandığında biz evde olmayacağız. Sen babaannen ile kahvaltı edip okula gideceksin. Sonra akşam olmadan baban seni alacak ve hastaneye bizim yanımıza getirecek. Bebek de doğmuş olacak göreceksin. " demiştim. İki gece de hastanede kalacağımı eklemiştim.
Laf arasında söylemiştim çünkü bir girizgah yapsaydım, olayın önemli olduğu havasında konuşsaydım bu Arda için kafasında kurulacak, hayal edilecek, büyütülecek ve belki de endişelenilecek bir konu haline gelecekti. O' nu hazırlamanın en iyi yolu olağan gelişim içinde son ana varmadan ve abartmadan kısaca anlatıvermek oluyor hep.
Nitekim Pazar günü de bir aralıkta "Annecim yarın kardeşin doğacak, sabah evde olmayacağız.." Diye başlamıştım ki lafı ağzıma tıktı." Tamam anne biliyorum babaannem beni servise bindirecek, sonra da hastaneye geleceğim." Daha fazla üstelemedim, çocuğa aynı şeyi bin kere söylemenin de manası yoktu. Anlamıştı..
Yine de işte aklım Arda' da kalmıştı..
Tüm hamilelik sürecinde de düşündüğüm bebekten çok Arda idi aslında. Hani o gözünün önünde ya, daha gerçek ve daha hayatına ortak.. Onun için endişelenip onun için plan yapıyor insan. İlk çocuktaki gibi tek odağın karnındaki bebek olmuyor. En azından benim için öyle oldu.
Can doğup da ben hastane odasına geldiğimde işte, aklımda Can' dan çok Arda vardı.
Sabah babaannesine hiç sorun çıkarmamış, kahvaltısını edip servise binmişti. Servise daha binerken de benim kardeşim oluyor bugün diye bütün servisi haberdar etmişti.
Şimdi hala uyuşuk ve kafam iyiyken bunlar iyi gelen haberlerdi :)
Öte yandan odaya gelmemle Can beyi memeye dayamamız bir oldu. O da pek bir açmış sağolsun uğraştırmadı bizi. Sonra düşününce farkettim ki sütüm gelecek mi, bu bey emecek mi diye de hiç düşünmemiştim. Herhalde Arda bana meme emme konusunda zorluklar yaşatsaydı bunlar daha ilgi alanımda olurdu. Çok şükür ki Can da düşündürmedi  ilk anda.
Şimdilerde tam bir ayını doldururken ise meme emerken onu zorlayan gaz ağrıları haliyle beni de zorluyor. İnatla emse de, meme saatleri son bir haftadır ufak savaşlar halinde sürüyor.  Gazlı bebek ve onun meme ile imtihanı  hiç yaşamadığım bir deneyim olsa da bugünlerin geçeceğini bilmek içimi rahatlatıyor, onunla beraber gaz ve meme savaşına ben de katılıyorum.
Gün içinde gelen giden, kapımızdan ve telefonumuzdan hiç eksik olmayan dostlarımız arasında zaman geçti ve akşamüstü benim yorgunluğum su üstüne çıkarken Arda geldi. Tam da Can memede idi ve odada sevdiği bütün insanlar vardı.
Odaya girince gözlerindeki heyecan ve mutluluğu bir daha görebilmeyi çok ama çok isterim.
Neyse ki Çağlar bizi kareye sığdırmak yerine O'nun mutlu ifadesini anlık da olsa yakalamış ve bize o ilk karşılaşma anına dair çok güzel bir anı kalmış.

