Yuva etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yuva etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2015 Perşembe

Oturduğum yerden birtakım çıkarımlar filan..

Can haftada iki sabah üçer saat bir oyun grubuna katılıyor.  Haftada iki sabah beni sınıfın kapısında bırakıp içeri giriyor, yaşları iki- üç aralığındaki 8-10 çocuk, bir öğretmen ve bir yardımcı öğretmen eşliğinde vakit geçiriyor.
15 dakikalık şarkılı türkülü bir günaydın faslından sonra oyun alanına gidip önce bir yoruluyorlar. Ardından sınıfa dönüp bildiğimiz sınıf içi aktiviteleri ile vakit geçiriyorlar. 
Bu arada ben de bu üç saat boyunca, geldiğimiz bu oyun alanının kafesinde oturup, okuyorum, yazıyorum..
Çünkü aslında her sabah bu şekilde huzurlu geçmiyor. Zaman zaman sınıftan ağlayarak çıkan minikler oluyor. Ağlayan ve annesini görmek isteyen hiçbir çocuk zorla sınıf içinde tutulmuyor. İstediği anda çıkıp annesini görüp, isterse annesiyle sınıfa dönebiliyor. İşte bu yüzden bana da orada oturup, haftada iki sabah üçer saati okumaya ve yazmaya ayırmaktan başka seçenek kalmıyor. Şikayetçi değilim. 
Can ilk iki hafta beni hiç yanından ayırmamıştı. Şimdilerde eğer sınıfta çok canını sıkan bir durum yoksa yada derdini anlatamadığı bir an olmuyorsa çıkmıyor dışarı. Bu saatlerin bitişinde de gayet keyifli geliyor yanıma. 
Bütün bunların ne orjinal tarafı var derseniz, bana ilginç gelen tarafı şu: 
Dubai'de pek çok başka şehirde olduğu gibi çocuğunuzu yuvaya yazdırmak için birkaç yerde birden sıraya giriyorsunuz ki bir sonraki sene size yer açılırsa onu okula başlatabilin. Sonra bir belki iki sene sıra beklediğiniz bu yuva, kapıdan çocuğu içeri alıp, size hadi gidin diyor. Arkanizdan ağlayan bir çocuğunuz varsa, onu nasıl teskin edecekleri tamamen şansınıza kalmış.
İyi bir öğretmene denk gelirseniz, belki olan biteni sizinle paylaşır, çocuğu kucaklar vs. Aksi durum ise tahmin edilemez bir sürü senaryo ile dolu olabilir. 
İçinizi rahatlatan tek nokta, okulların belli bir standartta olması ve kötü müdahele ihtimalinin yok denecek kadar az  olması. Ben kendi adıma sırf bu yüzden, yani seneye okula başlayacak çocuğuma annesiyle birlikte geçireceği bir ısınma turu şansı verilmeyeceğinden haftada iki sabah üç saatimi burada geçiriyorum. Yeni bir okul yeni bir ortam mutlaka stres yaratacaktır ama önceki kısa tecrübesi, annesiz de bu işi daha önce yapabilmiş olması, alışma süresini kısaltacaktır diye umuyorum. 
Benimle aynı umudu taşıyan bir sürü anne ile de haliyle biraraya geliyorum. İşte bana ilginç gelen şey ise bu noktada ortaya çıkıyor: Bu annelerin arasında avrupalı anne sayısı yok denecek kadar az. 
Burası sınıflarda oyun grupları düzenlerken, aynı zamanda oyun alanına dışarıdan da zaman geçirmek için gelenleri de kabul eden bir yer. 




Avrupalı annelerin çoğu buraya oyun alanını kullanmak için geliyor. Yani yavruları ile birlikte girip, biraz oyun oynayıp zaman zaman da, ben bir kahve içeceğim sen devam et deyip, onları içeride bırakıyorlar. O yavrular da gıkları çıkmadan oyunlarına devam ediyor. 
Peki bizim türk, hintli, arap, uzakdoğulu hadi az daha yanaşayım rus ve doğu avrupalı annelerin yavruları neden böğürerek ağlıyor ve analarının bacağına yapışıyor? Ben ve benim gibi okula kolay alışsın, korkmasın, nefret etmesin, severek gitsin diyerek ön hazırlık yapma ihtiyacı hisseden analar ile diğerlerinin farkı ne?
Sosyolojik ve psikolojik tahminler yapacak nitelikte bulmuyorum kendimi. 
Ama sebep beş çocuklu bir ailenin , ergenden bebeye boy boy bütün çocuklarini yanına alıp, bir restorana gitmesi, sessiz sakin bir şekilde yemeklerini bitirip kalkabilmeleri ve aynı retoranda bizim iki adet çocuğumuzu masada tutabilmek için çeşit çeşit şaklabanlık yapmak zorunda kalmamız ile aynı bence! 
Her bir insan kendinden önceki beş neslin genininden özellikler taşıyor diye okumuştum. Bu bilgiye dayanarak içimden bu farkın sorumluluğunu tamamiyle atalarımıza atmak geliyor. Üstelik bu fikre bir etiyopyalı, bir polonyalı,  bir rus ve bazı sabahlar bizim sohbetimize ortak olan ingiliz bir anadan da destek buluyorum.
Şuraya  gelip ben mi sosyalleşiyorum, çocuk mu belli degil anlayacağınız.
Nacizane fikrim çocuklarımıza gösterdiğimiz iyi niyet, özveri, coşkun sevgimiz, kendimizi paralarcasına didinmelerimiz ne kadar çoksa,  onlara olan güvenimiz da o kadar az! Gözümüzde hep küçük, hep acizler. Üzülmelerinden, kırılmalarından, hırpalanmalarından öyle ürküyoruz ki.. 
Bizim nesil analar bu konuda kendi analarını fersah fersah aşıp, çocuklarını engin denizlere daha rahat salıyor olsalar da, işte o beş nesil önceden gelen gen kırıntıları var ya, onlar yetiyor..
 Kendimize ne kadar çeki düzen verirsek verelim, bir noktada yine doğru bildiğimizi değil,  gördüğümüzü yapıyor, hatta hissediyoruz.
Belki bizden beş nesil sonra, bizim coğrafyamızın anneleri de 'ben bi kahve içeceğim, sen devam et' dediğinde bizim yavrular da kafalarını çevirip devam edecek işlerine, annelerinin onlara olan sonsuz güvenini hissedecekler. 
Sonuç olarak bunca laftan sonra hala halimden memnunum..
Burada oturup okuyorum, arada çıkıp koşarak ve hatta genellikle zırlayarak gelen sıpamla gidip iki boya filan yapıyorum. Arada da böyle diğer annelerle lafa dalıp bir takım çıkarımlara varıyorum. Ne de olsa menşeinden bağımsız ortak annelik dili diye birşey var !:)


Sent from my iPhone

10 Mayıs 2012 Perşembe

İster 'Fly me to the moon' isterse 'Elbette akıllım ben her gün dişlerimi fırçalarım' desin, ne farkeder?

Geçen sene, sene sonu gösterisi konusu benim gerilmeme neden olan bir soru işaretiydi.
Arda çok küçüktü (2,5), hazırlık yapılması ve sahneye çıkması bence çok ama çok gereksizdi. Zaten okula gitmek için küçüktü ama elden bir şey gelmiyordu, gidiyordu işte. Bir de gösteriye katılacak olması bana fazla geliyordu. Katılmasın desem bütün çocuklar gösteri için hazırlık yaparken O bir kenarda bekleyecek miydi? Bu sorularla gittim geldim ve ses etmedim.
Yalnızca hazırlıkların 'hazırlık' adı altında yapılmadığından, çocukların bu şarkıları dansları gerçekten eğlenerek öğreniyor olduklarından emin olmak için okulun başının etini yemiştim o dönemde. Bir de Arda'nın konuşuyor olması, derdini anlatabiliyor olması işimi biraz daha kolaylaştırmış, anne hissiyatı ile eziyete girmediğini düşünmeme yetmişti.
Nitekim gösteri günü Arda bizden ayrılıp sahne arkasına geçmek istemeyince, kendisini kaptığım gibi seyircilerin arasındaki yerimizi almıştık. Ancak sahnedeki hareketin başlamasının beşinci dakikasında kendisi oraya çıkmak istemiş, grubun en en küçüğü olarak olaya dahil olmuştu. Yine de onunla perde arkasında durmayı tercih etmiş, tekrar üzülmesine neden olacak herhangi bir ayrılma girişiminde bulunmamıştım.
Bu sene bence hala küçük, eğer yine istemezse yine kucağımda oturacak ve seyirci olacak. Ama işin rengi bu sene geçen senekinden çok ama çok değişik.
Bir kere daha geçen sene derdini anlatabilen çocuk, bu sene dünyaları satıyor normal olarak.. Her gün okulda neler olup bittiğini bir bir dinliyoruz. Önce o bana soruyor anne günün nasıl geçti diye, ben anlatıyorum ıncık cıncık, sonra 'peki senin?' diyorum, bu sefer o başlıyor anlatmaya. Bazen sadece iyi dediği de oluyor. Bazen normaaaall diyerek beni terslediği de ama çoğunlukla anlatıyor, bir ordan bir buradan. Parçalar birleşiyor, okul defterindeki notlarla örtüşüyor ve öğretmeninin söyledikleri ile..
Diğer yandan geçen postlardan birinde anlattığım gibi uzun zamandır her an bir sahnede olma oyununda. Dışarıda gördüğü yada sahneye benzettiği her yere çıkıp dans ediyor, kendince konuşma yapıyor, birşeyler.. Ve geçen haftasonu hayatımızda ilk defa çocuğumuzu bir arkadaş evinde ağzımız açık seyrettik. Bulduğu oyuncak mikrofon ile attı kendini sahneye, yarı saçmaladı, yarı anlattı ama derdi ortada olmaktı, alkış almaktı ve oyunun adı yine tiyatro idi..
İşte bizim tarafta durum böyle iken kısa bir süre önce Fahri Bey ile Selin Hanım Arda' nın herşeyi anlattığını bildiklerinden sordular Arda repliğini söylüyor mu evde diye. Yok dedim ne replikten haberim var ne gösteriden. Drama dersinde birşeyler yapıldığını biliyorum ama hepsi o.
O akşam ben sordum , annecim yılsonu gösterisinde sen ne diyorsun sahneye çıkınca diye. Az düşündü, haa drama dersinde dedi. Hah dedim söyleyecek. Fly me to the moon diyorum diye şakıdı ve sonrada bastı kahkayı!
Ben anlayamamış  bir şekilde kime söylüyorsun bu şarkıyı dedim, kendinden çok emin bir şekilde Nehir' e dedi.
E peki dedim ama dalga mı geçiyor ciddi mi anlamadım.
Bugün ise benimle dalga geçtiğini çok net anlamış bulunmaktayım, şöyle ki:
Yolda başladı anlatmaya 'drama vardı bugün Minişleri yaptık. Ben köpekbalığı oldum. Sana hikayeyi anlatayım mı?'  dedi ve anladım ki defalarca dinledikleri hikayeyi kitap gibi ezberlemiş. Kitap cümleleri ile okudu hikayeyi. Hani 'Kayığı sallayan köpekbalığından başkası olamazdı ' gibi besbelli ona okunmuş cümlelerle. Araba kullandığım için anında tepki veremediğim anlarda ( ki aynı anda kafamda 2014 Eylül' de Arda' nın kaç aylık olacağı hesabı döneniyordu. Malum 66 ay açıklaması.. ) açıklamalar yaptı ki iyice anlayayım.
Araya replikleri de soktu ben şöyle diyorum, yavru miniş de bana böyle diyor diyerek. Bir kere dinledim hepsini aklımda tutmam imkansızdı. Ama yavru minişin köpekbalığına lütfen bana zarar verme demesine karşılık, köpekbalığının ona valla tatlı yaparım senden, kreması da üstünde demesine, bir de senin dişlerin ne kadar sivriymiş öyle diyen yavru minişe, elbette akıllım ben dişlerimi her gün firçalarım demesine gözlerimden yaşlar geldi.
Nitekim tüm bunlardan sonra hala benimle dalga geçiyor olabilir. Köpekbalığı olamayacak kadar minyon kendisi ne de olsa. Başkasının rolüne sulanıyor olabilir. Kendini öyle hayal ediyor olabilir. Seyrederken ezberlemiş olabilir, herşey olabilir..Tüm bunları beklerim kendisinden..Aynı şekilde sahneye çıkmayıp, kucakta seyretmeyi tercih etmesi de hala olası..
İster fly me to the moon desin, ister kocaman lafları ezberlemiş olsun, önemli olan ne gösteri ne de o gün yaşanacaklar. Önemli olan tek şey bu süreçten keyif alıyor olması ve benim de bundan giderek emin olmaya başlamam.
Yalnız hala emin olmaya yaklaşıyorum o noktada değilim hani, kaştan, gözden, halden, laftan şifre çözmeye çalışıyoruz sanki hale bak .. :)

2 Mart 2012 Cuma

Ve konumuz, silah..

İki akşam üstüste ben odada yokken aynı söylem:
'Baba, bugün öğretmenim ne anlattı biliyor musun?'
'Ne anlattı?'
'Bazen çocuklar güzel olmayan oyunlar oynarlarmış, o oyunlarda silah olurmuş. Silah oyuncak değilmiş, silahlı oyunlar da güzel değilmiş. Silahla oynamamak lazım, ben de oynamıyorum ya zaten.'
Ben silahı hala nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde öğrenmiş olmasına ve ben avcı olayım mı anne şimdi, silahlarım var ama onlarla sadece böyle dolaşıyorum diyerek, bir nevi beni de avutarak oyun  kurma çabasına fazla tepkiliyim heralde ve 'Bizim evimizde silahlı oyun yok', çıkışım çok sert olsa gerek ki, öğretmenin telkinini iki seferdir benim olmadığım anlarda babaya iletiyor.
Öte yandan her zamanki gibi bizim değil öğretmenin anlattığı çok daha etkili oluyor..
Silah mevzuunun bu şekilde kapanmasını diliyorum içimden, sanki kapanacak gibi de duruyor..
Bu tatsız konunun içime su serpen tek tarafı öğretmeninin konuyu ' kötü çocukların oynadığı oyunlar' şeklinde değilde çocukların bazen ' güzel olmayan oyunlar oynayabileceği' şeklinde anlatmış olması,,
Ne de olsa çocuğun kötüsü olmaz - davranışın kötüsü olur ve bizim elimizde de an itibari ile düzeltilmesi gereken bir adet var..


28 Aralık 2011 Çarşamba

Palyaço

Keşke boyamasalar yüzlerini çocukların, içinde ne olduğu belli olmayan boyalarla..
Peki bu kadar mı sevinir insan suratı boyandı diye?
Kendimden pay biçince, huylanırdım heralde yüzüme gözüme birşeyler sürseler, ıslak ıslak, soğuk soğuk..
Ben bir an önce yüzünü yıkama telaşındaydım, kendisi ise aynaya bir daha bakma telaşında..
 Biliyorum silme diyecek..
Fotoğrafını çekelim de öyle silelim deyince ikna oldu yüzünü yıkamaya..
Ve tahmin ettiğim gibi kızardı yanakları ve burnunun ucu bir süre :(



22 Kasım 2011 Salı

Herkes boyamayı sevmek zorunda mı?

Yok delirmedim..
Alfabe, okuma, yazma, sesleri tanıtma gibi bir çabaya da girmedim..
Son günlerde 'A' harfine karşı duyduğu sempatiyi daha eğlenceli hale getirsin istedim ve o kadar yaratıcı! bir anneyim ki, eğlenceli hale getirmek için sadece çocuğun sevmediği boyama faaliyetlerini bulabildim!!
Ama bu arada bir kaç şey farkettim..
Şimdi bu çocuk kağıt, kalem, boya sever bir çocuk değil..
Boyalara karşı ilgisi onlarla ilk tanıştığı dönemde daha yoğundu,sonra sonra çizmek, boyamak, hadi resim yapmak diyelim genel olarak hiç çekici gelmedi ona..Gelmeme nedenini de biliyorum, ince motorda hiç başarılı değil kendisi ve yapamadığı şeyle uğraşmak istemedi..
Başlarda ben bunu masa başında oturma süresinin kısalığı ile ilişkilendirip, konsantre olamama problemi ihtimali ile bir güzel düğümleyip bir miktar endişelendim. Ne de olsa anneyim değil mi?
Bir de üstüne okuldaki boyama faaliyetleri sırasında sözlü itirazlarda ve neden bu faaliyetin yapıldığı ile ilgili sorgulamalarda bulunduğunu öğrenince iyice huysuzlandım.
Ama konuyu takibe aldığım süre sonucunda vardığım noktada bir kaç madde var.
Birincisi, anaokullarında sınırlı boyama yaptırılıyor, gerekçesi ise yazmaya hazırlık..Gerekli mi? Bence değil. Ama madem bu okulu seçtim, şimdi de neden boyama yaptırıyorsunuz gibi bir eleştiri ile gitmeyi doğru bulmadım.
Benim geçen seneden beri deştiğim konu, bu sınırlı boyama ve herhangi başka bir faaliyet dayatılıyor mu yoksa istemeyen yapmamakta özgür mü? O kadar çok sordum, o kadar çok dürttüm ve dikizledim ki sonunda istemeyen her çocuğun masayı terk edip gidebildiğine ve istediği diğer bir işle meşgul olduğuna ikna oldum. Arda' nın bu olaydaki farkı( farkı derken farklı davrandığı durum), masayı terk etmeden önce neden boyama yaptıklarına dair bir cevap almaya çalışması..
İkincisi, evet yaz başından beri fiziksel hareketliliği kendi sınırları çerçevesinde çok arttı, evet durağan faaliyetlerden daha çabuk sıkılır oldu ama öte yandan işin içine makas, yapıştırıcı, yırt yapıştır işleri, baskılar gibi şeyler girdiğinde çok daha uzun süre konsantre kalıyor ve ortaya bir şeyler çıkarıyor, en azından çabalıyor..
Üçüncüsü, durağan faaliyetlerden sıkılıyor ama legolar, kaplalar, tahta bloklar zaman zaman da hamurlar gibi kur-yap-boz oyunlarını uzun sürelerle oynuyor. Peki bunlar da el, parmak ve bilek kaslarını geliştirmez mi, hani madem amaç yazmaya hazırlık?
Gelelim yukarıdaki ' A' mevzuuna, A harfinin kendisi ile değil, Arda' dan beklenildiği üzere sesi ile ilgili daha çok. Büyük AAAA diyerek yüksek perdeden, küçük aaa diyerek alçak perdeden bağırarak kendince espri yapıyor. 'A' ile başlayan kelimeleri seçiyor ve bir kaç gündür de kitap metinlerindeki 'A ' harflerini buluyor.
Boyama işi kendisine zul gelse de, işin içine A harfi ve A ile başlayan bir takım nesneler girince, oturup bal gibi de boyadı işte..Başka var mı diyerek ve hatta ambulansın üzerine aydede yapmaya çabalayarak..
Yani herkes boyama yapmayı sevmek zorunda mı? Hayır, sevmek zorunda değil..
Hele ki sınırlı boyama gerçekten sevilesi bir şey mi? Bence zaten hiç değil..
Peki yaratıcılık sadece resim yaparak mı gelişir yada belli olur? Bence bu da hayır.. Bambaşka nesnelerden bambaşka şeyler yaratabilmek, birşeyleri altalata - üstüsüste - yanyanda koyup bir şeyler ortaya çıkarmak da yaratıcılık değil midir? Benim hiç ama hiç yapamadığım şeydir mesela bu. Olanı sadece kendi işlevi için kullanır daha da başkasına akıl erdiremem.
Sonuç olarak sevmediği bir şeyi çocuğa yaptırmak anlamsız, o da zaten neden yapıyoruz ama ben bunu yapmak istemiyorum diyerek kendini gayet net ifade ediyor. Evde de okulda da istediği şeyi yapmasına müsade eden bir ortam varsa, gerisi önemsiz gibi geliyor.. Şimdilik..
Çocuk bu sağı solu belli olmuyor, bugün resim sevmez dediğim çocuk yarın öbür gün kafasını kağıttan kaldırmazsa ona da şaşırmamalıyım..



16 Ekim 2011 Pazar

Cumartesi

Dördüncü veli toplantım bu benim..
Cücenin boyuna göre bayağı iyi bir deneyim sayısı..
Dördüncü kez gidip daire olarak dizilen o minik sandalyelere oturduğumda, bu sefer o duvarları tanıdığımı, birazdan konuşulacakların bir kısmını tahmin edebildiğimi ve en önemlisi hiç yabancılık ve yabanilik hissetmediğimi farkettim, hoşuma gitti bu his..
Bu his sayesinde belki de, eleştirilerimi çok daha rahat yapar oldum bir süredir.. Ama ben bunu o anda, o minik sandalyelere oturduğumda farkettim..
'Mükemmel okul diye bir şey yok, sizin önceliklerinizi karşılayan okul var, onun da yüzde yüz karşılamasına imkan yok..'
Okul değiştirmedik başından beri ama bu bir önceki cümledeki gerçeği sindirdiğimden beri karşımda, bir sürü eksisine rağmen ağzımdan çıkanları daha bir dikkate alan, içinde kendimi de huzurlu hissettiğim, kolay kolay dönüp arkama bakmadığım bir okul var..
Bu toplantı özeldi benim için, kafam dopdolu, içim rahat, yüzüm gülerek çıktım 3 saatin sonunda oradan..
Veee yağmurlu bir Cumartesinin ortasına düşüverdim. Sonrası acılıydı biraz, trafik, sağanak, taksi şoförleri, hemen arkasından da elleri çıkacak ateşin habercisi olarak buz kesmiş, gözleri baygın bir sıpa ile buluşma..
Ve sıpayı emin ellere bırakıp, en az veli toplantısı kadar önemli, hayallere giden yolda minik bir adım için başka bir buluşma..
Cumartesi gününü bilgi bombardımanına tutularak geçirmiş beynim, bugün tatil istiyor..O istese ne yazar, cüce hafif ateşli ama her an bir öksürük dalgası ile uyanmaya hazır dibimde yatıyor..
Uzun bir gece ve yorucu bir pazartesiye şimdiden merhaba!

Paylaş






14 Ekim 2011 Cuma

Göz Kontrolü ve Birkaç İyi Şey

Bazen bir sürü güzel şey aynı güne doluşmak içim beklerler ya, dün öyle bir günmüş işte..
Halbuki ne çok yorulduk ana -  oğul..
Öğlene yakın okuldan almaya gittiğimde müzik dersindelerdi. Okulun içinde vakit geçirmek bütün annelere iyi geliyor mudur? Bana çok iyi geliyor..
Müzik dersinden çıktığında ve okuldan çıkmaya hazırlandığımız sırada, müzik öğretmeni geldi yanımıza. Ne yalan söyleyeyim çok ciddi geldi bana, hiç anaokulu öğretmeni gibi değil bayağı öğretmen gibi..
Siz dedi Arda' nın annesi misiniz?
Evet dedim.
Bir kaç derstir denemeler yapıyorum, hiç ritm kaçırmıyor dedi.
Yani? dedim.
Yani dedi verdiğim melodiyi hatasız ritme dönüştürmek, yada verdiğim ritmi, arada kaçak olmadan mırıldanabilmek, bunlar güzel şeyler dedi. İyi bir kulağın göstergesi.
Dedim ya çok ciddi.
Sevinç bile gösteremedim söylediklerine o anda.
Ama çocuklar çok şenşakrak çıktılar dersten, Arda desen ağzı kulaklarında..
Demek velilere mesafeli diye düşünürken tam, sanırım Arda daha 3 değil, bu kışı geçirmesini bekleyin, sonra enstrüman deneyin derim ben dedi. Zaten kış boyu ben de izlerim onu.
MT den bahsettim biraz. Orası perçinlemiş kulağını besbelli dedi.
Tesadüf olamaz mı dedim.
Sanmam bu kaçıncı dersimiz ama zaten zaman gösterir bunu dedi.
Sonra onu da alıp okuldan çıktık, arabada sıpa öğretmenine evini yerini yurdunu sorunca, kadını daha bir dolu konuda soru bombardımanına tutunca anladım ki onunki tanımadığı veliye karşı bir mesafe hali, rahatladım.
Sonra hemen uyuz anne rolüme geri dönüp Cumartesi günkü toplantıda soracaklarıma yenilerini ekledim. Oyunsuz bir ders miydi bu? Ders miydi yani?
Daha sonra zeytin gözler muayene edildi.
Babanın ileri boyuttaki göz tembelliği, annenin göz bozukluğu, hiç biri uğramamıştı Arda' ya.
Orada gönlümce sevindim işte hem sağlam kulaklara, hem de sağlam gözlere :)
Uğranılması gereken duraklar bitmemişti.
Biraz mızırtılı biraz keyifli her türlü işimizi halledip, son durak olan berbere geldik, akşam 5 civarı.
Ben yorgunluktan kendimi koltuklara attım, Arda berber abi ile eğlenceli bir sohbette, sen beni tamir mi ediyorsun şimdi diyor, abi gülüyor, Arda 'çocuk tamir edilmeeeez' diyor en şımarık sesiyle.. Kendince espri yapıyor..Kısaltın diyorum, yok diyor abi, yazık olur, ısrar edecek halim bile yok, peki deyip dinlenmeye devam ediyorum.
Eve geldiğimizde, enerjimin son kırıntısı ile cüceyi banyoya soktum. Tüm günü anne beni koşacak bir yere götür diye geçirdiğinden ve ben bunu beceremediğimden, banyo sonrası evin içinde milyon tur attı koşarak.
İşte o turların birinde kapı çaldı.
Kapıyı açıp komşu amcayı elinde dev gibi sarı bir araba ile görünce..
O sahneyi çekmek isterdim,,
Gözleri yerinden fırlamış, gülmekle çığlık atmak arası.. Durumu kavrayamamış ama arabaya bayılmış bir çocuk nasıl olursa öyle işte :)
Arda mutlu mesut geçti karşı daireye, Kubilay abi ile arabanın paketi açılacaktı ne de olsa..
Ben mahcup, kapattım kapıyı..Yine de içimde bir mutluluk..
Güzel şey insanların birbirini sevmesi, sonra iyi haberler almak ummadığın anlarda..
Küçük bir çocuğa sebepsiz getirilen bir hediye, sakallı amcaya kondurulan öpücükler..
Sevinç şaşkınlığı..
Güzel şey..









19 Eylül 2011 Pazartesi

Arada derede..

Dün sabahki çubuklardan beri yedikleri duruyor midesinde şükür ama gözleri hala hafif baygın sanki..
Yine de gitti okula..
Çantamı da sırtıma takayıııım diyerek..
Arkasında çekçekli damperli kaykayını bırakarak..
Böyle hem iyi hem kötü olduğu günlerde,
gitmese evde sıkılacağı,
gitse okulda yorulacağı,
arasında kaldığım günlerde,
günüm iyi geçmiyor benim..
Umarım O'nunki iyi geçiyordur..


1 Temmuz 2011 Cuma

Yaz


Dün akşam için Arda' ya ben alacağım seni demiştim, gittim biraz vakit geçirdim okulda.
Arda benimle değil servisle eve dönmeyi tercih etti ama ne yapalım bu beni ilk satışı değil zaten :)
Kreşte bir avuç çocuk kalmış.
Kışın da çok kalabalık bir okul olmamasının avantajlarını yaşadık aslında hep, ama ya yazları?
Acemiyim bilmiyorum..
Yaz aylarında az çocuk bol aktivite oluyor diyorlar.
Benim gördüğüm de her bir çocuğa daha fazla ilgi ve özen gösterilebildiği ama bir o kadar da coşkusunu kaybetmiş sanki o bahçe,,
Çocukların sesleri sessizliği bastıramıyor,,
Öte yandan Ali anneannesine gitmiş, Veli artık gelmeyecekmiş, Ayşe denize gitmiş haberleri de geliyor bacak kadar sıpadan.
Denizden filan anladığından değil ama bazıları gidiyor bazıları kalıyor , nasıl oluyor bu iş sorusu dönüyor sanki kafalarında her birinin..
Arda' nın Arda abisi şapur şupur yumuluyor bizimkine sonra bana bugün benim soon diyor..Düz duvara tırmanan cinsinden derler ya öyle bir çocuk işte, son hızla da kayboluyor yanımdan :) Arda anlamıyor 'son Arda abinin miymiş anne, ne dedi sana anne' deyip duruyor.
Kendi yazlarım geliyor aklıma, tabii ben çok daha büyüktüm Arda' dan ama okulu iple çekerdim. Okul ders değil, arkadaştı, eğlenceydi. Yazların sıcağı sessizliği sıkardı beni. Ne yapacağımı bilemezdim.
Bu ilk yazı biraz ev biraz okul döngüsü ile geçirmek en mantıklısı gibi şimdilik. Arada belki haftalık boşluklar bırakmak. Kendi öğretmeninin iznine denk getirip belki bir ara verdirmek..
Yaşayıp tecrübe edeceğiz anlaşılan.

Paylaş


7 Nisan 2011 Perşembe

Tarçınlı Kurabiye

Şu aralar bir toz şeker krizi yaşanıyor bizim evde.
U-nu-tu- yo- ruz.
Kimsenin aklına toz şeker almak gelmiyor.
En az haftada bir kere okula kek börek çörek gönderen biri olarak, çok az da kullansam toz şeker kullanıyorum. Herşeyin içine pekmez vb şeyler koyulamıyor tatlandırmak için.
Mutfağa girip iki adet yumurtayı kırdım ki aa şeker yok!
Saat komşudan almayı, bakkaldan istemeyi de çoktan geçmiş, pudra şekerine bir dönüş yaptım mecburen. İstemiyorum aslında çünkü pudra şekerinin içinde nişasta var.
-yarım bardak pudra şekeri
-2 kaşık hatta biraz daha fazla tereyağı
ve yumurtaları karıştırıp sarı bir krema elde edince de üzerine
-kabartma tozu ve un
koydum.
Şekeri az bunun bari tadı olsun biraz diyerek bir tatlı kaşığı tarçın ekledim. Zaten kullandığım un da mısır unu ve glutensiz un karışımı olunca garip renkli bir hamur çıktı ortaya.
Bari şekli şirin olsun dedim penguen kafalarından kalıp bastım üzerlerine. Pişince penguene benzer halleri de kalmadı, halbuki ben çok eğlenmiştim kalıpları basarken..
Eee şimdi penguenler de gözükmüyor deyip yine bir tatlı kaşığı pudra şekeri ve kakaouyu karıştırıp üzerlerine serptim, ertesi sabah olduğu gibi hepsi okulaaa..
Akşamüstü okuldan bir telefon:
- Zeynep Hanım kaç zamandır anlatacağım unutuyorum, sizin gönderdiklerinizi çocuklara dağıtırken Arda' yı görmeniz lazım. Çok mutlu oluyor!
Benim eteklerim zil çalıyor tabi sevinçten bu arada, Arda' nın evden getirdiği şeyleri paylaşmaktan hoşlanması, herkese vermesi ve bundan mutlu olmasından daha güzeli yok o anda. Bir kaç detay daha alıyorum duruma ait ve hemen arkasından can alıcı soru geliyor:
- Bu son gönderdiğiniz kurabiye ile bir önceki sefer gönderdiğinizin tarifini bize de verir misiniz?
- Ee tabi diyorum hatırladığım kadarı ile yazar gönderirim.
Telefonu kapatınca hatırlıyor muyum acaba diye bir düşünüyorum , hatırlıyormuşum :)
Akşam çantadan da aynı not çıkıyor, lütfen tarifleri gönderir misiniz diye.
O zaman bana da bu uyduruk tarifleri yazmak farz oluyor.
Hem yazıyor hem soruyorum kendime: "Bir gün çocuğumun okulundaki öğretmenlerle kek börek tarifi paylaşacağıma kim inanırdı? "
:)

Paylaş

4 Şubat 2011 Cuma

Anne Dit! Tapıyı aç dit!

Sabah kreşin girişinde öğretmenlerden biri ile sohbet ediyorum.
Konu Arda değil,
Konu kreş değil..
Bambaşka..
Arda içeri girer , geri gelir.
- Anne naposuuunn?
- Sohbet ediyoruz oğlum.
Bir daha gider, yine geri gelir..
- Anne dit!
- Gideyim mi??
- Tapıyı aç dit!
Arda kapıyı açar.
- Dit anne!
- Peki annecim, akşam üstü görüşürüz, hoşçakal..
der öpmek için eğilirkeeen,
kapıya başka çocuklar da gelir.
Duru kuzusu Ardaaaa diye bağırır.
Arda' nın dikkati o tarafa kayar, içeri meyleder, ben gülsem mi ağlasam mı bilemem, öpücüğüm elimde, eğer kafamı giderim..

Paylaş

28 Ocak 2011 Cuma

Anne oldum olalı bir şey daha öğrendim.

Bu sabah açık oturum vardı bizim evde. Arda Bey okula gitsin mi gitmesin mi oturumu.  Salı akşamı çıkan ateş Çarşamba akşamı düştü ama burun duvar gibi tıkalı, gece uykusu yok gibi neredeyse, iştah hiç yok. Ama gelin görün ki Salı ve Çarşamba çok halsiz ve uykulu iken ateşi düştüğünden beri  enerji tam gaz. Babaanne ve dede evde olduğu için pür neşe, hastalık huysuzluğu da  şimdiye dek gördüklerimizin en azı.
Bu sabah babaanne ve dede döneceklerdi evlerine.
Neredeyse bir aydır buradalar. Çağlar’ ın arka arkaya gelen seyehatleri nedeniyle beni yalnız bırakmadılar. Sağ olsunlar ama yoruldular, bunaldılar, evlerini özlediler. Bizim keyfimiz çok yerinde, Arda çok mutlu ama eziyet de bir yere kadar yapılır.
Biz de dün akşam Arda’ nın evde yayından fırlamış bir ok gibi dolaşmasına güvenerek  artık kreşe gitsin, hem bir hava alsın, arkadaşlarını görsün , nasılsa ertesi gün haftasonu diyerek akşamdan okul hazırlığını yapıp öyle yattık. Böylece babaanne ve dedeyi de gözleri arkada kalmadan evlerine yolcu edebilecektik.
Ama bu sabah bir kalktık ki, gözler yeniden yarım bakmaya başlamış, ellerinin bütün parmakları ağızın içinde( bu bana büyük azıları düşündürdü ) ateş yine 38 lerde gezmeye başlamış. Bir anda planlar değişti tabii. Ama o kadar kolay mı plan değiştirmek?
Çağlar “annemler gitmesin yarın gitsinler” dedi.  Erkek çözümü basit işteJ
Ben ama biletlerini aldılar olmaz hem çok yoruldular, bunaldılar burada dedim.
Annem kalırız kızım ne olacak da bu bilet yanar dedi.
Babam sessiz izlemede bir yandan da içinden hay allah demekte.
Arda gözler yarım ve kırmızı tvde Paytak seyretmekte.
Hiç içime sinmese de Arda gitsin okulda dedim, benim annem de binsin otobüse, öğlene burada olsun, öğlen ben Arda yı kreşten alır eve gelirim, anneannesi ile oturur. Herkes OK dedi.
Son anda Çağlar caydı. Yok dedi ben beklerim annemi evde öğlene kadar. Arda’ ya da yazık, diğer çocuklara da. Ve oturum dağıldı.
Tüm bu konuşmalar sırasında, anneanne uyandırıldı. Temizliğe gelecek yardımcımız yoldan geri çevrildi. Arda soyuldu, babaanne, dede ve ben çıkmaya hazırlandık.
Bunlar bizim şu ana kadar geçirdiğimiz en hafif ve en sorunsuz hastalık günlerimizden bir kaçı. Bu sabah evden endişeli çıkmadım. Biliyorum bu halleri, daha kötülerini geçirdik.  Belki o yüzden de elim yazmaya elverdi.
Hasta olan çocuk anneye yapışıyor. Kimseyi istemiyor, her şeye itiraz ediyor, en sevdiği oyunlara bile çemkiriyor. Durduk yere huysuzlanıyor, hiçbir ilacı ve yardım önerisini kabul etmiyor. Başucunda duran iki dolu bardak suya rağmen, babam yenisini getirsin diyerek ağlayabiliyor. Zaten hasta olması, halsiz olması, kırmızı ve gözleri ve yanakları insanı üzerken bir yandan da sinirlerinizi sonuna kadar zorluyor.
Onu hasta iken evde bırakıp işe gelmek   bana göre yapılan en zor şeylerden biri. Bir kere o anneyi istiyor. Tek derdi anne. Siz işte iken, çocuğunuz gözünüzün önünde olmadığı için, telefonda size iyi ya da kötü denmesi bir şey ifade etmiyor. En kötü hali bile olsa sizin gözünüz   görsün, bundan daha ötesi yok. Bıraktığınız kişi isterseniz en güvendiğiniz olsun, babası, babaannesi, anneannesi, bakıcısı fark etmez. Çocuk  hasta iken onu bırakmak, iyi iken bırakmaktan çok daha başka bir durum, başka bir ruh hali.
İşin bir de bambaşka bir boyutu var.
Arda kreşe başladığından beri doktorumuzun söylemine şu eklendi:  “Tam olarak iyileşene kadar, eğer imkanınız varsa göndermeyin kreşe. Hem o yeni mikroplar alıp, daha tam iyileşememişken tekrar hasta olmasın, hem de başka çocukları hasta etmesin. “  
Evet haklı.
Arda her hastalığa meylettiğinde aklıma geliyor bu cümleler. Ama çalışırken o kadar kolay mı buna uyabilmek? Sadece benim için değil, okula giden diğer çalışan anne babaların çocukları ve o anne babalar için de kolay mı?
Bugün okula gitmesin demek, bir anda pek çok insanın planını değiştirmek ve başka bir organizasyon yapmak demek. Hani   çocuğun halsizliğini, anne babanın üzüntüsünü filan bir kenara bırakıyorum.
En basit örneği işte bu sabah yaşadığımız. Bir sürü insanı sabahın köründe ayağa dikip, beş on dakika içinde çözüm bulmaya çalışmak  kolay değil.
Eskiden çocuğum yokken etrafımda kreşe çocuklarını gönderen, bugün ateşi vardı ama gitti diyerek anlatan annelere bakar, allah allah derdim, nasıl gider ateşli çocuk kreşe? Çocuğa yazık değil mi, oradaki diğer çocuklara yazık değil mi? Ama başa gelmeden anlaşılamıyormuş bazı durumlar. Onu hasta halde kreşe göndermek zorunda kalan annenin vicdan azabı, hasta çocuğun sadece anne isteyen halleri, başa gelmeden pek de yorum yapılacak şeyler değilmiş.
Şu ana kadar Arda hasta iken bir şekilde ona evde bakmanın ve baktırmanın  yolunu bulduk. Üstümüze bir de onu okula göndermek zorunda olmanın yükü binmedi. Ama bu bundan sonra olmayacağı anlamına gelmiyor. Bu sabah işte gidiyordu neredeyse. Son anda Çağlar işini ayarlamasaydı, ben de ateşli çocuğunu kreşe göndermiş anne olmayacak mıydım?
O yüzden artık hasta çocuğunu okula gönderen anneleri de kınamıyorum, ben yine sonuna kadar diğer çocukları da hasta etmemek adına, Arda’ nın tekrar tekrar hasta olmaması adına şartlarımı zorluyorum ama Arda ile aynı anda okul kapısından giren, hali olmadığı gözlerinden belli  bir miniğe rastladığımda da huzursuzlanmıyorum.  Biliyorum ki bazen çözümsüz kalabiliyor insan.
Paylaş

14 Ocak 2011 Cuma

Havuçtan sürpriz olur mu? Olur oluur, bal gibi olur..

- Batın batın süpiz detiidim sizeee
veya
- Anneee süpiz vey banaa. Yaa süpiz istooyuummm , bohuhuhu :(
Bu sürpriz konusu neymiş diye azıcık deşince anladık ki, bazı günler sınıf arkadaşlarının anne babaları çocukların çantalarına bisküvi,çubuk kraker, bonibon vs koyuyorlarmış.
Okulun talebi değil bu, öyle bir aburcubur günü yada evden bir şey getirin günü diye bir şey yok okulda. Neden koyulup gönderildiğini de bilmiyorum. Öğretmenleri de birinin çantasından böyle bir yiyecek maddesi çıkınca herkese paylaştırıyormuş. Verirken de arkadaşınız size sürpriz getirmiş diyor herhalde.
Öğretmeni ile konuşunca onun da bundan rahatsız olduğunu farkettim. Gerek yok diyor bu yiyeceklere. "Ama çantadan çıkınca, yada çocuk çantada onun olduğunu bilerek okula gelince illa ki ortaya çıkıyor ve paylaşılıyor. Keşke başka şeyler gönderilse, biber gibi salatalık gibi, yada hiç gönderilmese"  dedi.
Dün sabah biz de havuçları soyduk , ince çubuklar halinde kestik ve okula sürpriz götürdük. Daha doğrusu baba-oğul götürdüler. Arda bundan sürpriz olmaz diyerek itiraz ettiyse de havuçlar çantaya girdi.
Bu sabah Arda' yı bırakırken sormuş Çağlar havuçları yediler mi diye. Çok şaşırdılar demiş öğretmeni :) Ama sonra kıyır kıyır hepsini yediler kalmadı geriye ..
Sevindim mi? Sevindim.
Derdim ağzına hiç çikolata bisküvi koymasın değil. Zaten o kadar çok koruyamıyorum da. Bizim yanımızda da yiyor zaman zaman.
Ama birkaç günde bir az da olsa abur cubur yemesine de içim elvermiyor. Kaldı ki zaten yemekle arası iyi, ben eminim gidip bir ikincisini istiyordur, ki istiyormuş,,
Şimdi acaba bu konuyu diğer velilere bir şekilde duyurmalı mıyım diye düşünüyorum.
Çok mu çıkıntılık etmiş olurum?
Nasıl demeli, nasıl söylemeli acaba?



Paylaş

10 Aralık 2010 Cuma

Anne ve Mozart

1 yaşından beri ortopedik bot giyiyor Arda, 1 yaşından beri deyince sanki çok uzun zaman olmuş gibi oldu :) Hepi topu 1 sene işte botların tarihi ..
Arada çok sıcakta ve çok soğukta giyilmek üzere ek ayakkabılarımız oldu. Bu akşam da aslında eldiven var mıdır diye girdiğim mağazada çok uygun fiyata bir bot buldum. Tipini beğenmesem de, bu karda kışta, yağmura kara basacağı zamanlarda altı kaymasın, ayağını da sıcak tutsun diyerek aldım geldim. Zaten kaç kere giyiyor ki?
Bu gecenin tiyatrosu bu botlarla başladı işte.
Daha torbayı açar açmaz küçük bunlar, bebekler için dedi. Yok annecim sana olur gel bir deneyelim dedim, 'beenmedim ben bunlayii ' die ekledi. Ya tamam ben de beğenmedim de neyse :) Asıl bomba arkasından geldi. 'Işıtlayı yo bunlayın, Damya'nın ayaptabıyayının vaaa' .
Buyrun buradan yakın! Işıkları yokmuş ayakkabıların ama Damla' nınkilerin varmış. Daha 2 yaşındasın be çocuğum, yanmışız biz de haberimiz yok..
Ayakkabı mevzuunu kapadık bi şekil, akşamın ilerleyen saatlerinde bir ara konu nasıl açıldı bilmiyorum ama farkettik ki gördüğü her saçlı sakallı amcaya Barış Manço diyor. Babamız da öğreten adam ya tuttu buradaki fotoyu gösterdi Arda' ya ve sordu:' Kim bu fotoğraftakiler?'
Hani konuyu bağlayacak bak babanın da uzun saçları vardı, sakalları da, her sakallı Barış Manço değildir diyecek.
Cevap geldi cüceden:' Anne ve Mozart!'
Biz daha Mozart mıııı diyemeden devamı geldi: ' Saçlayi deeşi Mozart!' ( Saçları değişik Mozart ) Mozart' a benzese canım yanmaz, nerden çıktı ne alaka Mozart yavrucum..
Yuva sıpayı ışıklı ayakkabı ve Mozart ile tanıştırmış anlaşılan, peki bize de bu cüceye ne diyeceğimizi , nasıl diyeceğimizi öğretecek mi acaba?

Paylaş

8 Kasım 2010 Pazartesi

Buğdaysız Yaşamak

Yaklaşık 10 ay önce, Arda' nın bitmek bilmez burun tıkanıklıklarına çare ararken, burnunun buğday yüzünden tıkandığını öğrendik.  Çare buğdaysız beslenmekti , iyi hoş da ne çok şeyin içinde varmış bu buğday..
Ekmek hallettiğimiz en kolay kalemdi, zaten çok da ekmek yemiyordu Arda, evde çavdar,yulaf unu ve mısır unu ile yaptık hala da yapıyoruz. İyi mısır unu , saf yulaf unu bulma çabaları ise bence başlı başına bir konu , hiç girmiyorum o detaya şimdilik..
Ama ekmekle bitecek gibi değildi. Makarna, bulgur, akla gelebilecek her türlü hamur işi, biskuvi, şehriye, erişte, kuskus, irmik bunların hepsini diyetten çıkarmak gerekti ve Arda evde iken herşey çok daha kolaydı.
Zaten sebze meyve ağırlıklı beslenen bir çocuktu, Öğünlerimizin yanında makarna pilav pek olmuyordu. Kek, börek yemese de olurdu, bisküvi çikolata da öyle ama gelin görün ki Arda yuvaya başlayınca işler değişti.
Aylık yemek listesini önümüze alıp, yiyip yiyemeyeceklerini çıkarmak, yiyemeyeceği kalemlerin yerine , ona uygun olanlarını yapıp göndermek gibi bir durum oluştu.
Hadi bunu da yemesin diyemiyoruz, çünkü yemekle arası çok iyi, gördüğünü istiyor, hal böyle olunca okulda biri yesin biri baksın olmuyor.
Nitekim zorluklar insanı yaratıcı yapıyor.
Bulgur pilavının yerine koyabileceğim bir şey olmadığından bol domatesli pilavla işe başladım. Erişte çıktığı günlerde baktık ki yerine hiç bir şey bulamıyoruz, babanenin önüne koyduk %100 çavdar unlarını, bir erişte deneyiver dedik ki şahane erişteler çıktı ortaya ve hatta mantılar.
Makarna da zor kalemlerden biriydi. Glutensiz ürünleri vermek istemedik, çünkü biz çölyak değildik ve bu ürünler çocuğa verilir mi bilemedik. Aradık taradık %100 mısır unu ve su dan olusan bir makarnaya sonunda ulaştık.
Asıl problem ikindi öğünlerinde karşımıza çıktı, ayın 15 günü meyve , yoğurt yada Arda' nın yiyebileceği ara öğün çıkıyorsa, geri kalan günlerde kurabiye, kek, börek, helva gibi yiyecekler çıkıyordu.
Şimdilik mısır unu, yulaf unu ve çavdar unu kullanarak kek ve kurabiye yapmayı başarmış durumdayım, hatta doğumgününde Arda yiyebilsin diye yaptığım mısır unlu kurabiyelerden bugün piramit pasta yapıp gönderdim, gururluyum :))
Çözemediğim börek, irmikli yiyecekler ve hemen hemen iki ayda bir çıkan pizza oldu ki allahtan alerjimiz o kadar yoğun değil, yani ara kaçamakları tolere edebiliyoruz.
Yine de zormuş buğdaysız yaşamak, yaptıklarımız mucizevi yaratıcılıklar olmasa da, mutfakta harikalar yaratan biri olamadığımdan, benim ölçülerimde kendi kendime sevinmeme yetiyor.
Şimdi başka bir nokta daha var çözümlemem gereken, evde şimdiye kadar makarna kek, çörek , börek yemeyen oğlumun hafiften çıkmaya başlayan göbeği ..
Bu sabah tabağına koyulandan fazlasını istese de vermeyin diyerek, sanırım anaokulunun tarihinde bir ilk oldum. Suratıma deli bu kadın der gibi baktılar bir kaç saniye için,,

Paylaş

19 Ekim 2010 Salı

Dünün özeti sarı oyun hamurundan yapılmış bir tappumbaa ve Sünder Bob' tur. Şükür çok şükür..

Dün saat 5 te attım kendimi ofisten dışarı, uçarak kaçarak gittim yuvaya..
Kalbim çarpa çarpa, koskoca gün, ne yaptığına dair milyon tane soru sora sora kendime gittim.
Elinde hamur parçaları ile karşıladı beni.
Uyumuş uyanmış ikindide birşeyler yemiş, problem olmamış sonuç olarak.
Tappumbaa yaptııım, sunder bob yaptıım diyerek giyindi ve çıktık.

Bu sabah da beklediğimin aksine krizlere girmeden, otula didiyoyuuuzzz nidaları ile gidip her zamanki gibi kapıda mızıktık..

Arda ve iç sesim tam gün yuva için çalışıyorlar el birliği ile. Hadi hayırlısı..


Paylaş

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails