25 Ağustos 2016 Perşembe

'Bu da burada dursun' postu

Araya altı ay girmeden geri dönmüşüm sevgili blog.

Araya altı ay girmedi ama çoook şeyler girdi. Evden uzakta geçirilen 1.5 ay girdi mesela, bir darbe girişimi girdi, anneanneye, babaanneye doyamadan tatilin bitmesi girdi.. Hasret giderebildiğimiz dostların sevinci, yüzünü göremeden dönüp geldiğimiz arkadaşlarımızın hüznü girdi..

Kürkçü dükkanına döndük sonunda. Geçen yaza kıyasla ne çok anı, ne çok güzel an biriktirip döndüğümüzü de dönünce anladık.

Gelir gelmez de kolları sıvayıp Can'in bezini çıkardık. Eh anca oldu bizde. Geç oldu, güç de oluyor aslına bakarsanız. Arda'nın bana hiç yaşatmadığı tüm zorlukları yaşatıyor bu sıpa, eksik kalma diyor, bak bir de böylesi var diyor. Diyor da diyor..

Çocuğumun da hakkını yemeyeceğim 3 günde çiş mevzuunu çözdü, hatta zaten çözmüştü de o popoyu bezsiz ne lazımlığa ne tuvalete koymak istemiyordu. Az gözyaşlı, az oyunlu hallettik bitti.

Pekiii bu kaka mevzuu ne olacak? Zaten zor yapılan, şimdi bir de tuttuğu, beze dahi yapmak istemediği o kakalar? Var mı fikri olan?

Valla benim yok.

Okuyorum, soruyorum hep aynı yere geliyorum: Bağırsak çalıştıran şeyler yesin (ki zaten bu çocuk et yemez tavuk yemez, sebze delisi, ona rağmen zor ), zorlamayın isterse bezine yapsın, yeter ki yapsın..

Buraya kadar tamam, yapmak da nispeten kolay. Peki ama 'Madem kakamı beze yapıyorum, çişimi neden yapamam?'  diyen bir çocuğa ne dersiniz?

Halihazırda tek ayak üzerinde onlarca yalan uydurabilen bir anne oldum çıktım. Bir numaraları atmasyonum da 'Kaka bezi o çocuğum ona çiş yapılmıyor!' Olur mu? Olmuyor, olmadı.

Can şimdilik çişini söyleyen, tuvalete yapan, neredeyse hiç altına kaçırmayan ama kakasını da sonuna kadar tutup, beze dahi ağlayarak yapan, 3 yaşında bir erkek çocuğu olarak okula başlayacak.
Ve biliyorum nurtopu gibi onlarca maceramız olacak.

Buraya çocuğumun çiş-kaka notunu da düştüğüme göre, buna da şükür, çok şükür der kaçarım, zira çocuğuma lifli ara öğün hazırlayacağım..:)




28 Mayıs 2016 Cumartesi

Kara ailesinin evi terketme zamanı!

Blog dediğin altı ayda bir yazılmaz!
Bu hatırlatmayı kendime yaptıktan sonra..

Bu kış çok hızlı geçti sanki. Okulun kapanmasına bir ay kala ben hiç de Türkiye'ye gidecekmiş gibi hissetmiyorum kendimi.

Aslında hazırlanmam lazım. Daha uçak biletlerine bile bakmadım..

Çok özledim aslında annemi, kardeşimi, arkadaşlarımı.. Ne çok şey birikti konuşacak, anlatacak.. Toparlanmam, eksikleri tamamlamam, yaklaşık iki aya yakın sürecek olan evden uzak maceramızın ana hatlarını belirlemem lazım.

Geçen yaz bir ilkti ve çok tatsız bir yazdı.. Onca tatsız gelişen olayların yanında çocuklarım bir yaş daha küçüktü. Benden beklentileri daha fazlaydı. Düşünüyorum da geçen yaz giderken Can' a uçak bileti almıyorduk. Şimdi kocaman bir adam, konuşan, anlatan, kendi yiyen, kendi uyuyan..

Yine de kocaman bir atalet var üzerimde..