Mutluluğun sebebi bir kardeş ve onun getirdiklerinden çok, anne babanın ona söylediklerinin birebir doğru çıkmasıydı belki de.. Tam da dendiği gibi okula gitmiş, babası onu almış, hastaneye getirmiş ve annesi ile kardeşi olan minik bebek burada onu bekliyorlardı.
Kimse abi yakıştırması yapmamış, herkes onu sadece bir kardeş sahibi olduğu için tebrik etmişti. Gururluydu yani..
Önce geldi Can'a baktı, küçüklüğüne hayret etti, sonra elimdeki damar yolunu farketti. Acımıyor dedim merak etme.
Ve odaya geldiğinde Can ' ın memede olması da olağan birşeydi aslında. Bebekler meme emerdi. Yani şansına onun aklında kurduğu tüm manzara beklediği gibi onu karşılamıştı. Bu onun için de bizim için de şanstı, mizansen yaratmamştık. Ve sonrası Arda' nın Can ' a bağıra  çağıra iyi ki doğdun şarkısı söylemesi, arada yüksek sesi yüzünden birbirimizi duyamaz oluşumuz ve oda dışına gönderişimiz, bu işkenceyi hemşirelerin çekmesi olarak devam etti. Barış'ın gelmesi ve ikisinin savaşçılık oynamak üzere hastane bahçesine yollanmaları ile ortalık duruldu.
Eve sorun çıkarmadan döndü.
Hiç de korktuğum gibi olmamıştı.
Ertesi gün kuzeni Ege abi gelecekti ve ben Arda' nın Ege 'yi görünce hastaneye gelmek istemeyeceğini düşünmüştüm. Hatta Çağlar' a okula Arda' yı almaya Ege ile git. Böylece buraya gelmek istemez sen de bir kez daha gel git yapmazsın demiştim ama olmadı. Babası okul çıkışında hastaneye annen ile Can' ın yanına mı gitmek istersin yoksa eve Ege ile oynayama mı dediğinde önce hastane sonra ev diyerek beni ters köşeye yatırdı. İtiraf ediyorum o akşam odaya geldiklerinde çok şaşırdım. Neyse ki ayaktaydım ve biraz oynadık birlikte. Yine sorunsuz döndü eve.
Ertesi gün eve dönecektik ve evde neler olacaktı merak ediyordum.
O günden bugüne herhangi bir kriz, taşkınlık, kıskançlık belirtisi vs birşey yaşamadık. Evde bir bebek var ve anne çoğunlukla onunla olmak zorunda, bunu sanki kabullenmiş gibi..  İçim ezilmiyor değil.. Akşamları yatarken iki elim kanda olsa da onu yatırmaya çalışıyorum. Küçük sıpa biraz bekleyebilir..
Elleme, yapma, etme demiyoruz.. O da çok yumuşak ve zaten bütün ilgisi Can'da değil. Hele sus sessiz ol hiç demiyoruz, çünkü Arda sesli bir çocuk. Yüksek sesle konuşan her an şarkı söyleyen, gürültülü yaşayan bir çocuk. Yeni gelen minik seste uyumaya, abinin hareketinden etkilenmemeye alışmak zorunda. Yada başka bir çare bulmalıyız. Diğeri uyusun diye bunun şarkısını bölmek, sonuçta o da henüz çocuk olduğundan, mantıklı gelmiyor bana.
Ama hem Çağlar hem de kendi adıma itiraf ediyorum ki, Arda'nın evdeki enerjisi, yüksek sesli oyunları Can'a koymuyor ama bizi yoruyor..
Özellikle herkesin yorgunluğunu hisetmeye başladığı ve yemek- banyo-uyku düzenine geçmeye çalıştığımız akşam saatlerinde anneee satranç oynayalım mı, baba legolarla oynayalım, annee ben kuvete girmek istiyorum diye devam eden taleplere bir de salonun ortasında kurulan sahneler tiyatrolar eklenince zorlanıyoruz..
Böyle zor anlar gündüze denk gelirse en iyi çözüm hemen yanına bir arkadaş bulmak oluyor. Park bahçe de bazen işe yarıyor.
Zaman zaman boyundan büyük laflarla, yaşından beklenmeyecek olgunlukta cevaplar aldığımda ise acaba içten içe kırgınlık, kızgınlık, kıskançlık hissediyor da adını mı koyamıyor, içinde mi patlıyor diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
İki kere çok yoğun yaşadım bu duyguyu.
Birinde Arda'nın çok uykusu gelmiş ama yatmak için beni bekliyordu. Can'ın ise doymak bilmediği bir meme seansı idi ve Arda ayakta uyur bir halde beni koltuğun kenarına oturup bekledi. Gidip yanyana yatınca annecim dedim, Can çok küçük ve herşey için bizim yardımımıza ihtiyacı var. Karnını doyurmak için bile o yüzden beklettim seni. Bana dönüp "Anne , böyle bir sorunumuz yok ki" dedi!
Ve ben bir yetişkin tarafından terslenmiş gibi afallayıp tabi yok ama işte vs diye geveledim lafı..
Diğerinde ise sabah okula gitmek üzere iken " Anne Can'ın evde yalnız kalamadığını biliyorum. Bir sabah ona babam baksın da beni okula sen götür" deyince, bir de orada fena oldum işte. Düşünmüş, çare bulmuş öyle gelmişti..
İşte o düşündükleri umarım içeride bir yerde birikmiyordur..Ve gelecek günlerde başka şekillerde karşılaşmayız onlarla..
Bunlar benim anne endişelerim. Bunları bir kenara bırakırsak, şimdilik bizim evde iki çocuklu hayat bizi çok da dağıtmadan gidiyor.
Bir hafta sonra Arda yeni okuluna başlayacak, yepyeni bir düzene geçecek.Belki o zaman dengelerimiz biraz değişecek ama şimdilik iyiyiz :)

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Ve CanCan doğar..

CanCan hayatımıza gireli 25 gün oldu.
Çok direndim bu sefer erken doğmasın diye, hem minimumda hareket ederek hem de doktorumu iknaya çalışarak bu sefer çok direndim ama olmadı. Benim oğlanlar 36. haftada arıza veriyorlardı. Anlamıştık.
O haftaya kadar çoktan doğum pozisyonu almış, kasıklarıma ve eski sezeryan dikişime baskı yaparak beni zorlayan bebek bir günün içinde ters döndü. En son 35+4 .günde kontrole gidip nst ye girdiğimde -ki günlerden Pazartesi idi- evet çok aşağıda, suyu da biraz az ama bekleyebiliriz diyen doktorum, perşembe günü beni tekrar görmek istediğinde Can kafasını yukarı döndürmüş, aynı abisi gibi kordonunu koynuna, boyun altına almıştı.
Suyunun azalması filan önemli değil dedi doktorum. Ama haftalardır kasıklarını zorlayan, dikişlerini bereleyen bu sıpa olur da makat geliş doğmaya kalkarsa ki, açılmam da vardı, bu kordon yada el ayak sarkması gibi büyük risklere sebep olur. Çok fazla bekleyemeyiz dedi. Baş aşağı dursaydı ve doğum başlasaydı tamamdı, ama böyle olmaz dedi. Küvez çok tatsız bir deneyim, kabul ediyorum ama bu sefer ihtimal çok düşük diyerek biraz olsun hem ikna etmeye hem de empati yapmaya çalıştı.
Bir yerden sonra cevapsız kalıyor insan. Anti-tez üretemiyorsunuz. Arda' nın küvez günleri aklıma geldikçe şişiyordum. Herkesin doktorum dahil tek tesellisi bu bebeğin daha iri olması, ve Arda gibi çok erken haftalardan başlayan sorunlar yaşamamış olmasıydı.
O günkü kontrolden sonra Cuma ve Cumartesi de hastaneye gidip geldik. Nst ye girdik. Belki tekrar döner diye bir umut bekledik. Bu arada akciğer sorunu yaşamayalım diye surfaktan iğnelerini oldum. Ama özellikle Cuma gecesi, hareketleri yavaşlayıp, Cumartesi sabahı da hiç ses vermeyince, erken saatte soluğu hastanede aldık. Artık diyecek sözüm kalmamıştı, Nst de yanımıza gelen doktorum,çok kesin bir ifade ile  siz burdan anesteziye gidiyorsunuz ve Pazartesi sabahı doğum için buluşuyoruz dedi ve konuyu kapadı.
Cumartesi hastaneden çıkışta sabah yatağından kaldırıp uyur uyanık sokağa çıkardığımız sıpamızla kahvaltı ettik. Çocuk işte neşesi bozulmuyor ya kolay kolay, ne güzel :)

