Hatıra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hatıra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Haziran 2012 Pazartesi

Ve şimdi gerçek gösteri zamanı

Geçen sene yılsonu gösterisi fikrine ne kadar temkinli ve ikircikli yaklaştıysam, bu sene de aksine bir o kadar umursamaz ve rahat yaklaştım. Nedeni belliydi, şurada da az biraz bahsettiğim gibi evdeki model bir sene içinde habire alkış isteyen, izleyen kişi sayısı üçü geçti mi kendinden geçip, saçmalamanın daniskasını yapan bir hale gelmişti.
Arkadaş ziyaretlerinde tanıyamadığım bir çocuk elinde mikrofonla herkese kendini seyrettirmek için bildiği bütün numaraları sıralıyordu.
 Buyrun ilki budur şok olduğumuz misafirliklerin..
İşte bu yüzden yılsonu gösterisi bu sene benim için Unilever babalarına uçurtma yaptırdığımız haftasonuna denk geldiği için önem taşıdı daha çok. Ve hatta zaman zaman yüksek volumlü, bol danslı gösterilere bir mola yavrucuğum diyebilmek için, acaba gerçekten sahneye çıktığında, kalabalığın karşısında ışık görmüş tavşan gibi kalır da, öyle her daim kendini alkışlayan bol sabırlı kitleye oynamak gibi olmadığını da anlar mı diye düşünmedim değil.
Lakin öyle olmadı..
İlk andan son ana kadar, sanki tek alkışlanan kendisiymiş gibi kendinden emin, mutlu ve güvenliydi. Bu eğlence ve alkış uğruna hiç bir şımarıklık ve numaradan çekinmedi..Arkadaşlarının önüne geçmek, arada bir selam verip, saçlarını sallamak ve hatta bir iki kere yanındakileri maymunluk yapıp dikkatlerini dağıtmak sureti ile gösteriyi bitirdi. Hiç bir yardım ve sufle almadı, ne de olsa beyimiz kendini oranın tek hakimi sanıyordu.
Ne diyeyim,, 
Övünmek, sevinmek değil derdim..Aksine o şımarık dünyanın hakimi benim havalarında beni rahatsız eden bir şey var aslında..Hani bir de o havalar çoğunlukla kendini sahnede hayal ettiği zamanlarda ortaya çıkıyor ya..Oralarda bir şey dürtüklüyor işte beni..Bir de bu aralar pik yapan hakimiyet savaşlarında sanki biz bu çocuğu asla kontrol edemeyeceğiz, ipler elimizden kayıp gidecek hissini çokça yaşıyorum şu aralar..
Sonuç olarak çok mutlu bir gün geçirdi. Halen o kültür merkezine gidip aynı günü tekrar yaşama hevesinde kendisi..Biz de eğlendik haliyle izlerken yalnız bir kaç kere kendimi sahneye koşup bir kaşını gözünü oynatma çocuğum dememek için zor tutarken buldum..Bende de var bir yamukluk, takılma değil mi ki eğleniyor çocuk..







Haftasonu böyle dolu dolu geçmişkene biz hala ev bulabilmiş değiliz..Bizde de bir rehavet .. Sanki taşınmak zorunda olan biz değiliz..Sanki bir an gelecek ve ilk bulduğumuz eve çıkmak zorunda kalacakmışız gibi de bir his var içimde. Hadi hayırlısı..

10 Mayıs 2012 Perşembe

İster 'Fly me to the moon' isterse 'Elbette akıllım ben her gün dişlerimi fırçalarım' desin, ne farkeder?