İnsanın yaşadığı yer evi oluyormuş bir süre sonra. Ben de alıştım Dubai' ye. Sıcağına bile!!

Bundan iki sene önce birisi bana öyle bir gün gelecek ki 35 derece sıcakta kaldırım boyunca yürüyecek ve terlemekten gocunmayacaksın; bugünkü gibi sıcakladıkça sinirlerin tepene çıkmayacak; ben kış çocuğuyum sıcağı sevmem diye homurdanmayacaksın deseydi inanmazdım.

Geçen yaz bırakırken umurumda olmayan bahçem, bu yaz gitmeden değiştirilecek saksılar, ya ölürse diye nereye nasıl koyacağımı bilemediğim, adını bile bilmediğim minik kırmızı
çiçekli fidanım, begonvillerim bayağı bir umrumda mesela.

Tabii özlediklerim çok ama burada olmayı seviyorum. Zaman geçtikçe bağın azalıyor arkada bıraktıklarınla.

Bahsettiğim ailem, dostluklarım değil..Mesafelerin sağlam bağları daha da güçlendirmesine tanık oldum burada. Dostlarım hala dostlarım, her an herşeyi paylaştığım halleri ile oradalar. Zaman zaman zorlayan şey, ailenin zor zamanında yanında olamamak belki, sevincine üzüntüsüne zamanında yetişememek.. Hep bir geri kalma, eksik kalma hissi..

Azalan bağ diye bahsettiğim daha maddi konular.. Banka hesapların, kredi kartların, telefon numaran..

Evini derleyip toplayıp taşırken herşeyi kestirip atamıyorsun. Biz yapamadık en azından.. Aileni , sevdiklerini bırakırken sanki arkada bıraktığın o kapamadığın hat, açık duran kredi kartın senin geçmişle bağlantın gibi.. Zamanla hepsi birer birer zaruretini yitiriyor. Ezbere bildiğin şifreleri unutuyorsun. Ve eninde sonunda taşındığın yeni ülke senin evin oluyor..

İşte şimdi benim de evimi iki ay kadar kapatıp, annemin, kardeşimin, mis kokulu yeğenimin yanına gitme zamanım. Çenesi hiç durmayan iki sıpamla yollara düşüp, kah gülerek, kah takışarak önümdeki yazı geçirme zamanım.

Zaman su gibi, döngü hep aynı.. Güzel bir yaz olsun..









5 Ocak 2016 Salı

Dişsiz Yılbaşı

Daha bir iki gün önceydi, Evrim Arda'nın dişlerini sormuştu. 

( Evet biz arada sorarız böyle dişi ne oldu, boyu ne oldu, bugünlerde neleri seviyor, neleri okuyor, nelere kızıyor.. Bir ucu anne merakları ise bu soruların, diğer ucu da elinde doğan bebenin nasıl büyüdüğünü, nasıl değiştiğini izleme zevkidir ve çok güzeldir. Konu uzar, dişten başlar nerelere gelir ve sen kilometrelerce uzaktaki bir miniği sever, özler, öğrenirsin.. Güzeldir yani.. )

Altta iki diş değişti ama üstlerde ses yok demiştim. Üzerine bastıkça sızlıyor ama sallanmıyor-du! Bir gecede o diş nasıl düşercesine sallanıp ve yana kayıp, yeni gelen dişe kocaman bir boşluk açtı bilmiyorum! Yılın son sabahına 'Anneee dişimi yutmuşum ben!' diye uyandı çocuk..

Yutmamıştı ama öyle kocaman bir boşluk açılmıştı ki ağzında yutsa da aynı his olurdu eminim. Nitekim  31 Aralık gecesi daha saat 12'yi görmeden düştü o diş. Hay düşmez olaydı! 

Kitledi mi adam kendini banyoya! Yeni dişi çıkana kadar orada kalacakmış! Dişlerinin değişmesini istemiyormuş, bu ne saçma şeymiş böyle! 

Bu arada ev ahalisi de evden çıkmaya hazırlanıyor, plan sahile inip havai fişekleri izlemek. Gel gör ki anne ve Arda banyoda, dişlerin değişmesinin çok normal olduğu üzerine bir yeni yıl konuşması! yapmakta ve konu uzadıkça uzamakta..