Sonraki günü anlamsız bir rahatlık içinde geçirdim. Bence herşey yolunda gidecekti ama gitmezse de bu dünyanın sonu değildi , yaşamış ve görmüştük. Cumartesi günü ve geceyi arkadaşlarımızla geçirdik, Pazar sabahı kuaföre gittim sonra sahile indik. Arda, Demir ve Barış'a doydu, uzun uzun oynadılar. Pazar gecesi ben hariç herkes için çok gergin bir akşamdı. Neyse ki uyku pek güzel bir şey:)
Pazartesi sabahı hastaneye girişimiz ve ameliyathaneye gitmem çok kısa süre içinde oldu. Epidural istemiştim, yanıma her gelen genel mi epidural mi diye soruyordu ve bir an vazgeçmeyi bile düşündüm, yat uyu olsun bitsin diye geçti içimden. Ama yüzünü görme isteği ağır basıyor, yediremedim kendime
Geveze ötesi bir anestezi asistanı beni lafa tutarken, epidural takıldı, bebek hemşiresi ve çocuk doktoru ekibe katıldı, tanıştık ve doğum başladı.
Arda zaten güç nefes alıyordu doğduğunda, ağlayamamıştı bile. Bunun koca sesini duyduğum anda küveze filan gerek olmayacağına emin oldum bir anda. Doktoruma seslenip "bu ağladı!  "dedim ,güldü haliyle..
Birazdan yanıma akça pakça pembe suratlı şeyi getirdiklerinde bu sefer başka bir şokla "aa bu beyaz
"deyince bu sefer herkes gülmeye başladı. Ne de olsa diğeri anne karnından bile esmer çıkmıştı, en
son beklediğim şey beyaz bir oğlandı.
Onlar bebeği kontrole götürdükten sonraki süre zor geçti. Dikişlerin atılması çok uzun sürdü. Sol tarafım ile çok uğraştılar, bana da bebek çıktıktan sonra bir sakinleştirici verdiler, kafam bi dünya, soramıyorum da ne oluyor diye. Ama yattığım yerden tahmin ediyorum ki zedelenen eski dikiş yerim, çook ağrıyan sol kasığım bunlara sebep.
Odaya geldiğimde Çağlar ve annem Can ' ın sağlıkla yanımızda oluşundan rahatlamışlar, anlamsızca gülerek bana bakıyorlardı:)
Benimse aklım Arda'da, okula gitmiş mi, arıza çıkarmış mı, babaanneyi zorlamış mı? Hepsine hayır, gayet mutlu okula gitmişti, daha servise binerken kardeş haberini duyurmuştu.  Ohh bir rahatlama daha..
Şimdi farkediyorum ki, Can'ın kilosu boyu filan hiç umrumda değilmiş o anda. Çok sonra sorup öğrendim, yada söylediler. Sağlıklı, yanımda gerisi boş diye hissettim demek ki.
Ama Can oğlan ben merak edip sormasam da 36 hafta 4 günlükken, koca sesi, koca gözleri, 3126 gr ağırlığı, 50 cm boyu ile ailemizi dört kişi yaptı.

Şimdi sıra ayaklarımın açılmasında, bu beyaz oğlanın emmesinde ve akşamüstü Arda'yı aklım başımda karşılayabilmekteydi..


LinkWithin

Related Posts with Thumbnails