Geçen sene, sene sonu gösterisi konusu benim gerilmeme neden olan bir soru işaretiydi.
Arda çok küçüktü (2,5), hazırlık yapılması ve sahneye çıkması bence çok ama çok gereksizdi. Zaten okula gitmek için küçüktü ama elden bir şey gelmiyordu, gidiyordu işte. Bir de gösteriye katılacak olması bana fazla geliyordu. Katılmasın desem bütün çocuklar gösteri için hazırlık yaparken O bir kenarda bekleyecek miydi? Bu sorularla gittim geldim ve ses etmedim.
Yalnızca hazırlıkların 'hazırlık' adı altında yapılmadığından, çocukların bu şarkıları dansları gerçekten eğlenerek öğreniyor olduklarından emin olmak için okulun başının etini yemiştim o dönemde. Bir de Arda'nın konuşuyor olması, derdini anlatabiliyor olması işimi biraz daha kolaylaştırmış, anne hissiyatı ile eziyete girmediğini düşünmeme yetmişti.
Nitekim gösteri günü Arda bizden ayrılıp sahne arkasına geçmek istemeyince, kendisini kaptığım gibi seyircilerin arasındaki yerimizi almıştık. Ancak sahnedeki hareketin başlamasının beşinci dakikasında kendisi oraya çıkmak istemiş, grubun en en küçüğü olarak olaya dahil olmuştu. Yine de onunla perde arkasında durmayı tercih etmiş, tekrar üzülmesine neden olacak herhangi bir ayrılma girişiminde bulunmamıştım.
Bu sene bence hala küçük, eğer yine istemezse yine kucağımda oturacak ve seyirci olacak. Ama işin rengi bu sene geçen senekinden çok ama çok değişik.
Bir kere daha geçen sene derdini anlatabilen çocuk, bu sene dünyaları satıyor normal olarak.. Her gün okulda neler olup bittiğini bir bir dinliyoruz. Önce o bana soruyor anne günün nasıl geçti diye, ben anlatıyorum ıncık cıncık, sonra 'peki senin?' diyorum, bu sefer o başlıyor anlatmaya. Bazen sadece iyi dediği de oluyor. Bazen normaaaall diyerek beni terslediği de ama çoğunlukla anlatıyor, bir ordan bir buradan. Parçalar birleşiyor, okul defterindeki notlarla örtüşüyor ve öğretmeninin söyledikleri ile..
Diğer yandan geçen postlardan birinde anlattığım gibi uzun zamandır her an bir sahnede olma oyununda. Dışarıda gördüğü yada sahneye benzettiği her yere çıkıp dans ediyor, kendince konuşma yapıyor, birşeyler.. Ve geçen haftasonu hayatımızda ilk defa çocuğumuzu bir arkadaş evinde ağzımız açık seyrettik. Bulduğu oyuncak mikrofon ile attı kendini sahneye, yarı saçmaladı, yarı anlattı ama derdi ortada olmaktı, alkış almaktı ve oyunun adı yine tiyatro idi..
İşte bizim tarafta durum böyle iken kısa bir süre önce Fahri Bey ile Selin Hanım Arda' nın herşeyi anlattığını bildiklerinden sordular Arda repliğini söylüyor mu evde diye. Yok dedim ne replikten haberim var ne gösteriden. Drama dersinde birşeyler yapıldığını biliyorum ama hepsi o.
O akşam ben sordum , annecim yılsonu gösterisinde sen ne diyorsun sahneye çıkınca diye. Az düşündü, haa drama dersinde dedi. Hah dedim söyleyecek. Fly me to the moon diyorum diye şakıdı ve sonrada bastı kahkayı!
Ben anlayamamış  bir şekilde kime söylüyorsun bu şarkıyı dedim, kendinden çok emin bir şekilde Nehir' e dedi.
E peki dedim ama dalga mı geçiyor ciddi mi anlamadım.
Bugün ise benimle dalga geçtiğini çok net anlamış bulunmaktayım, şöyle ki:
Yolda başladı anlatmaya 'drama vardı bugün Minişleri yaptık. Ben köpekbalığı oldum. Sana hikayeyi anlatayım mı?'  dedi ve anladım ki defalarca dinledikleri hikayeyi kitap gibi ezberlemiş. Kitap cümleleri ile okudu hikayeyi. Hani 'Kayığı sallayan köpekbalığından başkası olamazdı ' gibi besbelli ona okunmuş cümlelerle. Araba kullandığım için anında tepki veremediğim anlarda ( ki aynı anda kafamda 2014 Eylül' de Arda' nın kaç aylık olacağı hesabı döneniyordu. Malum 66 ay açıklaması.. ) açıklamalar yaptı ki iyice anlayayım.
Araya replikleri de soktu ben şöyle diyorum, yavru miniş de bana böyle diyor diyerek. Bir kere dinledim hepsini aklımda tutmam imkansızdı. Ama yavru minişin köpekbalığına lütfen bana zarar verme demesine karşılık, köpekbalığının ona valla tatlı yaparım senden, kreması da üstünde demesine, bir de senin dişlerin ne kadar sivriymiş öyle diyen yavru minişe, elbette akıllım ben dişlerimi her gün firçalarım demesine gözlerimden yaşlar geldi.
Nitekim tüm bunlardan sonra hala benimle dalga geçiyor olabilir. Köpekbalığı olamayacak kadar minyon kendisi ne de olsa. Başkasının rolüne sulanıyor olabilir. Kendini öyle hayal ediyor olabilir. Seyrederken ezberlemiş olabilir, herşey olabilir..Tüm bunları beklerim kendisinden..Aynı şekilde sahneye çıkmayıp, kucakta seyretmeyi tercih etmesi de hala olası..
İster fly me to the moon desin, ister kocaman lafları ezberlemiş olsun, önemli olan ne gösteri ne de o gün yaşanacaklar. Önemli olan tek şey bu süreçten keyif alıyor olması ve benim de bundan giderek emin olmaya başlamam.
Yalnız hala emin olmaya yaklaşıyorum o noktada değilim hani, kaştan, gözden, halden, laftan şifre çözmeye çalışıyoruz sanki hale bak .. :)

17 Şubat 2012 Cuma

O da öyle düşünüyormuş!

Gecikmiş uyku seramonisi esnasında baba ile çiş yapmaya gidilir.
Baba adaptöre düzgün oturtamaz adaptör kayar, Arda' yı tekrar aşağı indirir ama o sırada Arda çiş yapıyordur vs derken üstleri başları çiş olur.
Baba bir yandan Arda' nın poposunu ve bacaklarını yıkar bir yandan adaptöre söylenir, ama bu söylenme faslı uzayınca,
Arda: Tamam baba kızmaa
Baba: Sana kızmadım birtanem, zaten kaza ile oldu, bir şey olmaz. Bahane ile bir güzel yıkanmış oldun bak.
Arda: Evet ,ben de öyle düşünüyolum zaten!







20 Aralık 2011 Salı

Bu sabah


Gri günü aydınlatan bir turuncu şemsiye..




21 Kasım 2011 Pazartesi

Fıstık Yeşili

Bu paketleri görüp de sevinmeyecek çocuk var mıdır? Sevinmesi için içini açmasına gerek bile yok, paketin rengi yeter.. 
ve aslında düşünülmüş olmak yeter de artar bile..
Umarım boş bir kibrit kutusu bile olsa verilen hediye, hatırlanmış olmaya sevinebilen, gözden uzak olanları gönülden ırak tutmamayı becerebilen bir çocuk yetiştirebiliriz..


20 Kasım 2011 Pazar

Uyuyan çocuk iyidir

Dünkü uzun öğle uykusu gece bize 11.30 civari artık ne yapacağını bilemeyen ama uykusu da yeni yeni gelen, vidaları gevşemiş bir çocuk olarak geri dönmüştü. 
Biz alışık değiliz öyle geç yatan çocuğa..
'Ah dostlar biz alıştırdık erken yatmaya' mevzusu değil bu.. Kendisi uyku sever bir bünye de ondan..
Bayram seyran misafir durumları hariç dokuz buçuk - on civarı sızmamış olursa - ki parmakla sayılır böyle geceler - bizde ( ben ve Çağlarda ) ayar kaçıyor. 
Dün gece evde arbede çıkmadan uyudu uyumasına ama bu gece kendisini dokuzda yatağa sokmayı kendimize görev bilmiştik. Neyse ki öğleden sonra kudurmasına olanak sağlayan Nil kızın doğum günü bu akşam daha dokuz olmadan kuzu kuzu yatmasına olanak sağladı..
Uyuyan çocuk, uykusunu alan çocuk, keyifli uyanan çocuk iyidir.. Uykusunu alamamış çocuğun gazabından korkarım ben :) 
Geniş alanı test etmece
 Totosunun bile sığmadığı düdük kadar bir araba ile hız yapmaca
Aynı araba ile balon biçmece, kimselere kaptırmamaca
 Boş anlarda koşmaca, atlamaca, zıplamaca
 Hacıyatmaza kafa atmaca
Pastadan şeker çalmaca
ve şekerleri hüpletmece
'Ve sakin bir keyifteyiz şimdi'  diye bitirecektim ki yazıyı ' Arda uyuyunca da evde ses kalmıyor yahuu, böyle de keyfi yok' deyiverdi koca kişisi.. Eh be kocacım dün akşam kendi kendine bu evde 9'da u-yu-na-caaak diye dolanan sen değil miydin? Ne yardan ne serden derler bu yaptığına..


1 Kasım 2011 Salı

Bugün ayın biri..

Dört dilek diledim bugün..Dört minik dilek..
Gerçekleşmesi yada gerçekleşmemesinden öte uzun süredir birşey dilemediğimi, gerçeklikle çok fazla haşır neşir olduğumu farkettim.. 
Dileyecek birşeyler bulabildiğime, umutların şöyle bir üfleyip tozları aralayınca ortaya çıkabildiğine ise çok sevindim..


30 Ekim 2011 Pazar

Bu Bayram



Bu bayram bütün sıpaların bir bayram şiiri var, ne güzel, demek ki zamanı :)
Cuma günü bayram kutlaması için okula bir çocuk tiyatrosu geldi, oyunun bitiminde bu cüce çıkmış sahneye bir başına, bu şiiri okumuş, alkış alınca da çok sevinmiş.. 
Okuldan almaya gittiğimizde bizi kapıda gören herkes Arda 'nın şiirinden bahsediyordu, dedim keşke çekseydiniz en azından bir fotoğraf.. Görmeden inanmam diyesimde geldi de tuttum çenemi :)
O kadar şaşırdık ve sevindik ki o kısacık zamanda fotoğraf çekmek kimsenin aklına gelmedi dedi öğretmeni..
Ne de olsa suratsız büyüyen bir cüce için beklenmedik bir performans..
Öğretmenlerinin sevincine, bizim kendisini kutlamamıza rağmen kendisi coşmak yerine garip bir gurur sergiliyor..
Çok değişik, çok güzel bir şey çocuk olmak, çok..

24 Ekim 2011 Pazartesi

Paylaşmak ama herşeyi mi?

Elim gitmiyor yazmaya, koltuktan kalkasım yok hatta..
Ne garip, ne kötü günler yaşıyoruz..
Patlayan bombalar, yıkılan evler.. 
Daha bir kaç dakika önce haberi verilen trafik kazası, giden gencecik 8 genç..
Mesafelerin kısaldığı, haberlerin çok hızlı yayıldığı günümüzde artık üzülmekten başka elimden bir şey gelmiyor demek, ne vicdansız bir söylem..
Herkes elinden geleni topluyor, yapıyor, gönderiyor..Oturduğumuz yerden yardımda bulunabileceğimiz öyle çok seçenek var ki önümüzde.. Ne mutlu aslında bu noktaya gelebildiğimiz için..
Ama o arkada kalan can acısı, iç sızısı var ya, ben orada hep bir tökezliyorum işte..
Ohoo neler yazıp kafamı dağıtacaktım, neler çıktı elimden..
Asıl konu: Paylaşmak.
Bizim evimizde büyüyen çocuk hep elinden oyuncağı alınan çocuk olmuştur. 
Arada kafasına oyuncak yiyen hatta.
2 -  2,5 yaş arasında ise elinden oyuncağını kaptırdığında yada kendi isteği ile verdiğinde ya başka oyuncak bulan, yada karşı tarafın oynamasını bekleyen bir çocuğa dönüşmüştü.
Kendisini ittirip sırasını alan, elinden çekip oyuncağını alan çocuklar için zaman zaman sen de ittirebilirsin, oyuncağını geri alabilirsin gibi teşviklerimize rağmen o hep konuşmayı seçti. Daha küçükken bize gelip kendi haklılığını anlatma çabasına girdi, şimdilerde ise diğer çocuğa anlatma çabasına giriyor. 
Daha dün tiyatro gibi izledik bir tanesini.. 
Güzel mi güzel, cingöz mü cingöz bir kız, sıpayı ittirip arabasına konuverdi. Bu şaşkın ise kıza laf anlatma derdinde. Ama ben biniyordum sıra bendeydi, sen neden aldın arabayı benden vs vs vs..
Ama kız çok cin, baktı bu araba için pervane oluyor ben bununla dalgamı geçerim dedi heralde ki iniyor arabadan, tam Arda adım atacakken koşup tekrar biniyor! ve hikaye başa sarıyor :)
Bu tip durumlarda, hele ki kullanılan oyuncak kamu malı ise, olabildiğince kendi işini çözmesine gerekirse sırasını beklemesine ve becerebilirse elinden kaptırmaması için çabalamasına olanak vermeye çalışıyorum. 
Aslında için için ittiriversin istediğim oluyor hani :) Ama hayır onun yolu daha karmaşık, anlatmak, istemek o da olmazsa değiş tokuşa gitmek gibi..
Bu çözümlerin okulda işe yaradığını biliyorum, geçen seneye göre kendini daha iyi savunduğunu, sesini yükselttiğini, şöyle bir anlaşma yapalım diyerek çözüme gitmeye çalıştığını ama asla vurmadığını, ittirmediğini ve bunların okulda işlediğini biliyorum. 
Ama oğlum hayat okuldaki kadar düzenli değil ve hatta acımasız, aynı dün olduğu gibi,, Her zaman karşındakiler öğretmen gözetiminde olmayacak ve sen bazı şeyleri paylaşmaman gerektiğini de öğreneceksin. 
Ne gibi mi? 
Sana ait olan bir prenses gibi mesela!
Yerdeki şovalyeyi giydirince içeri koşup bir prenses çizmiş kağıda. Şovalye prensesi kurtaracak konu bu..
Ben şovalyeyi aldım, prenses benim diye girdim perdeye,,
O da ben Arda, o benim prensesim alamazsin diye girdi.
Buraya kadar tamam ama ben azıcık üsteleyip hayır ben onu kurtarmaya geldim diye ısrar edinceee, tamam paylaşalım o zaman! deyiverdi!!
Yok annecim yok, prenses sen de kalsın, sen de hep böyle uzlaşmacı kal, kendini yedirmeden ama, için için kendini de yemeden..
Bir Not
Şöyle de bir tavsiye almıştık biz zamanında: Çocuklar ellerindeki eşyanın kendilerine ait olduğunu ve paylaştıklarında geri alabileceklerini, sahipliğin karşı tarafa geçmediğini anladıkları anda paylaşmayı da anlarlarmış. Kamuya ait oyuncak ve eşyalarda ise öğrenmeleri gereken şey paylaşmaktan çok, başkalarına saygı gösterme, sıra bekleme gibi toplum kuralları olduğundan, bu tip durumlar kendi haklarını korumayı öğrenme, henüz benim işim bitmedi diyebilme ve işleri bittiğinde sıradakine devretmeyi öğrenmek için güzel fırsatlar olarak değerlendirilmeliymiş.

3 Eylül 2011 Cumartesi

Bulutlar

' Anne bak, diğerlerini çıkarıp dinazor bulutlarını asmışlar , bulutçu amcalar varmış, onları oraya asıyorlarmış, akşam olunca çıkarıyorlarmış. Çıkarmazlarsa aydede bulutların arkasına saklanıyormuş, biliyor musun? '
Bazı geceleri aydedenin nereye gittiğini şimdi anladık :)
Dinledikçe hem eğleniyor, hem heyecanlanıyorum.

Paylaş

4 Ağustos 2011 Perşembe

Sylvester - Tweety

İşaret parmağımdan az büyük bir minik kuş..
Geldiğimizde yuvası vardı balkonda hiç ellemedik, nasıl güzel ötüyor, upuzun ..Şakıyor yani basbayağı..
Ve öyle hareketli ki, göz açıp kapayana kadar ordan oraya sekiyor.. Ben de elimde makine peşinden sekiyorum ama mümkün değil bir anını yakalamam. Anca poposunu yakalamışım bir karede işte böyle :)
Bir de yavruları oldu şimdi.
Küçücük yumurta kabuklarını bulunca balkonda anladık ki yavrular yuvada..
Öte yandan bir de siyah yavru kedi , evimizi kendi evi belledi..
Geçen gece toplanırken baktım vitrine girmiş oturmuş.. Ne ara, nasıl belli değil..
Bugün balkonda oyuncak tren raylarının üstünde miskinlik etmekteydi..
Tek sorumlusu Arda..
Sorumlu diyorum çünkü her öğün yemeği konduğu halde önüne , kedi hala masadan mutfaktan hırsızlık peşinde. Tabii anneannem de onun peşinde..
Arda onu gördüğü anda  mıncık mıncık seviyor, arada su filan da sıkıyor üstüne ama bugün baktım da yavru kedi sevildiğinin farkında, Arda' nın sıktığı sudan bir geri kaçıp bir ileri gelerek bayağı oyun oynuyor aslında onunla..
Ama asıl çıkmaz şurada ki bu yavru kedi bizim çitlenbik kuşun peşinde..
Yakalaması bence imkansız, kuş çevikten de çevik..
Ama yavru da antremanda ne de olsa.. Hiç bir boşluğu kaçırmıyor..
Evin önünde hafiften Sylvester - Tweety sahneleri yaşanıyor..
Anneannem kesin kuşun tarafında da Arda çok kararsız ve tarafsız, ben de öyle.. Şimdilik..
Kedi az daha büyüdüğünde muhtemel tweety'nin taraftarları artacak bizim balkonda..
Paylaş

29 Temmuz 2011 Cuma

Denizler

Oğlumun hayatında bir 'Deniz' saltanatı hüküm sürüyor şu aralar. Büyük Deniz' ler, küçük Deniz' ler, bebek Deniz'ler ve tabii bir de gerçek , yüzülecek denizler ..
Parkta uluorta çıkıp Arda diye bağırsanız size dönüp bakacak olan çocuk sayısına hemen hemen eşit sanırım Deniz isimli çocuk sayısı ama bugün parkta Deniz' ler çoğunluktaydı ondan eminim :)
Hayatımızdaki Deniz' lerin sayıca çok olmasından öte bir de Arda'nın Deniz' leri var ki, onlar şahane işte..
Bir bebek Deniz'imiz var ki bizim evde arkasından ağlanan ilk ve tek çocuktur şimdiye dek. Üzerinden ay geçmiş olmasına rağmen, vermeye kıyamadığı tüm giysiler ve oyuncaklar, bebek Deniz için saklanmaktadır. Uçağa binilip bebek Deniz' e gidilmekte, ona şarkılar yazılmaktadır. Telefonda annesine alo' dan önce Deniz ne yapıyor diye sorulmaktadır. Öptüğü, kokladığı, özene bezene oyuncak seçtiğidir nedense..Belki aylar sonra gördüğümüzde Deniz artık bebek olmayacak , merakım o zaman nasıl bir tepki verecek acaba kendisine..
Bir de arkadaş Deniz var hayatımızda. İstisnasız en kötü gününde bile, uykusuz olduğu yada uykudan süründüğü anlarda dahi ve hatta bu sabahki gibi solundan kalkıp bana eyvah bugünü dar edecek dediğim günlerde bile yanında huzur bulduğu, rahatladığı hatta hiç bir çocuğa yapmadığı şekilde tabiri caizse 's...k yarıştırdığı' tek arkadaşı. Olmayan çişini Deniz' in uğruna ağaç diplerine yaptığı, arabasına bineceğim diye dudak büzüp, sonra e hani Deniz de bizim arabaya binecekti, yanıma oturacaktı diye ağladığı başka da yoktur şimdiye kadar.
Biraz hamurları benziyor sanki, ritmleri mi tutuyor desem.. Aynı kelime oyunlarına gülebiliyorlar ikisi de, karşıdakinin üzülmesinden de sevinmesinden de çok etkileniyorlar. Oyuncak paylaşma gibi dertleri olmuyor, el ver değiş tokuş yöntemi ile halleşiyorlar. Temkin, dikkat, ortamda olup bitene hakim olma hızları çok yakın birbirlerine..Birbirlerinin lafını kesip konuya devam edebilecek kadar anlıyorlar karşılıklı..
Bir de Arda' nın her söylediğine anında cevap veren kulağını çocukların her tınısına açık tutan Biranda' nın çok etkisi var Arda' nın bu rahat halinde. 
Tabii ki çocuklar ikisi de ve tabii ki düzleri olduğu kadar tersleri de oluyor ama bizim sıpa tersinde yada düzünde Deniz'in yanında genelde düzüne dönüyor.
Bu sabahı bir Deniz annesi ve bir Denizhan annesi ve cüceleriyle birlikte parkta geçirdik. Terledik, kuma bulandık ve hatta biz bir ara çişe bulandık ama suratsız kalktığımız bir sabahı daha düzüne çevirdik. 
Her annenin sırtında bir sırt çantası vardı ama kimse fotoğraf makinesi taşımayı göze alamamıştı, o yüzden güzel gözlü Denizhan ile koca gözlü Arda ve Deniz sıpalarının fotoğrafı yok , ama yol boyu Denizhan tüçüt ,taldeş o, Deniz atadaş diye anlatan, şu an itibari ile de uykusunda ' del del! anneee Deniz delioo' diye haber veren bir cüce var elimde.
Demek insan ister yedisinde ister 70 şinde olsun, isterse de 2 buçuk yaşında, içten gelen bir his ile yöneliyor diğer insanlara. Kimilerine uzak kimilerine yakın kalmayı tercih ediyor. Kimilerine temkinle yaklaşırken kimisine destursuz  sarılıveriyor..
Oğlumun beni bırakıp, arkadaş annesinin peşinden parka süzülmesi, 3 dakika sonra da geri dönmemesi , demek ki güvende ve rahat hissediyor olması güzelmiş. 
Yine yapalım :)


28 Haziran 2011 Salı

İş ve çiş bırakma arasında kalan bir yıldönümü ancak bu kadar güzel olabilirdi..

Geçen cuma, bundan 5 sene önce, tam da deftere imza attığımız saatlerde, Arda kolumu çekeliyordu.
'Bu tocamaan peyde açılcaa, ben de sahneye çıtcaaam, soona altış yapcaaam' diye. Beş dakika önce 'yot çıtmicam ' diyen O değildi.
'Boşver oğlum' diyordum ben, gel buradan izleyelim biz arkadaşlarını..
'Olmaz çıtıcam!' diyordu O.
Sonra ben perde arkasından, babası tiyatro koltuklarından önce onu alkışladık, sonra kuzumuzu kaptığımız gibi açık havaya attık kendimizi..
Hep birlikte yemek yerken, yemek arasında Arda' ya laf yetiştirirken, baba oğulun uçan dönen ve saçmalayan şeyelere binmesinden istifade edip ben elimdeki Sakar Cadı Vini' leri okurken, 'hani benim taavem' diyen sıpaya kahvenin kahvesiz köpüklerinden verirken biz aslında en güzel yıldönümümüzü kutladık..
Sessizce, kendimizce..
Ümidim nicelerine..

Paylaş



24 Mayıs 2011 Salı

Yaş kaç?

Köyde kahvaltı sofrası,,
Kalabalık gürültülü,,
Arda keyifli keyifli saçmalıyor, "hani" diyor "yolda eşek sıpası göydük yaa ben ondanım işteee.."  (Sıpa diye seversen çocuğu :) )
Bu saçmalamaların arasında ben de takılıyorum " Ardaa yaş kaç?"
Gelen cevap tam yaşına yakışır nitelikte: " Yaş kaçmııcaaamm! "

Paylaş

21 Mayıs 2011 Cumartesi

Rica!

'Babaağğğğ, babaaağğğ'
Bir de sonuna garip bir yumuşak g koyuyor ki heralde etkisi fazla olsun.
'Beni düzgün çağır Arda!' diye bir giriş yapıp sonra lafın sonunu sulandırıyor baba kişisi 'hatta babacığım gelir misin istirham ederim filan demen lazım nihoha'..
Aradan iki dakika geçmiyor
'Baba ledolayla oynayalim mı yica (rica) etsem?' !!





5 Mayıs 2011 Perşembe

Direnme!

Çok üşürüm..Yaz - kış farketmez, içim titrer bazen, hele ki akşamları..
Çağlar' la yeni tanıştığımız zamanlardı..
Kadıköy sokaklarında çok yürürdük..Çarşının içinde mutlaka bakacak bir şey, oturacak bir yer bulurduk..Ofisten çıkmamız karanlığı bulurdu genelde, ben esen rüzgara kapar kollarımı büzüşür yürürdüm. Sohbet tatlı gelirdi ama içim de titrerdi bir yandan.
Bir keresinde 'Soğuğa direnme' demişti bana .
İndir kollarını iki yana, soğuğun senin etrafından geçip gitmesine izin ver, bir izin ver soğuğa ve rüzgara, üşümeyeceksin..
Bugün plazanın her daim esen kapı önünden son hız uzaklaşmaya çalışırken, birden hatırladım bunu..
Yavaşladım, rüzgar taa içime işledi ama barıştık..
Üşümeden, keyifle yürüdüm geri kalan yolu..
Aynı soğuk gibi, bize gelene, bizden gidene de izin vermek lazım.
Değişimi kabul etmek ve değişmek tabii..
Hiç bir şey sonsuza kadar sürmüyor, her olayın bir başı bir sonu ve bizde bıraktığı izler var. O izlerle biz de değişiyoruz da aslında, hala ben böyleyim ben şöyleyim diye sıfatlar koyuyoruz kendimize. O sıfatların ağırlığında davranmaya çalışıyoruz..
O zaman öyleydim ama bugün başkayım.
Sevdiklerim, sevmediklerim bile başka..
Uykudan uyanışım, kahve içişim bile başka..
Savaşmadan kabul etmeyi öğrenmek lazım,
Olanla bitenin, gelenle gidenin bizde bıraktığı tortuyla hergün değişiyoruz, unutmamak lazım..
Soğuk gibi aynı, değişime de kollarını kapamamak lazım, bırak geçsin gitsin, içinden, etrafından..

Paylaş


8 Nisan 2011 Cuma

Alfabenin yarısı yok ama söyleyecek öyle çok sözü var ki..

Yaklaşık böyle bir manzaraya bakan cüce:
" anne bataymısın, demiyi ne düzel yapmışyaay, ısıtlayı vaay, tıytıl dibi! :))"

Paylaş

5 Nisan 2011 Salı

5 Nisan

5 Nisan , iki doğumgünü demek benim için, bir de eski senelere ait bir kabristan ziyareti anısı.
Dün elim gitmedi ne yazmaya,,
12 sene olmuş uçup gideli.. Şimdi yaşasaydı 32 yaşında genç bir adam olacaktı diyorum hep. 12 senedir aklıma gelmediği tek bir gün yok, tek bir gün bile..
Annemin evi, benim evim ufak tefek anılarla dolu ondan ve ailesinden kalan. Yıldız Teyze' nin anneme hediye ettiği minik sosluklar evin en değerlileri arasında. Kaan' dan bana kalan oyuncaklar, tshirtler, minik biblolar, kitaplar, neler neler.. Bir de hala bile açıp bakmaya bazen içimin dayanmadığı fotoğraflar..
Diğer doğumgünü ise hayatımda tanıdığım, en ince, en nazik, en düşünceli insanlardan, en yakın dostlarımdan birine ait. Onunla tanıştıktan, günler geceler geçirdikten çok çok sonra, en sonunda bir gün sinirlendiğine, bir başkasına çok kızdığına ve arkasından söylendiğine şahit olmuştum. Çok şaşırmıştım. O sanki hiç kızmazdı, kimse hakkında kötü konuşmazdı da bu bir ilkti işte..
Kim kalkar da kendi doğumgününde sizinle kabristan ziyareti yapar? Hem de gencecikken, kim sadece arkadaşı yalnız gitmesin, çok üzülmesin ve bir de orası dağbaşı diye düşünerek ona iyi ki doğdun dedikleri bir günde , bir başkasının ölümünü anar?
Sonra çok seneler geçirdik birlikte, iyi günler, kötü günler yaşadık. Anladım ki herkes yapmaz, yapamaz. Şimdi çiçeği burnunda bir evli olarak uzaklarda, deli divane çalışmakta. Dün gece, kendi doğumgününde bile bir otelde yalnızmış iş nedeni ile, hiç kıyamadım..
Birine upuzun, çok mutlu bir hayat, diğerine huzurlu uykular diliyorum.
Şimdi düşündüm de onlar birbirlerini hiç tanımamış bile olabilirler,
ama ben ikisini de iyi ki , iyi ki tanımışım..

Paylaş

29 Mart 2011 Salı

Konfor Alanı

Ciğerlerimin temiz hava ile dolduğu, gözlerimin manzaraya doyduğu, çok güldüğüm, çok düşündüğüm bir haftasonu oldu.
Bunlar olurken başka şeyler de oldu:
Haftasonu boyunca süren eğitim esnasında konuşulanlardan biri  anne- babaların çocuklarına koydukları hayali engellerdi.
Kahve içme kararırsın,
Oraya çıkma düşersin,
Akşam ezanından önce evde ol vb.
Daha pek çok örnek sayıldı konu geçerken, pek çoğu benim ailem tarafından kullanılmamıştı. Ama kardeşim de ben de adrenalinden ve aksiyondan uzak iki yetişkin olduk.
Bedensel aktiviteler hep zorladı beni, dalmak, uçmak, atlamak filan ise denemeye yanaşmadığım, ben yapamam deyip geçtiğim şeyler oldu hep.
Bir hendeğin üzerinden atlamak gerektiğinde aklım hep o hendeğin içine düşebileceğime odaklandı.
Yaşım ilerledikçe vazgeçmelerim, denemesem de olur dediklerim çoğaldı. Gençlik cesareti kaçtı gitti :)

Eğitimde bu engellerin bizim konfor alanımızı daralttığından yada başka bir deyişle konfor alanımızın sınırlarını nasıl belirlediğinden bahsedildi. Ailem hiçbir sözlü müdahelede bulunmadan konfor alanımı daraltmıştı işte.
Bu eğitim esnasında farkına vardığım bir konu değildi. Daha önceden de annemle paylaşmış, nedenleri ve “nasıl olsaydı” lar üzerinde konuşmuştuk.
Eğitim sonrası annemle bir kez daha konuştuk bu konuyu.
Çünkü bu hafta sonu bizden sekiz metrelik bir direğe tırmanmamız, ertesi gün ise oniki metre yükseğe boşlukta sallanan kütüklere tırmanarak çıkmamız istendi.
Amaç konfor alanından panik alanına geçmek değil, sadece bu alanı genişletmek denildi.
Nitekim dalış yaptığında hissettiği duygunun “özgürlük”  olduğunu söyleyen arkadaşım uça uça çıktı o direklere.. Bana eşlik eden arkadaşım ise oğlum bunları görünce gurur duyacak benimle diyerek.. Hepimizin motivasyonları ne kadar farklı..
Benim ilk düşündüğüm  "Oraya çıkmayı çok istiyorum ama o yükseklikte karşı tarafa atlamam gerekiyor bunu yapamam, yine de çıkıp kendimi boşluğa bırakmak istiyorum" oldu .
Sonuçta kendi sınırlarımın dışına çıkarak, korkarak, yapabildiğim kadarını yaptım..Çok da keyif aldım, çok mutlu hissettim kendimi.
Sonrasında annemle konuşurken ” ben” dedi “asla asla çıkamazdım.” 
Kilit cümle buydu işte.
İnsan kendi yapamadığını çocuğuna nasıl yap derdi. Kendinin ölesiye korktuğu şeyler varsa , bunu çocuğuna yaptırmak için nasıl duracaktı yanında? Nasıl destek olacaktı?
“Aa sakın yapma” demedi hiçbir zaman evet, “dene istersen” dedi ama “gel birlikte yapalım” diyemedi demek ki. “Gel tekneden birlikte atlayalım, kaydıraktan birlikte kayalım, gel şu ağaca birlikte tırmanalım” diyemedi.
” Sen dene”  derken içi titredi, sesi titredi belki, ben de hep bir adım geri durdum. O da bilemedi belki, alkış tutmayı, hadi kızım yaparsın demeyi, aferin ne güzel atladın diye yüceltmeyi..
Kırgınlık, serzeniş değil de bunlar, şu hafta sonundan çıkardıklarım sadece, kendime ışık olsun, halime tavrıma bir yön çizsin diye.. Sadece bedensel aktivitelerde değil, her konuda, ağzımdan çıkanla, elimin gözümün, ses tonumun söylediğinin bir olması için, bana ders olması için, oto kontrol sağlaması için.
Daha çok ders çıktı bu hafta sonunda, işime dair, kendime dair, empatinin gücüne dair de onları daha sakin kafa ile toparlamak gerek. Umarım benzer sonuçları ipin diğer ucundan tutanlar da çıkarmıştır.

Paylaş

16 Aralık 2010 Perşembe

Kocamaaaan bir özür

Çok özür kuzucum,
Hem önünden hem arkandan konuştum..
Doktor teyze geniz akıntını geçirmek için ağızdan ilaç vermeyelim boşuna, boğaz fısfısı deneyelim dediğinde "sıktırmaz" dedim, duydun.
"O zaman maske ile solutun, bence anlatırsanız yapar" dedi.
( Çünkü hemen bir iki dakika önce nefes al Arda' cım derin derin demiştik ve almıştın. )
"Deneyelim ama zor" dedim, onu da duydun.
Evrim teyzene yaptırmaz mümkün değil dedim, bunu duymadın ama :)
Çok eğlenceli ayıcıklı baloncuku bir maske geldi eve, hepi topu 5 nefes alıp vereceksin, bir kaç saniyelik iş,,
Oyun dedik, oyuncak dedik ikna edemedik,
Uyurken deneyelim dedik, kızdın bozuldun,
E haklıydın uykuda kim ister burnuna birşey dayanmasını..
Sonra dün akşam uykunun en tatlı yerinde uyanıverince öksürükten,
hadi dedim bak buna 5 kerecik hoh yaparsan geçecek öksürüğün,
burnun da geçecek,
ilaç bu annecim, aynı içtiğin şuruplar gibi..
Öksürüğün geçene kadar her gün yapmamız gerekiyor..
Kendin de yapabilirsin hem..Bana ihtiyacın bile yok..
Bak üzerindeki ayıcık da yapıyor, ben de yapıyorum bak,
"Nimon da yapsın mı?" dedin. Limon da yaptı, bir iki hoh..
15 dk kadar konuştum sanırım sen de dinledin..
Sonra kendin alıverdin eline dayadın burnuna hem de tam bir profesyonel gibi, hohlayıverdin 5 kere ve "bittiii "dedin.
Yattın uyudun sonra.
Çok özür annecim, çocuk sandım ben seni? Kanarsın sandım..
Halbuki istediğin adam gibi bir açıklama imiş sadece..

Her sabah soruyorum rüya gördün mü diye.
Rüya ne demek biliyor mu acaba diyorum içimden.
Arda' ca cevaplar alıyorum senden, her sabah.
Gördüm , görmedim, anne gördüm, araba gördüm diye..
Sorduğum için atıyor muhtemel diyorum ama konuşuyoruz yine de rüyanın üzerine.
Neredeydi ne yapıyordu vs diye.
Bu sabah yine sordum.
Gördüm dedin.
Ne gördün dedim.
Doktor teyze gördüm , beni muayene etti dedin :)
Eee gecenin köründe anlatırsam sana ilaçmış öksürükmüş, rüyanda da göreceğin doktor olur tabi :)
Buna da kocaman bir özür tospacım, şimdiye kadar anlamadığını düşündüğüm için.. :)
Paylaş

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails