Not Düştüklerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Not Düştüklerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Eylül 2012 Cumartesi

Üstümüzden bir Londra geçti..

Sanırım biz de elimizde bir sıpa ile Londra' nın üzerinden geçmeyi başardık..
Dün sabaha karşı İstanbul' a vardığımızda, aklımda kalan yeşil, yemyeşil parklar bir de akın akın hiç durmadan hareket eden insan topluluğuydu..
Çok yol yürüdük, şanslıydık hiç yağmur görmedik, zaman zaman kalabalık ve şehrin hiç durmayan döngüsünün bizi yorduğunu hissetsek de, çimen keyifleri yaptık, sessiz köşeleri bulduk dinlendik..
Bu şehirde turist olmak diye birşey yokmuş gibi geldi bize. Şehir yaşıyor, insanlar akıyor ve siz hiç bir şey bilmeseniz de mecburen o akışa ayak uydurup devam etmek zorunda kalıyorsunuz. Bir de Londra bitmiyor. Şimdi gideceğimiz yer sakin olabilir, merkezden uzak demek çok anlamsız. Benim anladığım yerleşim yerleri haricinde her yer kalabalık ve her an hareket var. Bir metropolden diğer bir metrolopole gidip yine de bu kadar afallayacağımı hiç düşünmemiştim açıkçası.
Diyorum ya üstümüzden bir Londra geçti gerçekten de..
Sevdim mi?
Bilemedim. Görümüş olmaktan memnun olduğum ama içinde olmak ister miyim bilemediğim bir şehir oldu benim için. Yine de sanırım elimde çocukla dolaşmama rağmen, aklımda çok fazla kare kalmış olması etkilenmiş olduğum anlamına geliyor.






Londra gezisinin Arda ayağı ise tahminimden çok daha az yorucuydu.
Uçaktan indiğimiz gecenin sabahında Arda' nın karnım ağrıyor, midem bulanıyor, ayaklarım ağrıyor diye uyanması bir anda bizi küçük bir paniğe sürüklese de, kısa süre içinde bir puset sahibi olup küçük beyi rahata erdirdikten sonra paniğimiz geçti. Zaten kendisinin anlamsız ağrı ve hafif ateş hali akşam saatlerinde geçip gitti ve ertesi sabaha zımba gibi kalktı. Ama lütfen hakkını yemeyelim, o hafif ateş giderken son anda Londra metrosunu ağlamaları ile bir miktar titretti:)
Ve şans bu ya o ağlama seansı anında Biranda-Deniz- Mert üçlüsü dibimizde bitti. Tabii ki birbirimizden haberli :) ama farklı gezi rotaları ile ayrı ayrı gittiğimiz Londra' da bir ağlama krizinin ortasında karşılaşmak Arda' yı susturdu! :)
Ertesi sabah uyandığında gördüğünün rüya olduğundan emin olamamış bir çocuk vardı: ' Anne Biranda'lar da mı Londra' ya gelmişler? Ama ben onları uçakta görmedim ki!' Çünkü tek uçak O' nun bindiği ne de olsa :)
 Ağlama krizinden önce ateşin toprağa bırakıldığı anlar.. Baba da ayakkabılı duramaz, yasak!
 Parkta kitap molası, morale de iyi gelir :)
 Ve ertesi sabah uyanan cin! 
 İlk iş anneyi yalvar yakar sarayın bahçesindeki askerlere götürür vee demirlere tırmanır.. O askerlerin uğruna sıcak havada 5 gün boyunca yağmur botları ile gezmesi de cabası..
 National Gallery bahçesi.. Ben sana dayandım burayı gezdim sen de bana dayan, şimdi  oyun zamanı anne demenin bir başka yolu bu poz..
 Natural History Museum.. Bir çocuk için göz döndürücü..
 Natural History Museum

                                                                                Sabahlarımızı kurtaran kitaplar, legolar ve playmobiller.. 

 Hamleys.. Oyuncakçı sevmeyen çocuk var mı? Yok değil mi?


İki günü Londra sokaklarında Çağlar olmadan Arda ile başbaşa geçirdik. Başta biraz gözüm korkmadı değil ama allahı var hiç sorun çıkarmadı sıpa..Benimle uzun kahve molaları verdi, bazı binaları çok 'iştişamlı' buldu mesela.. Parkları ise çok büyük ve boş. Gözü hep çocuk parkı aradı, bulamayınca boş boş koşmanın da keyifli olabileceğine karar verdi sanırım.
Tamamını olmasa da National Gallery' i bayağı bir dolaştı. Van Gogh' un Ayçiçekleri ve Monet' nin Sihirli Bahçesi haricindeki tabloların sadece boyutları ile ilgilenmesi en azından çaba gösterdiğinin kanıtıydı :)
Saat farkından doğan sabah erken uyanma boşluklarını lego ve playmobiller doldurdu ki, bu oyuncaklara duacıyım :)
Yalnız geçirdiğimiz ilk günün sonlarına doğru evvelsi günün ateşi ile pek bir şey anlamadığı dev oyuncakçıyı doya doya gezmesi için serbest bıraktım kendisini. İçeride kaç saat geçirdik bilmiyorum ama akşam Çağlar bizi oradan topladı, o kadar diyeyim.
Uzunca bir süredir dagıl dugul uyduruk bir lisanda konuşup, ben ingilizce konuştum şimdi diye açıklamalar yapıyordu. Londra ise ufkunu açtı. Asansörde yolda mağazalarda heryerde gördüğü herkese kendinden emin bir şekilde adını söyleyip gerisini dagıl dugul uydurdu. Biz Arda' nın suratına anlamsız ama gülerek bakan herkese 'ingilizce konuştuğunu sanıyor ehehe kusura bakmayın' mealinde açıklamalar yapmak zorunda kaldık.
Müzeleri biraz itiraz biraz ilgi ile gezdi. Baktım mesela Science Museum' da hiç doğru dürüst fotoğraf çekmemişiz. Çünkü Arda müze içinde koşmayı tercih etti uzunca bir süre.
Herşeye rağmen, ağlamasız (metroda yankılanan böğürdemeleri saymıyorum ), mızmızlanmasız, saçma saatlerdeki uçak yolculuklarını başarı ile tolere ederek, gezenti olduğunu bir kere daha kanıtladı bu adam.
Yorulmuşuz..gezme yorgunu nasıl oluyorsa öyle artık..
Şimdi tam zamanlı çalışmaya ve okula dönme zamanı ve hatta ayağımızın tozuyla döndük bile. Bugün İyi Cüceler de dolup taşan bir Okula Merhaba partisi vardı. Evde bavullar boşalmayı bekleyedursun, biz çoktan full- time mesai yapıp günü bitirdik bile.. Güzel haberler, güzel resimler var o tarafta da. Durmazsam hepsini yazacağım, o yüzden onlar da başka posta deyip kendimi durduruyorum.

FaceBook ta paylaş

9 Ağustos 2012 Perşembe

Çıkart çıkart nereye kadar?

Evet çıkartıyor..
Çıkartıyor - yapıştırıyor, çıkartıyor - yapıştırıyor, çıkartıyor - yapıştırıyor, çıkartıyor - yapıştırıyor,,, Uzun zamandır çıkartma kitaplarına duyduğu aşk körelmiyor, bitmiyor, bıkmıyor,, 
Dönem dönem hep çok sevdiği ama sonra unuttuğu, doyduğu şeyler oldu,, Müzikten sonra sonunu bucağını göremediğim bir bu var şimdi,,
Öyle her çıkartma kitabı, yada eline verdiğiniz bir sürü ıncık cıncık sticker da kesmiyor. Kuralları var,  sticker lar her yere yapıştırılmayacak. Bir amaca hizmet edecek, yatağa, dolaba , kitaba filan olmaz. Yeri olacak. Kitabın hikayesi olacak, bir şeyler anlatacak, mümkünse içinde çocuklar insanlar olacak, çiftlik, deniz altı, orman temaları filan pek makbul değil..Hatta mümkünse İş Bankası Yayınları'nın çıkartma kitapları olacak. 
İlk defa bir arkadaşımızın evinde gördüğünde - yaklaşık bir sene önceydi - ilgilenmiş, sonra da karşısına çıkan ilk kitapçıda tanımıştı. Çıkartmaları yerinden çıkarmak güçtü o zamanlar. Minik parmaklar o kadar da esnek değildi.
Hiç bir şeye çok fazla azim ve sabır göstermeyen çocuk, bir çıkartmayı yerinden çıkarmaya, hem de yırtmadan çıkarmaya, yerli yerine milimetrik yapıştırmaya kendinden beklenmeyecek bir çaba gösterdi.
Şu anda geldiğimiz noktada, o çıkartmaların tek bir tanesi ziyan edilmiyor. Önce kitap tek tek sayfa sayfa inceleniyor, sonra varsa sayfadaki bilgi içeren yazılar okutuluyor, zira bu kitapların çoğu  - İş Bankası Yayınlarının çıkartma kitapları yani - 5- 8 yaş yada 7-12 yaş aralığına hitap ediyor. Her bir çıkartma milimetrik olarak yerine yerleştiriliyor. Tahmin edersiniz ki bir kitabın bitmesi hayli uzun sürüyor. 
Sonra biten kitap asla atılmıyor. Dönüp dönüp bakılıyor, hikayeler kuruluyor üstünde, hatta bazen çıkartmaların yerleri değişiyor, hele ki giysiler varsa , kıyafetler karıştırılıp, komiklikler yapılıyor. Yani o kitaplar kuruşu kuruşuna verdiğim bütün parayı hak ediyor.
Ama fasulyenin faydası orada kalıyor, abartıldığında iyi olmuyor.
Nitekim kitabı bitirmeden yerinden kaldırmak, hadi gerisini sonra yaparız demek filan mümkün değil. Mümkün değil demeyelim hadi, çünkü geçmiş aylarda bu tip durumlar için çok savaş verdik, çok gözyaşı döktü. Şimdi en azından o savaşların sonucunda herşeyin bir zamanı olduğunu, o kitabın her bir sayfasını dolduracağım derken, etrafta başka aktiviteleri ve arkadaşları kaçırdığını, hiç olmadı kitabın kaçmadığını ve daha sonra devam edebileceğini öğrendi. Mutsuz da olsa bırakıp kalkıyor ve bu bırakıp kalkma, mola verme işlemi başka durumlarda da işe yarıyor.
Yine kabul ediyorum ki, ne kadar gerekli olduğu tartışılır ama çok şey öğrendi bu kitaplardan. Biz de ilgilendiği şeyler olunca sabır gösterebildiğini öğrendik böylece. 
Ama işte sonu gelmiyor. Anne bana çıkartma kitabı aldın mı, bugün de mi almadın? Nedeeeen? sorusu her akşam soruluyor.
Genelde devamlı aynı şeyleri yapmanın güzel olmadığından, değişik oyunlar oynamanın keyfinden filan dem vuruyorum. Arada konu paraya da geliyor. Her gün çıkartma kitabı alamayız. Gereksiz bir harcama olur. O kadar paramız her zaman olmaz vs vs.
İş bu haldeyken, tatil süresince acil durum kiti olarak yanımıza hiç görmediği yeni çıkartma kitaplarını koz olarak bulundurduk. İyi mi yaptık kötü mü bilinmez sonuçta bu tatildi ve arada molaya ihtiyaç duyulabilirdi. Nitekim çok eğlendi ve yoruldu sadece 3 kere kitapları çıkardım. Birinde öğle sıcağında gölgede tutmak için, diğerinde ise gerçekten onu eğlendirecek hiç bir şeyin olmadığı bir ortamda sıkılmaması için..
Üçüncüsü ise plansız bir şekilde tatilin son gecesi konakladığımız Ela' larda upuzun araba yolculuğu ve arkadaş ziyaretleri esnasında kendisine gerçekten zor gelen bir şeyi yapmak için çaba göstermesi karşılığında ödül olarak çıkarıldı. Diğerleri hala evde zulada duruyor. Gerek olmadı, aklına da gelmedi zaten tatil süresince.
Şimdi evdeyiz..
Ve artık her gün çıkartma kitabı aldın mı ama nedeeen nidası ile karşılaşmamak için, gel dedim seninle bir tablo yapalım ve bu kitaplardan ne zaman alabileceğimizi buraya işaretleyelim. Sen de kitabı almak için geriye kaç gün kaldığını tabloya bakarak anlarsın. Önce bir sevindi şaşkın ama sonra bu tablonun onun için sabretmek demek olduğunu anladığı anda caydı tablo yapmaktan :) 
Şimdi parmak hesabı yapıyor. Haftada bir kere alınabiliyor çünkü bu kitaplardan, haftada yedi gün var ve o parmaklar bu hesabı yaparken çok defa birbirine karışıyor.
Üstelik biz piyasadaki kitaplarda ikinci turu dönüyoruz..
Romalılar, Şovalyeler, Korsanlar, 40'lar, 50' ler ve 60'ların modası, Sporcular derken hepimiz genel kültürü bilgilerimizi tazeledik sayelerinde..
Yine de meraktayım, çıkart çıkart nereye kadar?

20 Temmuz 2012 Cuma

Uyanınca oyalanabilen çocuk aranıyor!

Çok güzel bir yerdeyiz.
Sakin, sessiz, harika manzara ve harika bir deniz eşliğinde iki günümüz var.
Geçen sene suya girmekten özenle kaçınan çocuk bu sene sudan çıkmamak için binbir numara çeviriyor. Ve sabahın kör saatinde uyanıp denize gireceğim diye arbede çıkarabiliyor.
Bu sabah işte bu senaryo eşliğinde bir miktar! sinirlenmiştim, neyse saat 7:30'u bulduk, zar zor.. O saate kadar sabır sınırımızı zorlayarak zapt ettiğimiz sıpayı şimdi aşağı inme zamanı geldi diyerek sokağa saldık.
Ve saat 7:47 itibari ile annenin gölge masada esnemeler eşliğinde manzaranın tadını çıkararak ayılması, sıpa ve babasının kendilerini sulara bırakması ile huzur bulduk.




Bu modellerin sabah uyanıp kendilerini oyalayabilme yaşı nedir acaba?
Hoş Arda'nın hiç bir durumda kendini oyalayabilmesi kolay olmuyor ama sabahlar daha zor oluyor.
Biz oldum olası, çocuktan önce ve sona erken kalkan bir aileyiz. Öyle uzun uykular, öğlen uyanmalar Arda doğmadan önce de olmazdı. Sabahı severiz.
Ama her sabah kurulu saat gibi aynı saatte uyanıp, seni uyandırıncaya kadar anne diyen ve ola ki bir şekilde ' hı' bile desem ' Günaydın anneeciiimmm' diye olanca enerjisi ile bağıran bir çocuk olunca ve bu durum günler ve aylar sürünce insanı zorlamaya başlıyor. Bir de uyku sever olsaydık ne olacaktı acaba diye düşünmeden edemiyorum.
Bıraksa zaten en fazla yarım saat içinde biz kalkmış olacağız. Oysa kendisinin hep bir bahanesi var. Güneş açtı, ben uyandım siz de uyanın. Ama sizin uykunuz yok! Nereden biliyorsa? En favori savı ise ' Ama ben öyle istiyorum!'. Çünkü O istese dünya da durabilir belki de. (Bazen buna yürekten inandığını düşünüyorum.)
Tam tersine bir durum olduğunda ' Ama anne her istediğimiz olmaz!' diyerek beni püskürtürken, sıra kendine geldiğinde ' Ben biliyorum, sizin uykunuz yok' ve ' ama ben her istediğim olsun istiyorum' diyerek kendine yontabiliyor.
Sonuç olarak 3 yaşın sonlarına doğru mantık oyunları ile O bizi yola getirmeye çalışıyor. Her lafa bir cevap, her sava bir antisav filan, hepsine hazırlıklıyız da  en çok sabahları bir yarım saatçik oyalanamamasına darlanıyoruz.  Öyle ki bak öğlen olmuş ben hala sabahın harbini düşünüyorum..
Yarın bu güzel koyu bırakıp İzmir' e doğru yola çıkıyoruz. Çok eski arkadaşlarla buluşup, sohbetin tadını çıkarmaya..
Yola çıkma anına kadar Arda da heralde suyun tadını çıkarakacak, buruşuna ve kırışına kadar..Ne yat diyeceğim ne kalk, kararlıyım..Yarın kör sabahta O'nu suya atmazsam ne olayım! :)


16 Temmuz 2012 Pazartesi

Bir arayı kapama yazısı

'Harala gürele' ne demekse, işte tam ona layık iki üç hafta geçirdik..
Önce hastalık, sonra derlen toplan taşın, yerleş, sonra bir daha hastalansın sıpa derken şimdi dinlenme zamanıdır.
Çok kızdım kendime, yazın ortasında iki kere hasta edilir mi çocuk diyerek..Yediğine içtiğine o kargaşada dikkat edemedik, saldık biraz acaba ondan mı arka arkaya devrildi dedim durdum ama bütün dert çocuk hastalığı olsun deyip geçtim bir yandan da..
Taşınmak başka bir iş zaten. Biz hepi topu iki kat yukarı çıktık , kulağa kolay geliyor konuşurken ama iş bir evi toplamaya gelince öyle olmuyor işte. Seneler öncesinden apartman içi bir taşınma tecrübem daha olduğundan öyle kucaklar çıkarırım düşüncesinin sadece bir hayal olduğunu çok iyi biliyordum. Bu ev toplanacak, ıncık cıncık ayıklanacak, herşey kutulanacak dedim, herkes bir açtı gözlerini ne gerek var gibisinden.
Nitekim en çok toplanırken yorulduk ama değdi. Yarım günde yerleştik hop diye..
Babaanne-dede sağolsun el verdiler bu sefer de..
Bir kaç gün sonra da bavulları topladık, vurduk kendimizi yola..
Tüm bu süre zarfında, aslan kaplan ortağım, herşeyden önce arkadaş olduğumuzu hiç unutturmadı sağolsun..Koştu koşturdu, ben işi gücü unuttum.
Şimdi ikimiz de tatildeyiz, ki bu da nasıl bir plansızlıktır ki koskoca yazda denk getirdik tatilimizi.. :)
Üç gündür Aydın- Kuşadası aksındaki dağlara bakıyorum.
İstanbul nasıl yormuşsa gözlerimizi, bu boşluk, ufukta sadece ağaç, dağ, taş görmek kendimi başka bir dünyada hissettirdi bana..Habire sence de garip değil mi diyorum Çağlar' a. Sanırım o daha tatil bir havasında, pek takmıyor beni :)
Arda ise sadece uykusu geldiğinde yada acıktığında hatırlıyor annesini. Gerisi Ege abi eşliğinde oyun ve kahkaha. Neden daha önce akıl etmemişiz tatillere Ege' yi de götürmeyi?  :))
Bu tatilin detaylarını yazacağım ayrıca..Bu bir arayı kapama yazısı oldu.
Ayrıca da geç oldu. Sıpaya kum oynamaya gideceğiz sözümüze istinaden sabahın köründe sahilde olacağız yarın sabah..

Ve bugünkü sıcak yusufçukları bile bayıltmıştı..Ağaç gölgesi, su sıpırtısı bile kar etmedi.

18 Haziran 2012 Pazartesi

Ve şimdi gerçek gösteri zamanı

Geçen sene yılsonu gösterisi fikrine ne kadar temkinli ve ikircikli yaklaştıysam, bu sene de aksine bir o kadar umursamaz ve rahat yaklaştım. Nedeni belliydi, şurada da az biraz bahsettiğim gibi evdeki model bir sene içinde habire alkış isteyen, izleyen kişi sayısı üçü geçti mi kendinden geçip, saçmalamanın daniskasını yapan bir hale gelmişti.
Arkadaş ziyaretlerinde tanıyamadığım bir çocuk elinde mikrofonla herkese kendini seyrettirmek için bildiği bütün numaraları sıralıyordu.
 Buyrun ilki budur şok olduğumuz misafirliklerin..
İşte bu yüzden yılsonu gösterisi bu sene benim için Unilever babalarına uçurtma yaptırdığımız haftasonuna denk geldiği için önem taşıdı daha çok. Ve hatta zaman zaman yüksek volumlü, bol danslı gösterilere bir mola yavrucuğum diyebilmek için, acaba gerçekten sahneye çıktığında, kalabalığın karşısında ışık görmüş tavşan gibi kalır da, öyle her daim kendini alkışlayan bol sabırlı kitleye oynamak gibi olmadığını da anlar mı diye düşünmedim değil.
Lakin öyle olmadı..
İlk andan son ana kadar, sanki tek alkışlanan kendisiymiş gibi kendinden emin, mutlu ve güvenliydi. Bu eğlence ve alkış uğruna hiç bir şımarıklık ve numaradan çekinmedi..Arkadaşlarının önüne geçmek, arada bir selam verip, saçlarını sallamak ve hatta bir iki kere yanındakileri maymunluk yapıp dikkatlerini dağıtmak sureti ile gösteriyi bitirdi. Hiç bir yardım ve sufle almadı, ne de olsa beyimiz kendini oranın tek hakimi sanıyordu.
Ne diyeyim,, 
Övünmek, sevinmek değil derdim..Aksine o şımarık dünyanın hakimi benim havalarında beni rahatsız eden bir şey var aslında..Hani bir de o havalar çoğunlukla kendini sahnede hayal ettiği zamanlarda ortaya çıkıyor ya..Oralarda bir şey dürtüklüyor işte beni..Bir de bu aralar pik yapan hakimiyet savaşlarında sanki biz bu çocuğu asla kontrol edemeyeceğiz, ipler elimizden kayıp gidecek hissini çokça yaşıyorum şu aralar..
Sonuç olarak çok mutlu bir gün geçirdi. Halen o kültür merkezine gidip aynı günü tekrar yaşama hevesinde kendisi..Biz de eğlendik haliyle izlerken yalnız bir kaç kere kendimi sahneye koşup bir kaşını gözünü oynatma çocuğum dememek için zor tutarken buldum..Bende de var bir yamukluk, takılma değil mi ki eğleniyor çocuk..







Haftasonu böyle dolu dolu geçmişkene biz hala ev bulabilmiş değiliz..Bizde de bir rehavet .. Sanki taşınmak zorunda olan biz değiliz..Sanki bir an gelecek ve ilk bulduğumuz eve çıkmak zorunda kalacakmışız gibi de bir his var içimde. Hadi hayırlısı..

8 Haziran 2012 Cuma

Üç buçuğu devirirken sarsılan sınırlar

Üç yaş doğumgününden itibaren adım adım geliyorum diyen isyankarlık halleri görüp gördüğümüz en üst düzeye ulaştı son haftalarda.
Bu o 2,5 yaş krizleri gibi de değil, elinde hep bir karşı argüman var. Mantık çerçevesinde yıkıyor gelen önermeleri. Üstelik öyle bağırış çağırış da değil, gidip düşünüyor, kafa yoruyor üzerinde ve o zaman şöyle yapalım diyerek başka bir çözüm yolu ile geri geliyor.
Bağırış çağırış da olmuyor değil ama genelde bağıran biz değiliz, cücenin kendisi.. Sinirleniyormuş! Böyle diyor.  Şimdiye kadar duygularını ifade edebilen bir insan olması için çok çaba gösterdik. Sevindiğini, üzüldüğünü, korktuğunu çok güzel anlatıyor bin şükür ama aynı şekilde sinirleniyor da işte :) Şimdi sinirlerine hakim olmasını öğretmek gerekiyor.
Sanki şu aralar bugüne kadar kayıtsız şartsız uyduğu kuralların daha çok farkına varıp onları yıkma çabası içinde. Uykuya gitme, yemekte pazarlık, kendisine dur yada hayır dendiğinde duymamazlığa gelip aynen devam etmek..Sadece bir kaçı..
Bizimle bir güç savaşı içinde. Sanki biz devamlı onu engelliyoruz da, onun da buna isyanı varmış gibi ruh hallerinde.
"Hayır" ve "Ama ben böyle olmasını istiyorum!" en çok duyduğumuz cümleler.
Son 6 ayda anne - baba olarak çok şey öğrendik. Mesela:
Pazarlık yapmayacaksın. Sen pazarlık yaparsan o da yapar! Üstelik eli senden daha güçlü olur..
Kendi karar verebileceği şeylerde ona karar verme özgürlüğü tanımak bir yere kadar işe yarıyor. Ancak bir noktada kendini senin adına da karar mercii sanıyor ki orada dur demek gerekiyor. Dur demek yetmiyor bir de sağlam durmak gerekiyor. Biz bir iki kere yıkıldık ki sonuçları hoş olmadı , neyse ki çabuk toparladık. Ama halen arada sarsılıyoruz.
Blöf yapmayacaksın. Bir kez daha xxx ' e bağırırsan odana gidersin deyip , bağırdığında odasına göndermeyi unutmayacaksın mesela :)
Saat sınırları işe yarıyor. 15 dk sonra oyun bitiyor deyip, 15 dk sonra bitirmek ilk bir kaç krizden sonra işe yarayan bir çözüm.
Fikrini almak ama bunun onun söylediği olacak anlamına gelmediğini öğretmek örneğin. Bize zor gelen şeylerden biri. Ama ben böyle söylemiştim, ben size bunu böyle demiştim diye gelen itirazlarda ama biz böyle olmasına karar verdik diyerek, belki kısa bir açıklamaya yaparak konuyu kapatmak zor ve bir o kadar da gerekliymiş meğerse..
Bir başka nokta konulması gereken konu da açıklamaların uzunluğu.. Detay sorular, nedenler, niçinler, her bir sorunun bir diğerinin kapısını açması.. Anlayamayacağı noktaya geldiğinde bunu biraz daha büyüdüğünde anlayacaksın demeyi ancak bize önerildiğinde öğrendik. İşliyor mu derseniz, evet hiç yoktan iyidir..
Her istediğini yapmak, almak, istediği yere gitmek, hani hep koymaya çalıştığımız o sınırlar..
Onları şimdi zangır zangır titretmekle meşgul. Ama ben böyle olmasını istiyorum! ve ardından mantık çerçevesinde çözümler getirmesi.. Önce şuraya gidelim sonra dönüp böyle yapalım o zaman gibi sonu gelmeyen öneriler..Açıklamanın zaman zaman yetersiz kaldığı durumlar bunlar. Burada da bazen çok açıklama yapmak kaosa neden oluyor. Ağlamasına göz yummak. İleriki bir tarihte yapabileceğimiz şekilde söz vermek ve yerine getirmek, yapabildiğimiz çözümler..
Aaa sen bunları yeni mi öğrendin derseniz , valla yeni öğrendim :)  Bilsem de uygulamaya gerek olmamış. Söz dinleyen, açıklayınca kabul eden, çok inatçı ama inadına yine de hakim olabildiğim bir çocuk vardı elimde düne kadar.
Böyle maddeleyince çok despot davranıyormuşuz gibi oldu ama öyle değil.. Benim sesim son haftalarda eskiye göre çok daha fazla yükseliyor , kabul ediyorum. Ama öte yandan,bunları uygulamaya çalıştığımız zamanlarda Arda da daha mutlu sanki. Düşününce deli dana gibi her aklına eseni anında yapmak ve elde etmeye çalışmak ne zor..
Öncelikleri belirlemeyi öğrenmek, oto kontrolü sağlamak kolay öğrenilen meziyetler değil. Hangi birimiz her zaman kontrollüyüz ve önceliklerimizi doğru belirliyoruz? Ben değil mesela..
O büyüyor, büyürken de normal olarak zorlanıyor ama ben bu aralar çok daha fazla zorlanıyorum ondan. Ona tüm bunları öğretmeden önce , kendim öğrenmem gerekiyor, kendi kontrolümü sağlamam gerekiyor.. Hiç de kolay olmuyor..
Diğer yandan da kocaman bir çocuk şimdi. Çoğu zaman bize ihtiyaç duymadan kendi işini kendi gören. Anlatan, anlayan, merak eden bir çocuk..
Dün dükkana bir minnoş geldi. Bir yaşında bir tombalak.. Birsürü kapkara saçı var ve pek geveze bir çenesi :) Arda' nın o yaşlarını hatırlattı bir anda..Peltek peltek dilini döndürmeye çalışması, kendince çok önemli şeyler anlatması dıgıl dıgıl..
İşte o anlattıkları gün gelip de kelime olunca, bir de olmadık zamanlarda seni ters köşeye yatırınca, asıl oyun ve eğlence o zaman başlıyor.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Son günler

Kocaman anneannenin kısa hastane dönemi sonunda herşey yavaş yavaş normalleşmeye başladı. İlk defa bir anneler gününü hastanede geçirdik. Yine dört kuşak bir arada idik ama hastanede olmak, hastanenin yakınında olmak bile tatsız..Neyse şimdiki halimiz daha iyi, buna şükür..
Bir yandan ev arıyoruz ki, cidden sıkıntılı bir iş bu. Sanki ilk defa yapıyormuşuz gibi her seferinde içimiz şişiyor. Bu sefer bir de bir sürü şeyi -  Arda' nın okulu, iş yerine mesafe ve hatta belki ilkokula yakınlık- bir arada düşünmeye çalışıyoruz. Tabii ki olmuyor :) Birinden feregat edeceğiz illa ki..
Bu arada Arda' nın dört haftalık Piyanomini serüveni yaz tatiline girdi.
Altı dönemdir devam eden Hello' dan sonra Yapıncak - daha küçük ama bir deneyelim-  diyerek çağırmıştı. Piyanomini 3,5-5 yaş arasındaki çocukların bir grup oluşturarak bireysel piyano dersine hazırlandıkları, hem de kendi ilgilerinin yoğunluğunu denedikleri bir program.
Hepimizin tahmin ettiği üzere sıpa büyülendi..Yapıncak' a olan aşkı da pek tabii ki pekişti :) Piyano çalması filan umrumda değil ama onun kafasında her an dönen melodileri farkedip kayıtsız kalmak ona yazık, bize de ayıp.. Son iki derste yaylı çalgılar ailesiyle tanıştığından beri ise evdeki gitar bir keman oluyor bir çello.. İnce sesler, kalın sesler, hayvanlar karnavalında dinlediği her bir hayvan ve daha nicelerini dinliyoruz. Bir de üstüne şans eseri iki haftasonu üstüste karşılaştığı canlı müzik dinletileri Arda' yı kendinden geçirdi. Bu yaz molası onu izlemek, ilgisinin kaybolup kaybolmadığına bakmak için güzel bir ara olacak.
Bir de rüyalar var bu ara. Kabuslar aslında. Ağlayarak uyanmak filan yok ama. Gece anneye seslenmek var sakince. Hemen ne gördüyse anlatmak var.. Bir de farkında bunun bir rüya olduğunun. "Yüksek ipleri bize dolamazlar değil mi anne? Rüyaydı ama zaten, kötü rüya. Gözümü kapayınca yine görüyorum ama, nasıl geçirebiliriz anne? Güzel şeyler düşünelim. Mesela top oynadığımı, parka gittiğimi, denizde yüzdüğümüü" derken derken uykuya geri dönüyor.
Bir iki sefer oldu bu, birinde mavi bir ejderhanın kafası düşmüştü , birinde iplere dolanmıştı, yüksek ipler her neyse artık..
Öte yandan 3,5 senedir bir tek sert hareketini görmediğimiz çocuğun kuvvet denemelerine şahit oluyoruz ara ara. Vurmak ve ittirmek eylemlerini oyun arasında bizim üstümüzde deniyor mesela. Biz bunların deneme olduğunun farkındayız, önce bizde sonra zorda kalınca başkasında. Çok da bastırmadan kuvvetini, doğru yönlendirme yapmaya çalışıyoruz sürekli..
Beynim rüyalarla bu kaba kuvveti birbirine bağlamaya çok meyilli ama kışkışlıyorum :)
İzlediklerinden okuduklarından görüyor desem, okuduklarımızı tek tek seçiyoruz, bir şey de izlemiyor çok zamandır. Ne televizyon ne film..Okul arkadaşları, orada duydukları çok etkili ama çocuklar kendi aralarında kesmekten, biçmekten filan bahsederler mi acaba diyor, sonra da yok artık diyorum. Yakın zamanda açığa kavuşacaktır diye umuyorum şimdilik, azcık da benim kurcalamamla olacak heralde.


10 Mayıs 2012 Perşembe

İster 'Fly me to the moon' isterse 'Elbette akıllım ben her gün dişlerimi fırçalarım' desin, ne farkeder?

Geçen sene, sene sonu gösterisi konusu benim gerilmeme neden olan bir soru işaretiydi.
Arda çok küçüktü (2,5), hazırlık yapılması ve sahneye çıkması bence çok ama çok gereksizdi. Zaten okula gitmek için küçüktü ama elden bir şey gelmiyordu, gidiyordu işte. Bir de gösteriye katılacak olması bana fazla geliyordu. Katılmasın desem bütün çocuklar gösteri için hazırlık yaparken O bir kenarda bekleyecek miydi? Bu sorularla gittim geldim ve ses etmedim.
Yalnızca hazırlıkların 'hazırlık' adı altında yapılmadığından, çocukların bu şarkıları dansları gerçekten eğlenerek öğreniyor olduklarından emin olmak için okulun başının etini yemiştim o dönemde. Bir de Arda'nın konuşuyor olması, derdini anlatabiliyor olması işimi biraz daha kolaylaştırmış, anne hissiyatı ile eziyete girmediğini düşünmeme yetmişti.
Nitekim gösteri günü Arda bizden ayrılıp sahne arkasına geçmek istemeyince, kendisini kaptığım gibi seyircilerin arasındaki yerimizi almıştık. Ancak sahnedeki hareketin başlamasının beşinci dakikasında kendisi oraya çıkmak istemiş, grubun en en küçüğü olarak olaya dahil olmuştu. Yine de onunla perde arkasında durmayı tercih etmiş, tekrar üzülmesine neden olacak herhangi bir ayrılma girişiminde bulunmamıştım.
Bu sene bence hala küçük, eğer yine istemezse yine kucağımda oturacak ve seyirci olacak. Ama işin rengi bu sene geçen senekinden çok ama çok değişik.
Bir kere daha geçen sene derdini anlatabilen çocuk, bu sene dünyaları satıyor normal olarak.. Her gün okulda neler olup bittiğini bir bir dinliyoruz. Önce o bana soruyor anne günün nasıl geçti diye, ben anlatıyorum ıncık cıncık, sonra 'peki senin?' diyorum, bu sefer o başlıyor anlatmaya. Bazen sadece iyi dediği de oluyor. Bazen normaaaall diyerek beni terslediği de ama çoğunlukla anlatıyor, bir ordan bir buradan. Parçalar birleşiyor, okul defterindeki notlarla örtüşüyor ve öğretmeninin söyledikleri ile..
Diğer yandan geçen postlardan birinde anlattığım gibi uzun zamandır her an bir sahnede olma oyununda. Dışarıda gördüğü yada sahneye benzettiği her yere çıkıp dans ediyor, kendince konuşma yapıyor, birşeyler.. Ve geçen haftasonu hayatımızda ilk defa çocuğumuzu bir arkadaş evinde ağzımız açık seyrettik. Bulduğu oyuncak mikrofon ile attı kendini sahneye, yarı saçmaladı, yarı anlattı ama derdi ortada olmaktı, alkış almaktı ve oyunun adı yine tiyatro idi..
İşte bizim tarafta durum böyle iken kısa bir süre önce Fahri Bey ile Selin Hanım Arda' nın herşeyi anlattığını bildiklerinden sordular Arda repliğini söylüyor mu evde diye. Yok dedim ne replikten haberim var ne gösteriden. Drama dersinde birşeyler yapıldığını biliyorum ama hepsi o.
O akşam ben sordum , annecim yılsonu gösterisinde sen ne diyorsun sahneye çıkınca diye. Az düşündü, haa drama dersinde dedi. Hah dedim söyleyecek. Fly me to the moon diyorum diye şakıdı ve sonrada bastı kahkayı!
Ben anlayamamış  bir şekilde kime söylüyorsun bu şarkıyı dedim, kendinden çok emin bir şekilde Nehir' e dedi.
E peki dedim ama dalga mı geçiyor ciddi mi anlamadım.
Bugün ise benimle dalga geçtiğini çok net anlamış bulunmaktayım, şöyle ki:
Yolda başladı anlatmaya 'drama vardı bugün Minişleri yaptık. Ben köpekbalığı oldum. Sana hikayeyi anlatayım mı?'  dedi ve anladım ki defalarca dinledikleri hikayeyi kitap gibi ezberlemiş. Kitap cümleleri ile okudu hikayeyi. Hani 'Kayığı sallayan köpekbalığından başkası olamazdı ' gibi besbelli ona okunmuş cümlelerle. Araba kullandığım için anında tepki veremediğim anlarda ( ki aynı anda kafamda 2014 Eylül' de Arda' nın kaç aylık olacağı hesabı döneniyordu. Malum 66 ay açıklaması.. ) açıklamalar yaptı ki iyice anlayayım.
Araya replikleri de soktu ben şöyle diyorum, yavru miniş de bana böyle diyor diyerek. Bir kere dinledim hepsini aklımda tutmam imkansızdı. Ama yavru minişin köpekbalığına lütfen bana zarar verme demesine karşılık, köpekbalığının ona valla tatlı yaparım senden, kreması da üstünde demesine, bir de senin dişlerin ne kadar sivriymiş öyle diyen yavru minişe, elbette akıllım ben dişlerimi her gün firçalarım demesine gözlerimden yaşlar geldi.
Nitekim tüm bunlardan sonra hala benimle dalga geçiyor olabilir. Köpekbalığı olamayacak kadar minyon kendisi ne de olsa. Başkasının rolüne sulanıyor olabilir. Kendini öyle hayal ediyor olabilir. Seyrederken ezberlemiş olabilir, herşey olabilir..Tüm bunları beklerim kendisinden..Aynı şekilde sahneye çıkmayıp, kucakta seyretmeyi tercih etmesi de hala olası..
İster fly me to the moon desin, ister kocaman lafları ezberlemiş olsun, önemli olan ne gösteri ne de o gün yaşanacaklar. Önemli olan tek şey bu süreçten keyif alıyor olması ve benim de bundan giderek emin olmaya başlamam.
Yalnız hala emin olmaya yaklaşıyorum o noktada değilim hani, kaştan, gözden, halden, laftan şifre çözmeye çalışıyoruz sanki hale bak .. :)

5 Mayıs 2012 Cumartesi

"Anne Defne çok güzel dimiiii? "

Sabah Defne' yi alıp hello' ya gittik.
İki çocukla ilk defa tek başıma kalmanın verdiği her an herşeyi kolaçan etme hali ile önce Defne' yi arabadan indirip kaldırma sabitledim: Kıpırdamak yok, beni bekle! :)
Tam Arda' yı alacağım arabadan, bizimki fısıldadı: " Anne Defne çok güzel dimiiii?" Kahkahamı bastırıp evet annecim dedim, zaten sonrası Defne sarhoşluğu ile geçen bir gün:

 Cücettolardan kuş yuvası yapıp, guguk kuşu olmuşlar.
 Sonra cozutup yuvayı talan ettiler tabii
 Defne okur Arda taklit eder..
 Ve artık eve gitmelerine karar verdiğimiz son anlarda koşmacaaaa....




29 Nisan 2012 Pazar

Gösteri Zamanı

Biraz geniş alan bulduğunda gösteri başlıyor.
Önce birşeylerin arkasına saklanıyor. Gösterinin başlaması için kocaman bir alkış istiyor, sonrası uydurmaca. Bazen şarkı, bazen kendince dans, bazen kocaman ayı yada minicik farecik..
Alanın genişliği ne kadar büyükse kendini oyunda kaybetme olasılığı o kadar fazla.. Bir de seyirci sayısı önemli tabii..
İki hafta önce Bümed' teki şenlikte sahneyi boş bulunca şapşal şapalak dans etmişti uzunca orada..Sahneden aşağı bakmak mı hoşuna giden, işin adının gösteri olması mı, kendini gösterme çabası mı bilinmez.. Ama bu aralar her yer sahne, her oyun gösteri..
Dün de benzer şekilde Özgürlük Parkı' ndaki konserde, isterse ortadaki alanda dansedebileceğini söylememle koltuklardan aşağı attı kendini.. Oysa ki geçen yaz bu çocuk, dansın çocukları coşturduğu nice mecrada seyirci olmayı yeğlemişti.
Ne fotoğraf ne video hiç bir şey yok elimizde, çekemedik, oysa kendini seyrettiğinde de bir o kadar mutlu oluyor nedense..Gürol' un çektiklerini alabilirsek eğer, ben asıl onları seyrederken O' nun yüz ifadesini kayda almak istiyorum..
Bazen kapalı televizyon ekranında , bulursa aynada, hiç bir şey bulamazsa bizim gözlük camlarımızda binbir mimik ve hareket deniyor.. Ne var ki pek bir kazma laf aramızda. Mimikler iyi ama büyük hareketlerde pek fena :) 



LinkWithin

Related Posts with Thumbnails