Sonunda tabii ki aslında başından beri farkında olduğu üzere yeni dişinin o gece çıkmayacağı ve bir süre eksik dişle yaşayacağını kabul edip çıktı banyodan. Üzgün , kızgın ve huzursuz, yeni yılı sahilde karşılamak üzere arabaya binerken asıl baklayı çıkardı ağzından. Kendini çok çirkin hissettiğinden, bu halini hiç beğenmediğinden bahsetti. 

Anneler, babalar dedim, bir de öğretmenler ve insanı seven arkadaşları, onun nasıl gözüktüğüne bakmaz, her durumda, her haliyle o kişiyi sevmeye devam ederler.. Sanırım duymak istediği buydu, cevap vermedi.

Uzun bir havai fişek şovu izledik, Can'ın sonlara doğru havai fişeklerden korkup , beni arabaya geri sürüklemesini saymazsak, sakin, ılık!, keyifli ve biraz da gözyaşlı bir geceydi. O dişine ağladı, ben onun büyümesine ağladım..

Son günlerde kesinlikle fotoğrafının çekilmesini istemiyor, zaman zaman benim ricamı kıramayıp somurtan pozlar veriyordu. Biz de üstelemiyorduk. Üstüne bir de dişi düşünce fotoğrafa tümden düşman oldu.

Ama ben onun bu dişsiz ve çocuk halini saklamak, 7 yaşındaki Arda'nın bu günlerini de hatırlamak istiyordum. İki gün sonra, çok hoşuna giden bir şeye içtenlikle gülerken babanın gizli kamerasına yakalandı :)

İyi ki de yakalandı, iyi ki de büyüyor ( zira büyümezse, bu 7 yaş kafası ile hayat geçmez:) )
Nitekim bu yılbaşının fotoğrafı budur benim için! 


Yeni yıl sağlıkla, huzurla, iyi haberlerle ve yeni dişlerle gelsin!..

10 Aralık 2015 Perşembe

Oturduğum yerden birtakım çıkarımlar filan..

Can haftada iki sabah üçer saat bir oyun grubuna katılıyor.  Haftada iki sabah beni sınıfın kapısında bırakıp içeri giriyor, yaşları iki- üç aralığındaki 8-10 çocuk, bir öğretmen ve bir yardımcı öğretmen eşliğinde vakit geçiriyor.
15 dakikalık şarkılı türkülü bir günaydın faslından sonra oyun alanına gidip önce bir yoruluyorlar. Ardından sınıfa dönüp bildiğimiz sınıf içi aktiviteleri ile vakit geçiriyorlar. 
Bu arada ben de bu üç saat boyunca, geldiğimiz bu oyun alanının kafesinde oturup, okuyorum, yazıyorum..
Çünkü aslında her sabah bu şekilde huzurlu geçmiyor. Zaman zaman sınıftan ağlayarak çıkan minikler oluyor. Ağlayan ve annesini görmek isteyen hiçbir çocuk zorla sınıf içinde tutulmuyor. İstediği anda çıkıp annesini görüp, isterse annesiyle sınıfa dönebiliyor. İşte bu yüzden bana da orada oturup, haftada iki sabah üçer saati okumaya ve yazmaya ayırmaktan başka seçenek kalmıyor. Şikayetçi değilim. 
Can ilk iki hafta beni hiç yanından ayırmamıştı. Şimdilerde eğer sınıfta çok canını sıkan bir durum yoksa yada derdini anlatamadığı bir an olmuyorsa çıkmıyor dışarı. Bu saatlerin bitişinde de gayet keyifli geliyor yanıma. 
Bütün bunların ne orjinal tarafı var derseniz, bana ilginç gelen tarafı şu: 
Dubai'de pek çok başka şehirde olduğu gibi çocuğunuzu yuvaya yazdırmak için birkaç yerde birden sıraya giriyorsunuz ki bir sonraki sene size yer açılırsa onu okula başlatabilin. Sonra bir belki iki sene sıra beklediğiniz bu yuva, kapıdan çocuğu içeri alıp, size hadi gidin diyor. Arkanizdan ağlayan bir çocuğunuz varsa, onu nasıl teskin edecekleri tamamen şansınıza kalmış.
İyi bir öğretmene denk gelirseniz, belki olan biteni sizinle paylaşır, çocuğu kucaklar vs. Aksi durum ise tahmin edilemez bir sürü senaryo ile dolu olabilir. 
İçinizi rahatlatan tek nokta, okulların belli bir standartta olması ve kötü müdahele ihtimalinin yok denecek kadar az  olması. Ben kendi adıma sırf bu yüzden, yani seneye okula başlayacak çocuğuma annesiyle birlikte geçireceği bir ısınma turu şansı verilmeyeceğinden haftada iki sabah üç saatimi burada geçiriyorum. Yeni bir okul yeni bir ortam mutlaka stres yaratacaktır ama önceki kısa tecrübesi, annesiz de bu işi daha önce yapabilmiş olması, alışma süresini kısaltacaktır diye umuyorum. 
Benimle aynı umudu taşıyan bir sürü anne ile de haliyle biraraya geliyorum. İşte bana ilginç gelen şey ise bu noktada ortaya çıkıyor: Bu annelerin arasında avrupalı anne sayısı yok denecek kadar az. 
Burası sınıflarda oyun grupları düzenlerken, aynı zamanda oyun alanına dışarıdan da zaman geçirmek için gelenleri de kabul eden bir yer. 




Avrupalı annelerin çoğu buraya oyun alanını kullanmak için geliyor. Yani yavruları ile birlikte girip, biraz oyun oynayıp zaman zaman da, ben bir kahve içeceğim sen devam et deyip, onları içeride bırakıyorlar. O yavrular da gıkları çıkmadan oyunlarına devam ediyor. 
Peki bizim türk, hintli, arap, uzakdoğulu hadi az daha yanaşayım rus ve doğu avrupalı annelerin yavruları neden böğürerek ağlıyor ve analarının bacağına yapışıyor? Ben ve benim gibi okula kolay alışsın, korkmasın, nefret etmesin, severek gitsin diyerek ön hazırlık yapma ihtiyacı hisseden analar ile diğerlerinin farkı ne?
Sosyolojik ve psikolojik tahminler yapacak nitelikte bulmuyorum kendimi. 
Ama sebep beş çocuklu bir ailenin , ergenden bebeye boy boy bütün çocuklarini yanına alıp, bir restorana gitmesi, sessiz sakin bir şekilde yemeklerini bitirip kalkabilmeleri ve aynı retoranda bizim iki adet çocuğumuzu masada tutabilmek için çeşit çeşit şaklabanlık yapmak zorunda kalmamız ile aynı bence! 
Her bir insan kendinden önceki beş neslin genininden özellikler taşıyor diye okumuştum. Bu bilgiye dayanarak içimden bu farkın sorumluluğunu tamamiyle atalarımıza atmak geliyor. Üstelik bu fikre bir etiyopyalı, bir polonyalı,  bir rus ve bazı sabahlar bizim sohbetimize ortak olan ingiliz bir anadan da destek buluyorum.
Şuraya  gelip ben mi sosyalleşiyorum, çocuk mu belli degil anlayacağınız.
Nacizane fikrim çocuklarımıza gösterdiğimiz iyi niyet, özveri, coşkun sevgimiz, kendimizi paralarcasına didinmelerimiz ne kadar çoksa,  onlara olan güvenimiz da o kadar az! Gözümüzde hep küçük, hep acizler. Üzülmelerinden, kırılmalarından, hırpalanmalarından öyle ürküyoruz ki.. 
Bizim nesil analar bu konuda kendi analarını fersah fersah aşıp, çocuklarını engin denizlere daha rahat salıyor olsalar da, işte o beş nesil önceden gelen gen kırıntıları var ya, onlar yetiyor..
 Kendimize ne kadar çeki düzen verirsek verelim, bir noktada yine doğru bildiğimizi değil,  gördüğümüzü yapıyor, hatta hissediyoruz.
Belki bizden beş nesil sonra, bizim coğrafyamızın anneleri de 'ben bi kahve içeceğim, sen devam et' dediğinde bizim yavrular da kafalarını çevirip devam edecek işlerine, annelerinin onlara olan sonsuz güvenini hissedecekler. 
Sonuç olarak bunca laftan sonra hala halimden memnunum..
Burada oturup okuyorum, arada çıkıp koşarak ve hatta genellikle zırlayarak gelen sıpamla gidip iki boya filan yapıyorum. Arada da böyle diğer annelerle lafa dalıp bir takım çıkarımlara varıyorum. Ne de olsa menşeinden bağımsız ortak annelik dili diye birşey var !:)


Sent from my iPhone

1 Aralık 2015 Salı

Aralık

Yine aylar geçti..
Yine ailece okula alıştık,düzene alıştık, rutinler oturttuk derken, aa Aralık gelmiş!!
Yaz memleketine kış gelmesi, hele ki yeni yıl gelmesine alışamadım ben daha..
Vitrinlere baksan sanırsın ki dışarısı kar buz. Ama gel gör ki vitrinlere bakanlar şıpıdık terlikli hala..
Dün akşam çocukları yatırıp, daha önceden aldığımız masayı eve getirmek üzere, masayı aldığımız mağazaya gittik.  (Ay evet hala evi evirip çeviriyoruz!! Atıyoruz, alıyoruz vs.. Çok pişmanım taa İstanbul'lardan buraya eşya taşıdığıma da neyse konuyu dağıtmayacağım..)
Her yerde yılbaşı ağaçları, kardanadamlar, noel babalar, süsler püsler.. Pek güzel, hele ki ben çok severim ıncık cıncık işleri, ona rağmen yine de bir garip geliyor bana. Geçen sene yeniyılı coşkuyla karşılayamama nedenimi, yeni taşınmış olmama, buraya adapte olamamış ruh halime bağlamıştım. Yok o öyle değilmiş meğerse.
Ben basbayağı havadan etkileniyormuşum!
Haftasonları denize giriyorken, eve dönüp yılbaşı ağacı süslemek, çizilmiş sınırlarıma uymuyor, afallıyorum..
E güney yarımkürede yaşayanlar ne yapsın? diyeceksiniz ki haklısınız. Ne yapayım o da onların sorunu, belki onların algısında yeniyıl güneşlidir. Kardanadam değil kumdan kale yapıyorlardır filan..
Herneyse, sonuçta bu sene kaçışım yok onu biliyorum.
Çocuk okulda yeni yıl ruhuna girdi bile. 6 Aralık' ta Christmas Concert ile başlıyorlar kutlamalara.. Yeri göğü süslemeye başladılar bile. Okulda bir köşede veliler habire kesip yapıştırıyorlar, okuldaki parti için..
Eve boş kavanozlar geldi, içine mini minnacık ciciler koyup gönderelim, her çocuk partiden dönerken eve bir tane götürsin diye..
Çakma noel baba için sıra alın duyurusunun yapıldığı gün, tüm saatler yarım saat içinde doldu.. Neyse ki benim koca oğlan istemiyor artık Noel Baba filan..
Tüm bu şartlar altında benim de evde bir minik hazırlık yapmam, en azından evdeki küçüğün hatırına az biraz yeni yıldan bahsetmem, çocuk yeniyıl ruhunu daha kazanmadan kaybetmesin diye konuya hakim olduğum günlere geri dönmem lazım..
Aslında iş yeni yıl hazırlıklarına gelene kadar ohoo daha neler neler yapmam lazım da, günler bu aralar torbaya girdi, yetişemiyorum.
Ha bu arada kendi basit hayatımın koşturmacası içinde gündemi takip edip, sonra o aklımın almadığı, yüreğimin kaldırmadığı bunca şey yüzünden uykusuz kalmaktan da geri durmuyorum..
Yetişemediğim çocukların önüne koyulacak bir yılbaşı ağacı ile iki parlak topçuk yani! Topçukların, noel babaların, upuzun tatilinle hoşgeldin Aralık.. Bu sene az da olsa hakkını vemeye çalışacağım senin..

6 Eylül 2015 Pazar

Bir Devrin Sonu: Ben Artık Emziren Bir Anne Değilim, O da Meme Emen Bebek Değil..

Birden fazla çocuğu varsa insanın iki ayrı anne oluyor bazen..
Zaman, mekan, yaşanmış her olay, gün be gün değiştiriyor anneliğini.. Arda'nın anne sütünü bırakma sürecindeki kaygım, huzursuzluğum, binbir plan yapıp uymaya çalışmalarım şimdi yerini 'çabuk ve acısız bitirelim şu işi haydi' havasına bir söyleme dönüşmüş durumda.
Niye? Ben ikinci çocuğumu daha mı az seviyorum?
İlgisi alakası yok!
Tek fark ben de anneliğim de büyüdü, üstelik iki çocuk aynı değil, aynı ben aynı anne olmadığım gibi.
Eminim ikisi de bir gün büyüdüklerinde benim anneliğimi kendilerince farklı anlatacaklar, nasıl ki ben onların çocukluklarına ait farklı anılar biriktiriyorsam..


İki aylık anne ve oğullarının yapışık gezdiği uzun bir yaz tatilinden evimize döndük. Dönüşümüz itibari ile Can 25 aylık. Doğduğu günden beri tek bir gece ayrı kalmadık, tek bir günü hiç meme emmeden geçirmedi gibi bir sürü etkenin yanında, geçirdiğimiz son iki ayda bir sürü değişik evde kaldık, anneanne, babaanne, dayı, hala derken, yattığımız yerler, alışkanlıklarımız hepsi karman çorman oldu haliyle.. Birlikte uyumaya, uyanmaya, oynamaya, gezmeye ve en önemlisi her canı çektiğinde meme emmeye çok alıştık.. İkimiz de..
Ama iki senenin sonunda benim motivasyonum bitti, yorgunluğum arttı, artık canım yanıyordu, o sadece keyif için emiyordu, üstelik artık insanın canı ne isterse onu giymek istiyordu..
Eve dönünce memeyi keseceğim için öncesinden sürekli konuşuyordum, eve gidince yatağına yatacaksın, şarkı söyleyip uyuyacağız, artık süt bitti, meme yok vs..
Bu söylem Arda zamanında bir haftada iş görmüş, bir iki mızırtılı gece sonrası düze çıkmıştık.
Can' da aynısını yaşadığımızı maalesef söyleyemeyeceğim.
Kafamda kademeli şekilde bırakırım heralde dediğim süreci, Dubai'nin sıcak gecesinde bir anda ya şimdi ya hiç diyerek başlattım. Kendisi uykudaydı anlamadı:) Nitekim ilk gece ona meme vermemiş oluşum uykusunun arasında bir iki mizirdanmayla güme gitti, uyudu..
Ertesi gün gündüz oyalandık, oynadık vs. Öğle uykusu civarı ben dışardaydım, evdeki teyze ile uyudu ki zaten ben yoksam uyku pek kolay nedense!!:)
Asıl kıyamet gece koptu. Akşam uykusuna geçemedi, oynayacak oyunlar tükendi, uyku çağrıştıran her hareketimiz olay oldu. En son gecenin geç saatlerinde Çağlar sana da ona da yazık deyip attı Can'ı arabaya götürdü, uyuttu, getirdi.. Bir iki saat sonra uyanıp meme isteyip de bulamayınca başladık evde dolanmaya, dolaptan süt aradık, su içtik, oyun oynadık, şarkı söyledik, uyuyan herkesi saydık, yanyana yattık, omuzda dolaştık, aklıma gelen herşeyi ama herşeyi denedik .. Fakat olmadı uyuyamadı.. Sabah beşbuçukta ikimizde sızdık.
Üçüncü gün yardımcı teyzemiz , ki kendisi 4 çocuk annesi, beni evden postaladı. Hadi dedi yok ol, aksam uykusuna da ben yatıracağım bir tek gece sana kalır, boşuna eziyet çekmeyin. Nitekim beni görmeden pek rahat hem öğle uykusuna hem gece uykusuna geçti, gece ise bir iki dolandık ama bir önceki gecenin ağlamaları, yumruk ve tekmeleri yoktu en azından.
Dördüncü gün ise bu iş bitti dediğim gün oldu. Uykulara çok kısa sürede memesiz geçti, keyfi yerine geldi. En önemlisi ise gece uyanmaları sona erdi.
Nitekim acılı kısım dört günde bitti.
Şimdi sıra 'meme yok peki anne burada mı hala' sorusunun kafasından silinmesi için bol bol yapışık gezilecek günlerde..
İkimiz de biraz zorlanmıyoruz desem yalan olur..
Canı yandığında, üzüldüğünde onun sığındığı benim de kolay yoldan onu sakinleştirdiğim bir araç artık yok.. Dışarıda hadi hop uyusun diye verdiğim anne sütü, bazen sırf iki dakika oturayım diye kucağıma yatırdığım anlar bitti gitti. İkimiz de kendimize yeni yollar buluyoruz. Daha çok konuşuyorum, canı yandığında, huzursuzlandığında ten temasını kesmeyip, bir yandan da olayı kelimelere dökmeye çalışıyorum.
Bazı anlar öyle ağır ve zor geliyor ki şeytan diyor çıkar memeyi ver ağzına! Yapmıyorum tabii..
Ben bu filmi daha önce görmüştüm demek isterdim ama görmüşsem bile bu denli anlayamamışım ve belki de Arda'nın memenin boşluğunu doldurma ihtiyacını bu denli karşılayamamış olabilirim. Şimdi sanki herşey daha net, daha kolay anlaşılır..
Dedim ya içim acıyıp gözlerim filan dolmadı bu sefer , aşmamız gereken bir süreç ve bir gereklilik olduğuna, doğru zamanın geldiğine inanıyordum.  Çocuklar büyüyor, ihtiyaçları değişiyor, annelik dediğin karmakarışık şey de gün be gün eviriliyor…
Sonuçta bizim evde güzel hatırlayacağım, tadını doya doya çıkardığım, kocaman bir devir bitti..
Şimdi yeni anılar biriktirme zamanı..



11 Haziran 2015 Perşembe

Bir Ben Var Bende Benden İçeri, Kovalayıp Durduğum..

Yarın sabah yine sahnesi var bizim oğlanın :))
Böyle söyleyince komik tabii, kaldı ki kendisi açısından hiç bir önemi yok konunun. O zaten yaşı icabı herşeyin en iyisini yapıyor ve biliyor!!..
Sene sonu itibari ile iki organizasyon düzenleniyor okulda. Biri geçtiğimiz Pazar günü oldu bitti. Okulda bireysel enstrüman dersi olan öğrenciler sahne heyecanı yaşadılar. Ne yapabiliyorlarsa o kadar çaldılar ve çok ama çok alkış aldılar.
Yarın ise okuldaki bireysel enstrüman derslerini veren Music Box , Dubai genelinde çalıştığı tüm okullardan seçtiği öğrencileri bizim okula getiriyor ve son bir kapanış konseri düzenliyor.
Okulun son iki döneminde Arda piyano derslerine okulda değil, dışarıdan ders alarak devam etti. Yani ne Music Box ile ne de okulda ders veren öğretmenlerle bir ilgisi alakası yok. Ama biz bu konuda şanslıymışız ki hem kendi alanında çok iyi, çocuklarla iletişimi harika bir müzik öğretmenine hem de her türlü spor dalının yanında müzik, tiyatro ve dansı önemseyen, buna yer, zaman ve bütçe ayıran, istekli ve ilgili her bir öğrencisine mutlaka kendini geliştirme ve gösterme imkanı sunan bir okula denk geldik.
Nitekim hem okul hem de müzik öğretmeni Arda'yı unutmadı, Music Box ile konuşarak bizi de bu iki konsere dahil etti. Pazar günü çıktı çaldı. O gün sırf kendi başına hikayesi çok uzun, çetrefilli bir gündü. Yine de kendi okulunda tanıdığı anne-baba ve öğretmenlere çaldığından pek de heyecanlanmadı. Yarın ise çıkacağı sahne şimdiye kadarkilerin en ciddisi olacak gibi duruyor.
Bunca laftan şuraya gelmeye çalışıyorum: Başta da dediğim gibi Arda hiç heyecanlı değil. Belki kendine olan gereksiz ve katıksız güveninden, belki de yaşı icabı böyle bir durumun heyecanlanası bir şey olduğunu bilmediğinden.. Bilmiyorum, kendisi çok sakin ve hatta konudan sıkılmış durumda. Çalıyorum ve güzel de çalıyorum deyip çıkıyor işin içinden.
Ben kendi adıma gayet heyecanlıyım. Konuyu önemsiyorum. Burada öğretmen bulmak, doğru kişiye denk gelmek çok zor. Bir de işin içine Dubai'nin kendi devinimi giriyor. Bir yer yada öğretmen buluyorsunuz, 6 ay sonra bakıyorsunuz ki gitmiş. İş değiştirmiş, ülke değiştirmiş, bir şey olmuş.. Nitekim son iki dönemdir ders aldığı ve çok sevdiği öğretmeni de aynı şekilde geçen hafta ayrıldı..
Yarın orada bulunacak topluluktan Arda' nın da mutlu olacağı arkadaşlıklar, öğrenci-öğretmen ilişkileri çıkabilir diye düşünüyorum. Hayır çocuğum süper aman da çok yetenekli demiyorum. Bildiğim tek şey, sevdiği bir uğraşı var ve yanlış kişiler yada yönlendirmelerle bundan soğusun istemiyorum.( Sene başında tatsız tecrübelerimiz oldu bu konuda ne yazık ki) Derdim onun gibi keyif alarak piyano çalan ve aynı dili konuşan insanlarla tanışması, yolunu bu şekilde devam ettirmesi, piyanonun her zaman başında rahatladığı bir enstrüman olarak hayatında kalması..
Amaaa tüm bunları isterken ondan daha çok heyecanlanıyor olmak, en iyisini yapabilmesini içten içten ummak, hiç çaktırmadığını düşünürken bir ayna gibi ona da tüm bu hisleri yansıtıyor olmak.. Bunlar da anne- babalığın bir parçası. Fakat sanki azıcık yanlış bir parçası.
Geçenlerde bir sohbette konuşuldu. Çocuklarımızın başarısını aslında onlar için değil kendimiz için istiyoruz diye. Taa derinlerde bir yerlerde, başarısızlıklarının bizi acıtacağını, onları yetiştirme yolunda önümüze başka başka engeller çıkaracağını düşünüyoruz yada hissediyoruz ama dillendiremiyoruz. İş içimizdekini dışa vurmaya geldiğinde, mutlu olsun, sağlıklı olsun, sevdiği şeylerle uğraşsın derken, oralarda bir şey çaktırmadan yol ve yön vermeye çalışıyor çocuklarımıza.
Ben bunun farkına vardığım an durmaya çalışıyorum. Bu konu sadece bir konser yada benzer bir performansla ilgili değil. Bir çocuğun dersleri, arkadaş ilişkileri, dünyaya karşı duruşu, herşeyi anne babasının elinde olmadan süzgecinden geçiveriyor. Bir anda doğru yanlış, kabul edilebilir yada edilemez şeklinde etiketleniyor beynimizde.
Çocuğu olduğu gibi kabul edebildiğimiz noktada ise inanılmaz bir rahatlama ve huzur hissi sarıyor insanı. Sürdürmesi zor bir hissiyat ama yapabildiğin oranda da güzel.
Yani yarın Arda' nın o sahnede güzel çalması mı yoksa sahnede çalmaktan keyif alması mı önemli? Bir sürü hata yapsa ne olur? 6 yaşındaki bir çocuktan beklenen performans ne olabilir? İşte bu sorularım cevabını verirken gerçekten ama gerçekten çocuğun tarafında olmak, onun gözlükleri ile bakmak gerekiyor.
Buraya kadar gelebildiysem demek, derinlerden gelen o hisleri biraz olsun kovabilmişim demektir. Yarın sabah eğlenmesi, iyi hissetmesi için çaba harcayacağım. Çünkü mutlu çocuk herkesi gülümsetir. En başta da kendini 😊

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails