27 Aralık 2010 Pazartesi

Afedersiniz duyamadım?

Bu kış iyi gelmedi bizim eve, hele bana hiç .
Hastalık nedir bilmezdim. Yaşlanıyorum galiba..
Habire kendimle uğraşıyorum, yok grip, yok gözümde çıkan bir şeyler daha onu halledemeden sinuzit ve simdi de sinuzitin sonucu bir kulak tıkanıklığı, sağırlık sınırlarındayım kaç gündür.
Ne fenaymış duymamak.. Kimsenin gözüne kulağına bir şey olmasın..
Kulağım iyileşsin amacı ile verdikleri ilaçlardan bir tanesinin yan etkileri de üzerimde tam kadro seyredince tam oldum. Cumartesi tüm günü hıçkırarak geçirdim! Komik gibi geliyor ama değil. Bir süre sonra diyaframı ve boğazı acımaya başlıyor insanın.
Bıraktım ilacı. Gel gör ki bu sabah doktor amca bu ilacın muadilleri de dokunur o zaman sana, kullanma bakalım ama ne kadar sürede açılır kulakların bilemedim şimdi dedi.
Arda' ya bağır evladım, kocaya efendim anlamadım? demekten bir hal oldum.
Geçecek, geçecek bu da geçecek inşallah..
Ofiste masamda hem işler hem de yeni yıl kargoları beni bekliyor, aklım orada..
Kuzum bu sabah neşeli girmiş okuluna, biraz önce bağrışmalı bir telefon görüşmesi yaptım, keyfi yerinde oynuyormuş, rahatladım..
Şimdi kışa inat, duymayan kulaklarıma inat gidip ağacın ışıklarını yakacağım ve masamda bekleyen kargolara eklenmek üzere ciciler yapacağım..
Duymasam da yeni yıl geliyor !:)

Paylaş

24 Aralık 2010 Cuma

Hiç Uykum Gelmedi

Dün gece hediye arabalar ve misafir aşkına uyumayan sıpayı bu kitapla uyuttum. İlk defa okuduğumuz bir kitaptı.
Bu kadar etkili olacağını düşünmemiştim. Uyumayı hiç sevmeyen Ali' yi anlatıyor. Uyumamak için önce su içiyor, sonra oyun oynuyor sonra bir sürü kitap okuyor. Ama en sonunda oyuncakları bile yoruluyorlar oynamaktan. Bir bölümünde "oysa Ali bilse ki geceleri herkes uyur, anneler, babalar, kuşlar, tırtıllar .." diye başlayan bir paragraf var ki sanırım asıl etkili burası oldu. Kitap bitti, Arda yattı ve uyudu, yada pili bitti, bilmiyorum :)



Paylaş

Çocuk Oyuna ve Oyuncağa Sevinir

Evet, çocuk isterse odası ağzına kadar oyuncak dolu olsun, yine de paketten çıkan oyuncağa sevinir. Aynısının tıpkısı elinde olsa bile sevinir. Bazı dönemlerde kitap , boya ve defter de oyuncak kapsamına girer, bunlara da sevinir.
Dün akşam babanemizin bir ahbabı geldi bize oturmaya.
Kendi yaptığı bir hediye paketinin içine 6-7 tane minik araba koymuş, otobüs, çimento kamyonu, bir vinç, otomobil..Hepsinin bir benzeri hatta bir tanesinin aynısı var evimizde.
Ama o paketin içinden çıkan her bir araba "aaa otobüs de vaamııısss, aaa cimento tamyonu da vaaamısss" nidalari ile incelendi, hepsi bir anda kucağa alınmaya çalışıldı, odaya taşındı , geri taşındı, yarıştırıldı, oynandı da oynandı..
Demeye çalıştığım çocuğa hediye alınmalı, alınmamalı, yada eve her gelenden bir beklentisi olmamalı kısmı değil. Evet tabii ki kapıdan her girene bana ne getirecek gözü ile bakmamalı, hediyenin de bir zamanı olmalı. Hatta mümkünse gereksiz yere hediye getirilmemeli çocuğa.
Bir arkadaşım, doğum gününde hediye olarak kıyafet götürdüğü miniğin paketi açınca ağlamaya başladığını anlatmıştı. Bu da çok normal değil belki, sana getirilene sevinmeyi, teşekkür etmeyi, hediye almanın ve vermenin değerini de öğretmek gerekiyor çocuğa.
Hep diyoruz evimize gelenlere bir şey almayın Arda' ya, siz gelin, oynayın onunla, konuşun, onun oyunlarına dahil olun. Başka bir şeye ihtiyaç yok.
Zaten çocuk eve gelen her insana seviniyor. Elinde bir paket olmasına gerek yok sevinmesi için.
Ama bir paket varsa eğer işte o zaman o paketten oyuncak çıkarsa gerçekten seviniyor ..İster minicik olsun, ister kocaman,ister en uyduruğundan , ister elde yapılmış ,ister dışarıdan alınmış farketmez..
Seviniyor işte.
Bildiğim bütün çocuklar buna seviniyor..
Bir rüzgar gülü yada kağıttan yapılmış bir kurbağa olsa mesela, yada teknolojinin son harikası olsa hiç önemli değil..
Aynı şekilde sizin ona yaptığınız oyuncaklara, yada oyun kursun diye ortaya çıkardığınız değişik ev eşyalarına da seviniyor.
Dayısının kocaman bir karton kutu ile  yapılabileceklerden bir kaçını göstermesi, o karton kutu ile günlerce oynamasına, binbir şekle sokmasına ve aslında dayısının onda hiç ama hiç unutulmayacak bir hatıra bırakmasına vesile oldu.
Karton kutular saklanıyor şimdi dayı için, birlikte oynamak için..
Bunları gördükçe artık daha bir dikkat ediyorum, hediye ne zaman götürülmeli, götürülmemeli mevzuuna. Anne babanın hediye istemediği durumlara saygı duyuyorum, almıyorum o zaman hediye, benden ona bir anı kalsın diye parmak oyunu öğretiyorum mesela miniğe.
Aynı saygıyı hediye istedikleri durumlara da göstermek gerekiyor tabii.
Olabildiğince yaşına uygun olsun, ilgisini çeksin, ufkunu açsın diye kafa patlatıyorum. Götürdüğüm hediye çocuk içinse, çocuktan çok annesini sevindirmeye çalışmıyorum. Çocuk sevinsin istiyorum.
Tüm bunları beceremediğimde oluyor tabii, yine de bir süredir olabildiğince dikkat ediyorum bu hediye konusuna. Yeni yılın yaklaştığı, hediye çılgınlığının doruk noktasına ulaştığı bu zamanlarda özellikle önemli diye düşünüyorum.

Paylaş

16 Aralık 2010 Perşembe

Kocamaaaan bir özür

Çok özür kuzucum,
Hem önünden hem arkandan konuştum..
Doktor teyze geniz akıntını geçirmek için ağızdan ilaç vermeyelim boşuna, boğaz fısfısı deneyelim dediğinde "sıktırmaz" dedim, duydun.
"O zaman maske ile solutun, bence anlatırsanız yapar" dedi.
( Çünkü hemen bir iki dakika önce nefes al Arda' cım derin derin demiştik ve almıştın. )
"Deneyelim ama zor" dedim, onu da duydun.
Evrim teyzene yaptırmaz mümkün değil dedim, bunu duymadın ama :)
Çok eğlenceli ayıcıklı baloncuku bir maske geldi eve, hepi topu 5 nefes alıp vereceksin, bir kaç saniyelik iş,,
Oyun dedik, oyuncak dedik ikna edemedik,
Uyurken deneyelim dedik, kızdın bozuldun,
E haklıydın uykuda kim ister burnuna birşey dayanmasını..
Sonra dün akşam uykunun en tatlı yerinde uyanıverince öksürükten,
hadi dedim bak buna 5 kerecik hoh yaparsan geçecek öksürüğün,
burnun da geçecek,
ilaç bu annecim, aynı içtiğin şuruplar gibi..
Öksürüğün geçene kadar her gün yapmamız gerekiyor..
Kendin de yapabilirsin hem..Bana ihtiyacın bile yok..
Bak üzerindeki ayıcık da yapıyor, ben de yapıyorum bak,
"Nimon da yapsın mı?" dedin. Limon da yaptı, bir iki hoh..
15 dk kadar konuştum sanırım sen de dinledin..
Sonra kendin alıverdin eline dayadın burnuna hem de tam bir profesyonel gibi, hohlayıverdin 5 kere ve "bittiii "dedin.
Yattın uyudun sonra.
Çok özür annecim, çocuk sandım ben seni? Kanarsın sandım..
Halbuki istediğin adam gibi bir açıklama imiş sadece..

Her sabah soruyorum rüya gördün mü diye.
Rüya ne demek biliyor mu acaba diyorum içimden.
Arda' ca cevaplar alıyorum senden, her sabah.
Gördüm , görmedim, anne gördüm, araba gördüm diye..
Sorduğum için atıyor muhtemel diyorum ama konuşuyoruz yine de rüyanın üzerine.
Neredeydi ne yapıyordu vs diye.
Bu sabah yine sordum.
Gördüm dedin.
Ne gördün dedim.
Doktor teyze gördüm , beni muayene etti dedin :)
Eee gecenin köründe anlatırsam sana ilaçmış öksürükmüş, rüyanda da göreceğin doktor olur tabi :)
Buna da kocaman bir özür tospacım, şimdiye kadar anlamadığını düşündüğüm için.. :)
Paylaş

15 Aralık 2010 Çarşamba

valla biz bir şey yapmadık, tek suçlu kardan adam..

Daha adam olmamış bir sıpa varsa evde, öyle haftalar öncesinden plan filan yapmayacaksın.
Uçak bileti, kalacak yer filan hiç ayarlamayacaksın.
Kimseye söz vermeyeceksin, en sevdiğin kelimeler inşallah, maşallah, hayırlısı filan olacak.
Çünkü bu bücürlerin planları son dakikada çok güzel manevralarla bozmak gibi bir kabiliyetleri var.
Geçen sefer eğitimler, biletler vs iptal edilmiş bir araya gelinmişti. Bu sefer de ben iptal ettim eğitimimi, 17 Aralık' ta İzmir' e uçup, 18 Aralık' ta kızlardan birine gelinlik giydirmek üzere toplanacaktık bir araya. Yine bir eksiğimiz olacaktı ama mazereti çoook küçüktü henüz :)
( 4 kilo olmuş Deniz kuzu bu arada, annesinin memesine olan aşkı büyüyormuş her gün , pek mutluyum pek :) )
Arda da gelecekti tabii, amaa haftasonu kardan adam yaptı ya hayatında ilk defa, zaten hafiften kırıktı, sonuç: Pek fena öksürüyor şu anda. Ateş yoktu o da çıktı. Her yere gidebilirsiniz, 'bişi olmaaaz ' cı doktorumuz bu sefer, gitmese iyi olur dedi. Demek onun da sınırları varmış..
Ben gideceğim bir şekilde,
Gitmeliyim...
Evet aklım evde kalacak,
Evet giderken yol boyu gitmese miydim acaba diyeceğim,
dönerken de şu yol çabuk bitse,
Evet dar zamanda kuzuya bir kitap, belki bir minik süs getirmek için gözlerim fıldır fıldır olacak İzmir sokaklarında,
Evet telefon kulağıma yapışacak,
ve evet döndüğümde benden intikam alacak cüce,,
ve evet evet uçak biletlerimiz çöp oldu..
Ama O'nu göremezsem gelinliğinin içinde,
kıvırcık saçlarını açık mı bırakmış, yoksa toplamış mı ,
makyajı istediği gibi olmuş mu,
koşturmacadan ucunu yakalayamadığı organizasyonu onu mutlu etmiş mi anlayamazsam..
Olmaz, ı-ıh içimde kalır.
Hem benim kalır
hem O'nun kalır..
Öte yandan düşünüyorum da ,
ben ki Arda' yı hasta haliyle ( daha ciddi hastalıklar olmasın) bırakmayı düşünebiliyorsam,
aklımı fikrimi evde bırakacağımı bile bile yola çıkabiliyorsam, içim kıpır kıpırsa,
oğlum büyüyor galiba yaa..
ve kocacım hep destek tam destek yanıma duruyor.
Daha fazlasını isteyenin aklına şaşayım değil mi ama?:)

Bu arada gözümde çıkan şu şey, adı her neyse ( ama adı arpacık değilmiş öğrendim) öyle kolayından geçmezmiş. Mlyon tane damla damlatıp geçmezse alacaklarmış.
E peki ben böyle tek gözlü canavar gibi mi gideceğim düğüne?

10 Aralık 2010 Cuma

Anne ve Mozart

1 yaşından beri ortopedik bot giyiyor Arda, 1 yaşından beri deyince sanki çok uzun zaman olmuş gibi oldu :) Hepi topu 1 sene işte botların tarihi ..
Arada çok sıcakta ve çok soğukta giyilmek üzere ek ayakkabılarımız oldu. Bu akşam da aslında eldiven var mıdır diye girdiğim mağazada çok uygun fiyata bir bot buldum. Tipini beğenmesem de, bu karda kışta, yağmura kara basacağı zamanlarda altı kaymasın, ayağını da sıcak tutsun diyerek aldım geldim. Zaten kaç kere giyiyor ki?
Bu gecenin tiyatrosu bu botlarla başladı işte.
Daha torbayı açar açmaz küçük bunlar, bebekler için dedi. Yok annecim sana olur gel bir deneyelim dedim, 'beenmedim ben bunlayii ' die ekledi. Ya tamam ben de beğenmedim de neyse :) Asıl bomba arkasından geldi. 'Işıtlayı yo bunlayın, Damya'nın ayaptabıyayının vaaa' .
Buyrun buradan yakın! Işıkları yokmuş ayakkabıların ama Damla' nınkilerin varmış. Daha 2 yaşındasın be çocuğum, yanmışız biz de haberimiz yok..
Ayakkabı mevzuunu kapadık bi şekil, akşamın ilerleyen saatlerinde bir ara konu nasıl açıldı bilmiyorum ama farkettik ki gördüğü her saçlı sakallı amcaya Barış Manço diyor. Babamız da öğreten adam ya tuttu buradaki fotoyu gösterdi Arda' ya ve sordu:' Kim bu fotoğraftakiler?'
Hani konuyu bağlayacak bak babanın da uzun saçları vardı, sakalları da, her sakallı Barış Manço değildir diyecek.
Cevap geldi cüceden:' Anne ve Mozart!'
Biz daha Mozart mıııı diyemeden devamı geldi: ' Saçlayi deeşi Mozart!' ( Saçları değişik Mozart ) Mozart' a benzese canım yanmaz, nerden çıktı ne alaka Mozart yavrucum..
Yuva sıpayı ışıklı ayakkabı ve Mozart ile tanıştırmış anlaşılan, peki bize de bu cüceye ne diyeceğimizi , nasıl diyeceğimizi öğretecek mi acaba?

Paylaş

Anladım

Eğer ki bir nedenden dolayı, yada nedensiz
anne istiyorsa canı,
sadece nazlanmak için olabilir
yada sadece yanında olmak için ,
anne istiyorsa işte ,
ve farkedemezsem bunu,
sabah kosturmacasına,
çanta hazırlamaya,
ona yemek yetiştirmeye dalarsam..
O bu süre zarfında o babasıyla çooook eğlense bile,
en sonunda çok sudan bir sebepten kriz çıkarıyor..
Anladım..

Ve anladım ki,
kim O' na hayır derse desin,
elinden tehlikeli nesneleri kim alırsa alsın,
kim istediği şeyi vermezse vermesin,
kim sorularını cevaplayamasın,
evet tepki gösteriyor tabii,
ısrarcı oluyor,
direniyor ama
bunları yapan anne ise,
ve eğer anne olur da bir miktar sinirlenirse,
buna dayanamıyor işte.
Hayır deme bana!
sarılalım mı?
kucaana geliim mi?
sıralanıyor arka arkaya..

Tüm bu sebepler ve daha pek çok başka sepeblerden dolayı işte,
oracıkta, yanıbaşında olmam gerektiğini
bir kez daha
bir kez daha
anladım..

Paylaş

9 Aralık 2010 Perşembe

Ev sıcacık, kocam ve oğlum kısa kollu ile dolaşabiliyorlar ama ben donuyorum.
Hep üşürüm hep üşürüm zaten..Battaniyenin altına girince de uyumak kendiliğinden oluşan bir eylem oluyor.
Uyuma diye dürttüm kendimi biraz önce,
son güzel havayı yaşadığımız geçen haftasonu resimlerini at,
kartları boşalt,
okumak istediklerinin ucundan tut..
Neyse hala battaniyenin altındayım ama en azından açıldım.

Kum arayışımız devam ediyor :)
Geçen haftasonu hava hala güzelken Bebek parkını keşfe gittik,
Çengelköy'den' sabahın körü motoru' ile Bebek' e,
çok acıkan Arda' ya acil kahvaltı ve bize de tabii, arkasından parka doğru bir yürüyüş..
Küçük bir kum havuzu yapmışlar, çocuk dolu içi, herkesin kovası küreği ortak kullanıma açık,süper eğlenceli, anneler babalar dibdibe kum havuzunun kenarına çökmüş orada da malum ortak muhabbetler. Katılmamak imkansız kabilinden..
Yaklaşık bir saatin sonunda Arda' yı oracıkta soyup değiştirmek zorunda kaldım, o derece kuma batmıştı ama bir o kadar da eğlenmişti.
Parkın geri kalanını da beğendik, herşey tahtadan, çok sayıda salıncak kaydırak vs. Çok kalabalık tam curcuna, bizim sitenin tenha parklarından sonra burası tam aradığımız yerdi. Güzergah, motor saatleri ve park o kadar denk geldi ki istediklerimize, biz bu programı tekrarlamaya karar verdik. Hoş motorun yalnızca Cumartesi günleri olduğunu düşünürsek sadece bir kaç haftasonumuz var geriye kalan.Ocak 8 den itibaren Cumartesileri tekrar Music Together dayız çünkü :)
Bu daa dönüş yolunda yorgunluktan bitmiş uyumak üzere olan ve annenin rüzgar yüzünden karadenizli balıkçı modeli sarıp sarmaladığı sıpa..

29 Kasım 2010 Pazartesi

Biz daha trenlere bakmaya gitmemiştik ama..

Pazar gününü yorularak geçirip Pazartesi günü biraz dinlenmeyi uman tek çalışan anne ben değilimdir heralde değil mi?
Cumartesi günkü  park - kum - sahil gezimizden sonra Pazar oğlanla başbaşa kalınca, biraz Kozzy' de Iraz , Turgut ve Rüzgar' ın davullarına vurduk, biraz Tutiş Abya' nın öpücükleri ile yoğrulduk, sonra hava kararınca babayı Meydan' dan almaya gittik ama yorulan bir tek bendim sanırım ki daha otoparka girerken, "beeki , tren vaydıy buda?" diye anneyi kafalama çabalarına girdik. Sonuçta Pazar akşamını atlıkarınca ve tren ikilisi ile kapatıp, geriye kalan pestillerimizi eve taşıdık..
Trene de yalnız bindi ilk defa unutmayalım. Her bir naneyi kendi başına yapacak ya beyimiz,sonra da kabaracak ben yaptım diye.
Atlıkarınca bir puansa, tren on yüz milyon puan bu aralar Arda için. Trene binme isteği kabardıkça kabarıyor. Bir kısa mesafe bulsam da bindirsem diyordum, daha Cumartesi sabahı Çağlar' la arabada Haydarpaşa' ya mı gitsek, trenleri görürdü Arda biz de denize karşı bir çay içeriz diye konuşmuş ama konuşmakla kalmıştık. Keşke gitseymişiz..
Bu sabah duydum ki bir kısmı yanmış Haydarpaşa' nın. İçim cız etti. Çok inmiş binmişliğim de yoktur oradan ama silüeti güzeldir Haydarpaşa' nın. İstanbul' da beş güzel yapı say deseler , ilk aklıma geleceklerden biridir. Vapurdan ayrı güzel gözükür, karadan ayrı. Seneler önce tren garı içindeki bir konsere gitmiştik. Gecesi de ayrı güzel gelmişti.
Çok kötü hissettim kendimi yangını duyunca..
Bir de milyon tane ihmal haberini dinleyince.
Yangını söndürmek için havadan müdaheleye gerek görülmemişmiş ( hadi bunu anlamaya gayret ediyorum, tarihi binaya tuzlu su ile müdahele ne derece uygundur acaba diyerek ) , yangın tadilat yapan şirketin önlemleri iyi almamasından çıkmışmış ama aslında şirketin tadilat izni yokmuşmuş,muş da muş.
Zaten çok zamandır süren bir yılan hikayesi vardı, yıkılacak, otel motel birşeyler yapılacak yerine diye. Hepsini bir araya getirince elimde olmadan yangının sadece yanık kokmadığını düşünüyorum :(
Oğlum trenleri elbet görür de Haydarpaşa' yı görür mü bilemiyorum artık, görse de anlayacak, sevecek , beğenecek kadar büyümesini beklemeyecek Haydarpaşa, bu kesin.

Paylaş

27 Kasım 2010 Cumartesi

Kum havuzu arıyoruz, var mı bilen?

 ccccccc  Bütün parkların zeminlerini kırmızı yumuşakça bir madde ile kapladılar. Adını bilmiyorum ne deniyor buna. İyi oldu zarar vermeyen bir zemin atlasın düşsün yuvarlansın, kötü oldu kum olan park kalmadı. En azından bizim buralarda. 
Moda sahildeki parkın zemini hala kum, gittiğinizde kovalı kürekli bir sürü çocuk görüyorsunuz, eğer sizin kova ve küreğiniz yoksa hafiften zor anlar yaşanabiliyor, biz son gidişimizde en dandikten bir kova ve kürek edinmek durumunda kaldık. Çünkü öyle başkasının oyuncağına kolay kolay sulanmayan, çekingenlikten ölen tospa malına süpper sahip çıkan bir ablanın kova ve küreğine göz dikti. Ama ne mümkün koklatmadı öbürü :) Gitti en sonunda yapraklarla kumda yemek yapan iki çocuğa yanaştı da neyse ortalık duruldu biraz..
Diyeceğim şu ki hem kum yok , hem de olan kumun da temizliği şüpheli. Hadi temizliği geçtim zaten eller herşeyin içinde ama kuma ulaşmak gerçek bir çaba gerektiriyor..
Dün bayağı bakındım, hava daha güzel olsaydı aklımda şile tarafı vardı. Sahile yayılmak, bize eşlik edecek çocuklu arkadaş bile vardı da işte hava elvermedi. Sabah şansımızı Caddebostanda deneyelim dedik, küçük de olsa doğal sahil var ama lodosu es geçmişiz :) Hoş Arda için farketmedi, bayıldı dalgalara, girmeye bile kalktı bir ara :))
Biraz oyalandık o civarda denize baktık kahve içtik derken , sıcak saatleri kaçırmadan Göztepe parkına gidelim dedik. Eh nispeten oynanabilecek bir kum bulduk orada. Hatta bizim gibi kuma hasret bir arkadaş da bulduk. 
Hiç tanımadığım bir kuzunun resimlerini internete koymak istemedim şimdi ama bu arkadaşın traktörüne ve kumdan kurabiyeleri ezişine pek bir bayıldı Arda, utangaç gülüşler attı. Önce salıncak dedi küreğini filan arkadaşa bıraktı gitti sonra aklı orada kalmış olacak ki koşar adım geri geldi, çöktü yanına.. Ben biliyorum ama sırf o traktör uğruna :)
Park arkadaşımızın annesiyle de lafladık biraz. Onlar da çok dertliydiler bu kumsuzluktan. Bebek sahilindeki parkta oldukça minik bir kum havuzu yaptılar ve etrafını kedi köpek girmesin diye çevirdiler diye anlattı. Başka da bir yerde çevrili kum alan görmedim dedi. Nitekim biz çocukların oturduğu alana göz atmıştık ama parkın geri kalanında bol miktarda köpek dışkısı vardı :(
Ne diyeyim, boşuna evlerine sahillerden temiz kum taşımıyor insanlar, yada mağazalarda çocuklar oynasın diye torbalarla kum satılmıyor..Ama balkonda kumla oynamakla parkta kumla oynamak bir midir? Arda' nın keyfini, çoğunu gülmekten fotoğraflayamadığım hallerini görünce benim cevabım net: değildir.
Biz bu sabah bayağı bir yol teptik sonuç olarak, hava güzel olsaydı daha da uzun yol gidecektik..Çok yol demeyip yine gideceğiz, en azından Arda' dan daha çok park oyuncakları ile eğlenip, gününü gün eden babamızı parka götürmek için :))





Paylaş

26 Kasım 2010 Cuma

Okuduk - Uyuduk

Bir sürü şey yapacaktım dün akşam,

Mesela ve en önemlisi iki oyun ablasına telefon edecektim, sıpa uyuduktan sonra kocaman bir bardak sütlü kahve içip, keçeden bir iki motif kesecektim, Çağlar' la doldurmamız gereken bir form, çevrilmesi gereken almanca bir sayfa vardı, onlara göz atacaktım..

Oysa ben ne yaptım?

Bebek Koala Anaokulunda, Hadi Uyu Küçük Kuş ve Mavi Fil Tombik' i bir kaç defa okudum.
Yatma saatini epey geçirmiş olan tospayı güzellikle yatağa gitmek için iknaya uğraştım ve başarılı oldum. Ama "sen de yat?" isteğine cevapsız kalamadım, yanına kıvrıldım. Sonra uyanıp hadi dedim kalkayım ama bu sefer de kendi yatağım ve kendi kitabım çağırdı çok fenalardan..

Sonuçta mayışık ama bol okumalı bir akşam geçti gitti.. Hem iyi hem kötü oluyor böyle akşamlar, çünkü evde yapmam gereken zaruri işlerin olmadığı, Arda yattıktan sonra kendime zaman ayırabileceğim akşamların sayısı pek az.. Onları da mayışarak geçirdiğimde o günü sanki hiç yaşamamış gibi oluyorum, sevmiyorum bu hissi..
Öte yandan kitaplar elimde sürünüyor. Taa Eylül sonu Augsburg' a giderken aldığım ve hala bitmeyen kitabım her daim göz kırpıyor. Daha sırada bekleyen bir sürüsü var..Biraz okuyabilmiş olmak içimi rahatlatıyor.

Arda' nin kitapları ise hep ortada. Bunlar son günlerin favorisi:

Bebek Koala ' yı ben almıştım, sevimli bir anaokulu gününü anlattığı için, hayalinde de bir şeyler canlanır demiştim, işe yaradı gerçekten. Okurken kendi gününden parçalar bulup, bazılarına çok seviniyor.Örneğin Bebek Koala' nın bahçede oynadığı sayfada "Ben de taydim taydiyaktaaan!" gibi eklemeler yapıyor.







Hadi Uyu Küçük  Kuş bu serinin diğer kitapları gibi şairane anlatımlı kısacık bir kitap. Evrim' in tavsiyesiydi. Unutmuştuk yeniden keşfettik.Bu aralar hikayesinden çok anne kuş, baba kuş ve küçük kuşun eviyle mamasıyla gökyüzündeki yıldızlarla filan ilgileniyor , her bir sayfayı tek tek inceliyoruz.

Mavi Fil Tombik'i ise Arda mini miniyken Umur ve Ada göndermişti. Hala mesajını tam alacak kadar büyümedik ama şimdi daha iyi anlıyoruz. Mavi Fil Tombik' in bisikletten düşme resimleri düşme efektleri yapılarak ve en sonunda arkadaşlarının yardımı ile bisiklete binmeyi öğrenmesi ise alkışla karşılanıyor bizim tribünde :) 




Sütlü kahveli, keçe motifli bir kaç saati ise yaratacağım umarım, een kısa zamanda..

24 Kasım 2010 Çarşamba

yıllar sonra 24 Kasım

2,5 ay önce başladı okul maceramız. Çok ani oldu, hızlı bir karar, beklenmedik bir aksiyondu hepimiz için. Bence hala konuşmak için anlatmak için erken, bu çocuk milleti her gün yepyeni bir huy, yepyeni bir adetle çıkıveriyor karşınıza. 2,5 ayın sonunda huzurla devam eden okul günlerimiz belli mi olur tersine dönüverir bir anda?
Kısa zamanda çok yer gezdik Çağlar ile. Çok beklentimiz yoktu.
- Bahçesi olsun ve bahçeye çıksın.
- Temizlik ve alt değiştirme gibi işleri kendi öğretmeni yapsın.
- Amaçları 2 yaş çocuğunu eğitmek, ona birşeyler öğretmek değil, sevmek ve mutlu olmasını sağlamak olsun.
Çok acemiydik okul konusunda, gezdikçe şaştık, şaştıkça huzursuzlandık. Deri koltuklar, çizgi film saati! için düz ekran tvler gördük..Döne döne çıkan daracık merdivenler, kapıdan bırakıp gideceksiniz ağlayacak ağlayacak susacak diyenler gördük. Öğretmenlerimiz alt değiştiremez, temizlikçi teyzemiz yapıyor o işi diye bize garip akıllar verenler gördük..
Nihayet, içinde tv olmayan, kocaman bir bahçesi olan, gördüklerimiz arasında en mütevazi, gördüklerimiz arasında en az oyuncağa sahip ama bize en sıcak gelen yerde karar kıldık.
Gencecik bir öğretmeni var Arda' nın. Enerji dolu, neşeli, çocuk seven, sevdiğini belli eden..Arda' ya öğretmeninden bahsedince yüzünde güller açıyor. Bu bizim için en önemli kıstas.
2,5 ayda ağlamalı ayrılışlardan baybaylı ayrılışlara geçtik. Uyku problemi ne evde ne okulda yaşadık. Tuvalet konusunda hevesimizi ve isteklerimizi daha net belli eder hale geldik. Oyun kurar, oyuna başkalarını davet ve dahil eder olduk. Hayaller kurmaya başladık. Bir gün yeni bir şarkı ile dönerken ertesi gün ben tıytıy oldum diyerek bizi karşılayan bir aşamaya ulaştık.
Kolay olmadı..Hiç kolay olmadı hem de..
Daha da önemlisi, parkta bahçede daha rahat daha özgür hissediyor artık kendini, kumla oynayan çocuklar artık salıncaktan kaydıraktan daha çekici onun için, herşey güllük gülistanlık mı, hayır değil tabii kii, hala çok yolumuz var kat etmemiz gereken, peşine düşmemiz, gözümüzü hiç ayırmamamız gereken..
Bütün bunlardan şuraya gelmek istiyorum ki kısa zamanda aldığımız bu olumlu geri dönüşlerin hepsinde o gencecik öğretmenin ve oradaki diğer tüm öğretmenlerin, çalışanların payının büyük olduğuna gönülden inanıyorum.
Öğretmenlik çok zor bir meslek. Her daim gülümsemek, sabrına, sözüne, eline koluna hakim olmak..Örnek olmak, hayır demek aynı zamanda çok sevmek, sevdiğini belli etmek ama kayırmamak, yüreklendirmek ama önüne geçmemek, her birinin ihtiyacını kestirmek, karşılamak, açıkta bırakmamak, güven vermek, destek olmak, doğru gözlemlemek,,
Kimse mükemmel değil, çok iyi öğretmenler olduğu gibi, hiç öğretmen olmaması gereken öğretmenler de var ne yazık ki. Anneler dua eder ya allah iyi insanlarla karşılaştırsın diye, hayat iyi öğretmenlerle karşılaştırsın bizi. Ellerine emanet ettiğimiz, minicik, çok naif  ruhları ve bedenleri gerektiğinde sevgiyle gerektiğinde bilgiyle besleyebilen, iyi niyetli, 'insan' sever öğretmenlerle..
Arda ilk öğretmenler gününü kutladı bugün, biz de tabii. Okul kafamıza vurmadı bugün öğretmenler günü diye, hatırlatmalar geçilmedi, sabah biz kapıda kutlayınca ilk öğretmenimizi bir şaşkınlık, bir mutluluk geçti yüzünden, bu da bize yetti..
Çok öpülmüş bugün, çok koklanmış, götürdüğümüz kekten yemiş bolca ki, bu nanaktan ben öptüüüm, bu nanaktan diyek oyetmeen diyerek , ne yedin bugün sorusuna paştaaa diye çığlık atarak cevap verdi kendileri :)


21 Kasım 2010 Pazar

Bitti mi yani?



Böyle güzel yollardan geçtik 

baktık Amasra sokaklarına araba girmiyor, zaten el tutma hevesimiz de kalmamış, saldık kendimizi yollara 

kocaman rüzgar güllerine baktık, beğendik  

biraz manzara seyrettik 


 arada bir de babaneden rüzgar gülü kaptık kendimize, köylü pazarından da armutla peynir


 sonra da kah bulaşık yıkayıp, kah açıkhavada dolanıp ateş düşürmeye çalıştık
Bitti gitti böylece,
yarın iş başı..

20 Kasım 2010 Cumartesi

Gecikmiş Cevap: Bilimsel Sobe


Gecikmiş bir cevap borcum var, Evrim' in sobesini daha da gecikmeden devam ettireyim..

1. Bir zamanlar “bebek günlükleri” vardı. Sizce bloglar onların yerini aldı mı?

Kocaman kırmızı bir defterim vardı, ajandamsı bir şey, günlük değil de beğendiklerimi yazdığım, not tuttuğum filan, günlüğe benzeyen tek şeyim oydu sanırım. Bu blog sanki o defterden daha bir günlük gibi benim için,zamana not düşebileceğim bir yer gibi. Ama günlük deyince daha da özel bir şey geliyor benim aklıma, blogların o kadar özel bilgiyi ve anıyı barındırmadığını düşünüyorum.

2. Blog yazarlığı ebeveynlik tarzınızı etkiliyor mu? Nasıl?

Blog yazdığım ve okuduğum için normalde olacağımdan daha farklı bir ebeveyn olduğumu düşünmüyorum. Ama yazmak ve okumak , özellikle de sizinle aynı şeyle 'annelikle' meşgul olanların bloglarını okumak çok farklı bakış açıları kazandırıyor insana, benzerlikleri görmek, aynı sorunlara uygulanan farklı çözümlere ulaşmak, siz de aynı sorunla yüzyüze geldiğinizde ampullerin yanmasına neden olabiliyor :) 

3. Anne-baba-çocuk blogları blog dünyasını etkiliyor mu? Nasıl?

Anne-baba-çocuk bloglarının oldukça kalabalık bir gruba hitap ettiğini, kendi içinde çok anlamlı sosyal paylaşımlar yaptığını düşünüyorum. Ama blog dünyasının geneline etkisi çok yoktur sanırım..

4. Cocuk büyütmekle ilgili olarak, bloglar olmasaydı kesinlikle farklı davranırdım dediğiniz bir şey var mı?

Zormuş bu soru :) Daha önce de yazdığım gibi okuduklarımdan kalan tortular mutlaka yön veriyor davranışlarıma, en azından küçük notlar olarak bir yerlerde kalıyor ama farklı yapardım diyeceğim bir örnek bulamadım şimdi..
5. Anne-Baba olmak meslek mi yoksa üstlendiğimiz toplumsal rollerden biri mi?

Bu bir rol bence. Çok da içselleştirilen rol üstelik. Anne - baba olarak doğmuyoruz ama anne baba olduktan sonra da daha öncesi yokmuş gibi, sanki hep bu sıfatlara sahipmiş gibi hissediyoruz. Canla başla ve en önemlisi de doğaçlama olarak oynadığımız en zor ama en güzel rol..

6. Anne-baba-çocuk blogları, babaları nasıl etkiliyor?

Bizim babamız üçümüzün birlikte yaşadığı şeyleri bile bazen okuyarak takip ediyor :) Başka blogları da link verirsem, bak böyle de bir fikir var, boyle de bir örnek var, yada ne de güzel yazmış gibi yorumlarla gidersem okuyup dikkate alıyor. Şimdi bunu da okuyup yok ben aslında blog takipçisiyim der mi bilemem :)

7. Bloglar yoluyla gerçekleşen bilgi ve deneyim aktarımı büyükanne-büyükbabaların bilgi ve deneyimini değersizleştiriyor mu?

Ben bir anne olarak annelerimizin eksikliğini çok hissediyorum. Belki çok yakınımda olsalar farklı düşünürdüm ama zorlandığım anlarda bizi tanıyan ve güvendiğim birilerinin fikirlerine hala ihtiyaç duyuyorum. Çocuk büyütmek her ne kadar son sözün sizde olduğu, başka bloglardan da öğrenseniz, annenizden de öğrenseniz son kararı sizin verdiğiniz, iç güdülerinizin çok önemli olduğu bir olay. Bloglar güncel trendleri daha kolay yakalarken, bazı anlarda eskilerin öğütleri de yol gösterici olabiliyor.

8. Anne-baba-çocuk blogları sözkonusu olduğunda, blog yazmayı daha ne kadar sürdürmeyi düşünüyorsunuz?

Şimdilik hayatımızın tam ortasında ve odağında çocuğumuz olduğu için blog da onun blogu gibi oluyor ama aslında sadece kendim için yazmaya başladım, bir deşarj mekanı, aynı zamanda paylaşma ve aynı zamanda da unutmamak için not tuttuğum bir alan olarak görüyorum. Çok hakkını vererek de yapamıyorum aslında blog yazma işini. Daha fazla ciddiyet daha fazla çaba gerektiriyor. Yine de çocuğumla ilgili olsun olmasın, yazacak şeylerim olduğu sürece devam eder gibi geliyor.

9. Yazdığınız blog kapansa ya da kapatılsa bloglar yoluyla kurduğunuz sosyal ilişkiler devam eder mi?

Blog olmasa da devam edecek arkadaşlıklarım var, blog bizimle aynı paralelde olan diğer insanlara ulaşmayı sağlayan kolaylaştıran bir araç oluyor, kurulan ilişkilerin kolay kolay biteceğini sanmıyorum.

Şimdi de sanırım benim de birisine sobe demem gerekiyor. Mlke-Btkn ve Alyamaya'nın Esra'sı kabul ederseniz benim sobem de size geliyor. Cevapları da annebabacocukbloglari@gmail.com adresine gönderirsek çalışmaya katkıda bulunabilirmişiz.

19 Kasım 2010 Cuma

Gezme tozma hakkımız 3 günmüş, şimdi evde yayılma zamanı

Atina' dan döndüğümün ertesi günü apar topar hazırlanıp yola çıktık, çook zamandır beklenen uzun bayram tatili bizi annelere götürecekti. Öyle yorgun öyle halsizdim ki tek isteğim Arda babane ve dedeyle coşarken az biraz uyuyabilmekti..
Cumartesi-Pazar- Pazartesi.. Bu kadarmış bana tatil..
Pazartesi akşamı Arda ateşlendi. Çok durmadım üzerinde malum burun tıkanınca arkasından ateş gelebiliyor bizde. E okullu da oldu artık, kapmıştır bir şey normaldir, şimdiye kadar nasıl atlattıysak bu da geçer gider hem ohh babane var,dede var, baba var, eee ben de varım çok zorlanmadan geçiririz dedim içimden.
Arda ateşlendiğinde yükseliyor ateşi, öğrendik artık, bir tepe noktası yapıyor, sonra biraz sabırla düşüyor ama bu dereceleri pek görmemiştik.
Bu sefer bir anda 39,5 u gördük, ilk gece öyle geçti. 39 a anca düştü, daha da inmedi.
Salı günü akşamına kadar da 39- 39,5 arasında dolandı durdu. Salı akşamı doktorunu aradım çünkü 39,5 u görünce artık kendi de rahatsız olup ağlamaya başlıyordu. Eğer titremiyorsa ve ağlamıyorsa düşürmeyin ateşini ama madem ağlıyor o zaman önce mekanik yollarla olmazsa ilaçla düşürebilirsiniz dedi. Duş, ıslak mendiller hiç biri kar etmedi. Ateş düşürücü anca 38,5 a düşürdü daha da öteye gidemedi.
Çarşamba akşamına kadar aynı seyirle devam edince, Perşembe günü bir doktora gözükün beni arayın dedi doktorumuz. Gelin görün ki bayram günü Karabük' te doktor bulmak mümkün değil, hastanenin telefonun açılmaması da ayrı bir ilginçlikti.
Perşembe sabahı çabucak toparlanıp İstanbul' a yola çıktık. Normalde 3 gün müdahelesiz bir şekilde ateşe göğüs gererken, oldukça sakin ve rahat olan doktorumuzun istanbul dışındayım siz bir doktora gözükün ve beni arayın demesi bizi de tedirgin etmişti.
Perşembe akşam üstü doktor kontrolüne girerken ateş ilaçsız müdahelesiz 38'e düşmüştü. Yine de boğazının görüntüsünden huylanan doktor amca boğaz kültürü istedi, kültür sonucu Pazartesi çıkacak ama bir gün daha ateş düşmezse bu antibiyotiği kullanma hakında telefonlaşalım dedi.
Kendi doktorumuz, yine aynı akşam, strep test yapan bir yer bulun, bir günde sonuç alır pazartesiyi beklemeyiz dedi. Dedi demesine ama 2,5 gün hepimizi hayalete döndüren o ateş o akşam düştü ve bir daha da çıkmadı..Bu arada koskoca İstanbul'da laboratuarların bayram boyunca kapalı olduğunu biliyor muydunuz?
Sonuç evimizdeyiz, Pazartesi Salı ve Çarşamba günlerinde gün ve gece boyu yatağa yatmayı reddedip kucağımda uyuyan Arda, zaten benim enerjimi alıp götürmüştü. Ateşin düşmesi ile kucak sendromu yerini yalandan ağlamalara, ağlayacak ve itiraz edecek bir şey bulamayınca bulana kadar cozurdama sendromuna bıraktı. Klasik hastalık sonrası huy değiştiren çocuk görüntüsü çizmekte beyimiz..
Şikayetçi değilim, yoruldum, yorulduk ve hatta babane dede dahil bittik diyebilirim..Benim oturmaktan popom düzleşti 3 gün boyunca, Çağlar bana eşlik etmeye çalışmaktan bitik, babane dede ise üzüntüden ve bizi anlayamamaktan yorgun.
Ama bir kere daha test ederek gördük ki ateş delirse de 3 gün beklemek gerekiyormuş, etrafta hala antibiyotik vermeden önce boğaz kültürü yapan doktorlar varmış, çocuğumun hastalandığına değil huyunun değiştiğine yanarım diyen atalarımız ne de doğru demiş..

Hiç görmediğim bir miniği özlüyorum

Bu taze fasulye büyüdü, tosun gibi bir tospa oldu da doğdu bile..
2 gün oldu doğalı aslında ama ne yalan söyleyeyim, aklım daha çok annesindeydi ya elim gitmedi, not düşemedim doğduğunu.
Halbuki yüzünü, bakışını,elini, ayağını her halini öyle merak ediyorum ki, hayaller kuruyorum, tahminlerde bulunuyorum.İçim içimi yiyor, mesafeler kısalsa diyorum, kuş olup uçsam, yanıbaşında duruversem diye rüyalarını görüyorum.
Ama bunca kalp çarpıntısına, meraka, sevince rağmen annesinin sesini dolu dolu duyana kadar, her zamanki o neşeli tınısını işitene kadar, yazamadım, hoşgeldin kuzucum diyemedim. Bugün babasının 'yoldayım geri arıyorum sizi, çok iyiyiz 'diye kapattığı telefon, yetmişti içimi rahatlatmaya . Sonra canımın da sesi iyi gelince, o alıştığım gülücük dolu tonlama geri dönünce,,:)
Çok şükür iyiler, çok şükür keyifleri yerinde ve çok şükür sağlıkla kucakladılar miniklerini..
Hoşgeldin kuzucum, bu kocaman dünyaya cin gibi bakan gözlerinle hoş geldin.. Bahtın açık, ömrün uzun olsun, mutluluk hep seninle olsun.
Gelişinle ne çok şey öğrendim kendime dair, şimdi artık seni bilmek, görmek, koklamak istiyorum :)

10 Kasım 2010 Çarşamba

Yolculuk, Atatürk ve Sirenler

Zaten huzursuzum,
Hepi topu bir buçuk saat sürecek bir yolculuk ve bir gececik sürecek ayrılık hepsi bu da işte, bin tane şeyi ayarlıyorsun ya "anne" evden gidecekse eğer,,
Zaten dolmuş kafamın içi milyon tane ıvır zıvırla,,
Kapıda vedalaştık oğlumla, kocişle..Arda' yı da babası bırakınca okula saate bir baktım normalden daha erken yoldayım, umarım 09.05' te şirkette olurum diye içimden geçirdim, rahatça saygı duyabilmek için, sirenin sesi uzakta kaybolana kadar öylece , bir dakikacık da olsa anabilmek için..
Nitekim geçen sene saat 9.05' te yol durmadığı gibi , kornalar sirene eşlik etmek yerine durmaya çalışanlara çalmıştı :(
Bu sabah da manzara çok farklı olmadı ne yazık..
Arka canıma minicik bir Atatürk resmi yapıştırmış bir arabayı sağa sıkıştırıp korna ile taciz eden bir kartal, kendisi ile birlikte beni ve bir sürü arabayı tehlikeye attı, nasıl bir düşmanlık, nasıl bir cehalettir , anlayan var mıdır acaba?
Ben anlayamıyorum,
Atatürk ölmedi, yüreğimde yaşıyor diye şimdilik anlamadan şarkı söyleyen çocuklara, ileride, yüreğinde Atatük' e yer olmayanlarla bir arada yaşadığımızı nasıl anlatacağım (z)?
Sanırım bütün bu düşünceler anne olduktan sonra yüz üstüne çıkıyor insanın kafasında..
Cevapları bilmediğim gibi bir de çaresiz hissediyorum..
Daha mutlu, daha umutlu olduğum bir gün , cevaplara dair de bir kaç cümlem olur belki,, Ama bugün değil,,

Paylaş

8 Kasım 2010 Pazartesi

Buğdaysız Yaşamak

Yaklaşık 10 ay önce, Arda' nın bitmek bilmez burun tıkanıklıklarına çare ararken, burnunun buğday yüzünden tıkandığını öğrendik.  Çare buğdaysız beslenmekti , iyi hoş da ne çok şeyin içinde varmış bu buğday..
Ekmek hallettiğimiz en kolay kalemdi, zaten çok da ekmek yemiyordu Arda, evde çavdar,yulaf unu ve mısır unu ile yaptık hala da yapıyoruz. İyi mısır unu , saf yulaf unu bulma çabaları ise bence başlı başına bir konu , hiç girmiyorum o detaya şimdilik..
Ama ekmekle bitecek gibi değildi. Makarna, bulgur, akla gelebilecek her türlü hamur işi, biskuvi, şehriye, erişte, kuskus, irmik bunların hepsini diyetten çıkarmak gerekti ve Arda evde iken herşey çok daha kolaydı.
Zaten sebze meyve ağırlıklı beslenen bir çocuktu, Öğünlerimizin yanında makarna pilav pek olmuyordu. Kek, börek yemese de olurdu, bisküvi çikolata da öyle ama gelin görün ki Arda yuvaya başlayınca işler değişti.
Aylık yemek listesini önümüze alıp, yiyip yiyemeyeceklerini çıkarmak, yiyemeyeceği kalemlerin yerine , ona uygun olanlarını yapıp göndermek gibi bir durum oluştu.
Hadi bunu da yemesin diyemiyoruz, çünkü yemekle arası çok iyi, gördüğünü istiyor, hal böyle olunca okulda biri yesin biri baksın olmuyor.
Nitekim zorluklar insanı yaratıcı yapıyor.
Bulgur pilavının yerine koyabileceğim bir şey olmadığından bol domatesli pilavla işe başladım. Erişte çıktığı günlerde baktık ki yerine hiç bir şey bulamıyoruz, babanenin önüne koyduk %100 çavdar unlarını, bir erişte deneyiver dedik ki şahane erişteler çıktı ortaya ve hatta mantılar.
Makarna da zor kalemlerden biriydi. Glutensiz ürünleri vermek istemedik, çünkü biz çölyak değildik ve bu ürünler çocuğa verilir mi bilemedik. Aradık taradık %100 mısır unu ve su dan olusan bir makarnaya sonunda ulaştık.
Asıl problem ikindi öğünlerinde karşımıza çıktı, ayın 15 günü meyve , yoğurt yada Arda' nın yiyebileceği ara öğün çıkıyorsa, geri kalan günlerde kurabiye, kek, börek, helva gibi yiyecekler çıkıyordu.
Şimdilik mısır unu, yulaf unu ve çavdar unu kullanarak kek ve kurabiye yapmayı başarmış durumdayım, hatta doğumgününde Arda yiyebilsin diye yaptığım mısır unlu kurabiyelerden bugün piramit pasta yapıp gönderdim, gururluyum :))
Çözemediğim börek, irmikli yiyecekler ve hemen hemen iki ayda bir çıkan pizza oldu ki allahtan alerjimiz o kadar yoğun değil, yani ara kaçamakları tolere edebiliyoruz.
Yine de zormuş buğdaysız yaşamak, yaptıklarımız mucizevi yaratıcılıklar olmasa da, mutfakta harikalar yaratan biri olamadığımdan, benim ölçülerimde kendi kendime sevinmeme yetiyor.
Şimdi başka bir nokta daha var çözümlemem gereken, evde şimdiye kadar makarna kek, çörek , börek yemeyen oğlumun hafiften çıkmaya başlayan göbeği ..
Bu sabah tabağına koyulandan fazlasını istese de vermeyin diyerek, sanırım anaokulunun tarihinde bir ilk oldum. Suratıma deli bu kadın der gibi baktılar bir kaç saniye için,,

Paylaş

07.11.2010

İki sene önce bugün, hastane odası ile küvezlerin bulunduğu bebek yoğun bakım arasında mekik dokuyordum. Bir gün önce doğum yapan ben değildim, ne dikişlerimin acısı, ne karnımın içindeki gaz kütlesi umrumdaydı, hissetmiyordum da aslında.
Sonraki bir sene boyunca elim kolum kadar özümsediğim süt sağma makinesi ile tanışalı anca 24 saat olmuştu ama hemşirenin makineyi getirmesini dört gözle bekleyip, bir kaç damla anne sütünü küveze taşıyordum. O anda elimdeki tek güç buydu..
Bugün ise dünden beri ağzından düşmeyen ' iyi ki dooodun' şarkısını dinleyip, 'itii yasındayım' diye kabarmanı izliyor, bitmek bilmez sorularına cevap vermeye çalışıyorum. Gece uykusuna yatman için ailece tiyatro oynamamız gerekiyor her akşam,,
Ve yapmayalım, etmeyelim, kendim yapacağım krizlerinde derin nefesler alıyorum, hatta bazen ortamdan uzaklaşıyorum ve ne yazık ki 'sadece ve sadece'  kendi kendine yutkunabildiğin için ne kadar çok sevindiğimi unutuyorum..
İyi ki doğdun oğluşum, nice nice mutlu, sağlıklı yaşların olsun..

5 Kasım 2010 Cuma

Hav hav aldı götürdü, geri de getirmedi:(

Seneler önce ilk defa yurtdışına çıktığımda getirdiğim bir peluş köpek vardı. Bir sürü peluş oyuncağım vardı aslında da işte bu köpekçik pek çirkin olmasına rağmen pek yumuşacıktı.O yüzden mi almıştım onu da çok hatırlamıyorum ama buraya kadar taşıdığımı çok iyi hatırlıyorum.Yıllardır öylece durdu, arada yıkandı temizlendi sonra yine oturdu diğerlerinin arasında. Sonra birden değer kazandı, Arda' nın favorileri arasına girdi, adını da Yumuş koyduk. El arabasında gezdiriyor, uyutuyor, onunla gezmeye parka gidiyor, bayağı bir oynuyordu.
Bu sabah evden çıkarken " Numuş' u da dötüyelim otula" deyince , onu da aldık yanımıza. Yolda bir sürü plan yaptık, Yumuş' u kimlerle tanıştıracak okulda, öğlen uyurken Yumuş da uyur belki Arda ile diye. Okulun önüne park edip arabadan inerken gözüme çarpan yavru köpeği gösterdim Arda' ya. Pek anlamam köpek cinslerinden , beyaz, minik, tasmalı, tertemiz bir şey. Belli ki sahipli, insana alışık, gelene gidene selam veriyor :)
Bizim de yanımıza geldi, sevelim, okşayalım derkeeeen, Arda' nın elinden Yumuş' u kaptığı gibi gitti köpekçik!
Ben da şaşırdım ama Arda benden daha çok şaşırdı. Deyi detiirsin Numuş' u diye yüzüme bakışı gitmiyor gözümün önünden..
Köpek kaçtı gitti. Biz okul kapısına geldik, bir süre öğretmenine hav hav ın Yumuş' u götürdüğünü söyledi , geri getirsin dedi, öğretmeni teselli etti biraz, oyun yapmış sana köpekçik, belki getirir geri arada kapıya çıkar bakarız , diyerek.
Ağlamadı, korkmadı ama çoook şaşırdı.
Bayağı dolandım ben oralarda, bahçe kapılarından içeri baktım, belki bir yere atmıştır diye bakındım ama köpek de pek sevmiş olmalı ki Yumuş' u almış götürmüştü evine..Malım çok kıymetli değildir benim, gidenin kırılanın kaybolanın arkasından çok üzülmem, takılmam, Arda da benim gibi, kendine ait olan şeyleri bilmekle birlikte, kayboldu, kırıldı diye çok da üzülmüyor ama bu sefer içinin gittiğini hissettim :(
Pazar günü doğumgünü oğlumun, yeni bir Yumuş bulmak farz oldu bana :) Yumuş' u da o köpekçiğe hediye ettiğimizi söylemek belkii, bilmem ki..

Paylaş

27 Ekim 2010 Çarşamba

Daha başka kaybedecek bir şey var mı acaba, varsa onun da hatrı kalmasın hemen ele alayım..

Çantamı evde unutup çıktığım gün bu son nokta demiştim.
Bugünkü durum pek onu aşamaz ama neredeyse yetişir hani..
Sabah ön sağ farın yanmadığını farkettim önce , e iyi dedim haftasonu hallederiz , yeter ki akşam çok karanlık olmadan dönebileyim eve..Sonra akşam dönüşte, şeytan dürttü derler ya o hesap, torpidoda olduğuna adım gibi emin olduğum ruhsatımı kontrol edeyim dedim, ruhsat yok..Ne oradan çıkardığımı hatırlıyorum , ne nereye koyduğumu. Tek bildiğim çook uzun süredir ruhsatın torpidoda olduğundan çok emin olup öylece İstanbul trafiğinde fıldır fıldır gezdiğim..
Hava kararmış tek farım yanmıyor, ruhsatım yok, deli trafik var, eve normal saatimden neredeyse 1 saat geç kalmışım ve yağmur yağıyor..Olmaması gereken son şey oldu ve arkamdaki adamcağız duramayıp güm diye vurdu.. Adamcağız diyorum çünkü kibarlıktan ölecek bir bey neredeyse..Neyse aman aman bir hasar yok, ne adamda hal var yağmurda duracak ne bende, arkamızdaki trafik uzamakta. Çok uzatmadık biz de,  zaten bin özürle birlikte bir sürü telefon adres isim vs verdi. Siz yaptırın ben ödeyeceğim diye, e peki dedim attım kendimi tekrar arabaya..Hani eskaza polis gelse suçlu çıkabileceğim bir olaydan hızlıca yırttım aslında. Ama asıl sorun bu kafa karışıklığından , unutanlıktan nasıl yırtacağım..Bilmiyorum ki..

Dün akşam ki ben adam oldum ispatından sonra bu akşam neşeli ve huzurlu karşıladı beni..Deeşik bişi oynayalim miii sorusuna karşılık da şu çubukları kafasını çıkardığımız tuzluklara attık ..Fena fikir değilmiş walla, baya sevdik biz,,



 Önce attık, sonra boşalttık, sonra ayırdık grupladık, en sonunda da saydık, baya iş çıktı plastik sayı çubuklarından :) Bu aralar herşeyi sayıyoruz biy-iti-üç! Her şey üç tane:)

Paylaş

Bu aralar "Oh" ile "off" bir arada çıkıyor ağzımdan

Öyle hızlı ve öyle çok değişim yaşıyoruz ki bu aralar..
Günlük rutinlerimizi değiştirmemiz, yeni şartlara adapte olmamız gerekiyor.
Ama içimizden biri, daha başka bir değişim yaşıyor, gün be gün büyüyor.
Ne zorlu, ne karışık bir iş büyümek.. Çevreyi anlamak, sindirmeye çalışmak, kendini ispat etmek, kararlarında direnmek,,
Eve binbir oyun planı ve umutla gitmişken, karşınıza dikilen bir minik adam sunduğun hiç bir yemeği yemeyeceğim ben kurabiye istiyorum derse ve gecenin geri kalanında bu ısrarında devam ederse, sizin bu inat karşısında sinirlerinize hakim olmaya çalıştığınızı ve az biraz da kızdığınızı anladığında küsmeye de hiiç dayanamayıp, opiiim şeniii diye gelir sarılırsa, sabahları montunu giyip bay baay evimiz, bay baay banaaa, otula didiyoyum been demeye başlarsa, herşeyin kendine ait olduğunu iddia edip bir de buna yürekten inanırsa, çoraplarını bile kendi giyebileceğine kanaat getirmişse ama henüz parmakları o kadar becerikli değilse, babaa sen bunu biloomusun diye başlayıp potatalii soyduum basucuma tooydum diye devam ediyorsa ama aynı zamanda o portakalı kendisi soymak istiyorsa,,,
İşte o zaman ortada her daim gülen ama bir o kadar da ya sabır çeken bir anne - bir baba ve 2 yaşına günler kalmış bir tospa vardır demektir.
2 yaş krizi diye bir şey yok, 2 yaşında adam olduğunu sanan bücürler varmış, anladım.
Yine de çook şükür ki bu kareleri yaşıyoruz, çok şükür..

Paylaş

26 Ekim 2010 Salı

Can sıkıntısı ve muz kabuğuna çareler..

Büyüdükçe uykuları azalıyor ya bu modellerin, saat 21.30 u gösterdiğinde bir yatma(ma) mücadelesi başlıyor ya hani... En azından bizde başlıyor. Çok açık ve net uyumayalım diyor, "uyumat istemooyum!" . E peki ne yapacağız uyumazsan?
Uykusu olmayan insanı zorla uyutmak da garibime gidiyor, yanlış yapıyorum gibi geliyor ama o saatte uyumazsa eğer sabahları bu sefer uykusu olan çocuğu uyandırmak gibi daha da garibime giden bir şey yapmak zorunda kalıyorum.
Bazen o kabul ediyor e hadi uyuyalım madem deyip kapatıyor ışıkları, bazen biz hadi yarım saat daha otur o zaman diyoruz ama işte o yarım saati bile doldurmak gerekebiliyor ya zaman zaman..
Dün akşam da böyle doldurduk son yarım saatimizi, şişe süsleyip , o şişeye de fırçalarımızı koymaya karar verdik.
Biz diyorsam da yanlış anlaşılmasın, evdeki bütüüün kararları o almak istiyor ya hani bu aralar ,, öyle işte :) 




Paylaş

19 Ekim 2010 Salı

Dünün özeti sarı oyun hamurundan yapılmış bir tappumbaa ve Sünder Bob' tur. Şükür çok şükür..

Dün saat 5 te attım kendimi ofisten dışarı, uçarak kaçarak gittim yuvaya..
Kalbim çarpa çarpa, koskoca gün, ne yaptığına dair milyon tane soru sora sora kendime gittim.
Elinde hamur parçaları ile karşıladı beni.
Uyumuş uyanmış ikindide birşeyler yemiş, problem olmamış sonuç olarak.
Tappumbaa yaptııım, sunder bob yaptıım diyerek giyindi ve çıktık.

Bu sabah da beklediğimin aksine krizlere girmeden, otula didiyoyuuuzzz nidaları ile gidip her zamanki gibi kapıda mızıktık..

Arda ve iç sesim tam gün yuva için çalışıyorlar el birliği ile. Hadi hayırlısı..


Paylaş

Bugünün şansınaa piyangodan yuva çıktııı..

Bakıcı teyzemiz hastalanmış, ilk tam gün yuva denememizi yapmak zorundayız bugün. Yuvayı aradım şimdi, deli mavi gözleri olan Bianca ile sınıftalarmış, sabahtan beri keyfi yerinde dedi öğretmeni, size emanet dedim ben de. Huzursuz olursa, ağlarsa vs ararsınız gelirim ama umarım durur da dedim. Hatta çok içimden diledim durmasını, orada mutlu olmasını..
Bir his , anne olarak çoook derinden gelen bir ses bana , Arda yuvada olmalı, yeri ev değil, orası diyor. Okulda çektikleri fotoğraflara bakarken kıvrıla kıvrıla "bu Dözdee,buu Meyek Duyuuu" diye resimdekileri anlatan Arda' nın sesi de sanki evet doğru yer yuva diyor. Annelik hislerinin yanıldığı olur mu acaba?

Paylaş

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails